şükela:  tümü | bugün
  • her ne kadar duyulduğunda gençlerbirliği'nin olası bir afrikalı futbolucu devşirmesi gibi gözükse de, aslında toplumuzda dikkat çekme amaçlı kullanılan söz öbeği bak hele'nin konuşurken yuvarlanmış halidir.

    halbuki mbanda bakale diye çok sağlam ön libero olur bundan.
  • dikkat çekme maksatlı kullanılan seslenme kelimesi. iç anadoluda " bağale , lafı dığne" şeklinde devam ettirildiği sıklıkla görülür.
  • bahale diye okunur.
  • şu kelimeyi adana türkçesinden çıkar adanalıların bütün iletişim ağı çöker.
  • "baale" ya da "bağale" şeklinde de söylenebilmektedir.

    genellikle konuya giriş cümleasinin başında kullanılır.
  • okunulası bir hikayeye sahiptir bu seslenme öbeği.

    bizim dedelerimiz, 60 sene sevdalık kaldılar nenelerimiz ile ama, parmaklarına alyans takamadılar. çoğu, o yoksulluk içinde nişanlansa bile, askere gitmeden evvel, yüzüğü bozdurup da yolluk yaptı kendine. ama bir kez de olsa bir başkasına yan bakmadı, başkasına da baktırmadı. sabahları tahta kaşığı daldırdılar bol naneli, sıcak tarhana tasına. güneşi üzerine doğurmayan nenelerimizin erleri, erkekleri idiler. sitemleri bile bir yutkunmadan öte gitmedi belki. peki ya sevdaları? diyorduk ya hani biz; onlar çok sevdiler efendim ama işte ar ettiler, söyleyemediler.

    benim babaannemdi, ama bütün köyün, annemgilin ve dedemin dediği gibi bakele derdim ben de ona. dedeme ise dede. dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı bakele’ye.

    “sen yorulma, ineği ben sağarım.” gider sağardı.

    “su vereyim mi bakele?” verirdi.

    bazı geceler çok soğuk olurdu yayla, “dur bakele…” derdi bakele’nin elindeki odunları alıp. “sobayı ben yakarım.” yakardı.

    şehre indiği her sefer kalın kalın kitaplar getirip “bakele…” derdi, “al. oku sen. işlere ben bakarım.” bakele dedeme kocaman güler, “sağ ol ibrahim.” deyip gömülürdü getirdiklerinin arasına. okurken, suyun altına girmiş de nefesini tutuyormuş gibi gelirdi bana. sıkılırdım önce, sonra korkardım, sonra gidip dedemin eteğini çekiştirir, “bakele’ye bi şey mi oldu dede?” diye sorardım. “şşt.” derdi dedem. “okuyor oğlum, ne olacak? hadi gel, biz de gazetenin resimlerine bakalım seninle.” alırdı beni kucağına, işaret parmağıyla göstere göstere okur, anlatırdı.

    bakele macirdi.

    “macir ne demek dede?”

    “göçmen demek oğlum.”

    “göçmen ne demek?”

    başka memleketten gelmiş insan demekti.

    okul gibiydi benim için köy. yazdan yaza gelip gidiyor, her yaz biraz daha büyüyor, okuryazar falan oluyor, dedemin getirdiği gazetelere kendim bakmayı, bakele’nin elinden bıraktığı kitapları kendim okumayı öğreniyordum.

    macir’in macir değil muhacir olduğunu meselâ… orta iki’de.

    ve bakele’nin gözünün içine bakan dedeme saygı duymayı, onu giderek bakele’den daha fazla sevmeyi öğreniyordum. ama dedemi daha çok sevdiğim için değil; dedem bakele’yi babamın annemi sevdiğinden daha çok sevdiği için. babam annemden su isterdi: “semiha, su getir.” dedem, bakele istemeden getirirdi suyunu. soğurur da getirirdi hem. “semiha çay koy.” derdi babam. dedem çayı demler, getirip bakele’ye ikram eder, “beğendin mi?” diye de sorardı... dedem, bakele evde yokken temizlerdi evi; en çok da onun oturup kitap okuduğu köşeyi temizlerdi. “mis gibi yaptım bakele. otur, rahat rahat oku.” bakele dedemden hiç korkmazdı.

    bakar öğrenirdim ben. güzel şeyler öğrenirdim.

    lise sondaydım. bir kış vakti döndüm ki babam evde; gözleri kızarmış, annem bir köşede hem ağlıyor hem toparlanıyor. “köye gidiyoruz. hazırlan.” dediler. bakele ölmüş. yol boyu bakele’yi düşünmeye çalıştım ama hep dedem geldi gözümün önüne. kime su getirecekti? kim yorulmasın diye ineği sağacak, kim rahat okusun diye köşeyi süpürüp silecek, kim için çay demleyecekti? ne edecekti dedem?

    biz vardığımızda gömmüşlerdi bakele’yi. günahmış. ölü bekletilmezmiş. dedem önümüzde düştü, annem ağlar, babam ağlar; köyün küçük kabristanına gittik. başucuna bir tahta dikmişler, toprak hamile gibi kabarmış, bakele içinde yatıyor. ama ben gene ona veremedim aklımı. gözüm de dedemdeydi gönlüm de. ne zaman başucu tahtasında “vesile kara, ruhuna fatiha” yazısını gördüm, anca o zaman bakele’ye gitti aklım.

    vesile?

    “acaba…” diye düşünüyordum dua edermiş gibi yaparken, “bakele babaannemin gayrimüslim adıydı da dedem tutup vatan hasreti çekmesin diye?..” ama yok. bakele yedi göbekten müslümandı.

    üç gün kaldık köyde. gelenden gidenden anneme de yaklaşamadım babama da. ağlayıp duruyorlardı. dedem donmuş gibiydi bir tek. gözü hep bakele’nin kitap okuduğu köşede, onu ne kadar özlediğini bilmesen gülüyor dersin, yüzünde de yumuşacık bir ifade. annemgil komşulara veda etmeye gidince cesaretimi toplayıp yanaştım dedemin eteğine.

    “dede?..” dedim, “bakele ne demek?”

    anlattı.

    “canım” demekmiş. ve “aşkım” ve “bir tanem” ve “her şeyim” ve “ömrümün vârı” ve “gözümün nûru” ve “kalbim” ve “ışığım” ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş.

    ilk “canım” demek istediğinde ar etmiş dedem, “hanım” dese “malım” demiş gibi olur diye korkmuş, “vesile” dese çok resmi, soğuk. ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. “baksana” dese olmaz, “bak hele…” demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.

    bakele dönüp bakmış.

    dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.

    beklemiş beklemiş bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, “anladım ibrahim…” demiş. “anladım… sen bana bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini.”

    aşk, âşık olduğunla yekvücut olmakmış.
    öyle dedi dedem.

    teşekkürler ''ru''