şükela:  tümü | bugün
  • insanların anlatacak bir şeyleri yoksa, önce kendilerinden bahsederler, sonra aşktan. herkeste vardır çünkü, maliyetsizdir. katma değeri yüksektir, alıcısı da çoktur, çok ucuza üretilip harcanabilir. belki bu yüzden, aşkla ilgili yazılmış kitaplar, çekilmiş filmler ya da bu konu üzerine dönen söylevler bana hep yorucu bir doğrudanlığı anımsatıyor. pornografik bile denilebilecek bir teşhir. aşkın teşhir edilmesi, aşkın anlatılmasının en kötü yolu ve ne yazık ki aşkın değerini vermek gerektiğini düşünen herkes, bunu teşhir ederek yapmanın en iyi yol olduğunu düşünüyor. çağ, her şeyi teşhir etme çağı olduğu için belki, anlaşılmamak batağına düşmemek için fazla anlaşılır kılabiliyor kişi. aşkın da buna yenik düştüğünü sanıyorum.

    "okumak kimilerine yazmayı öğretir, banaysa yazmamayı öğretti. edebiyat ve ibadet dahil, bir tür vecd hali yaratan bütün faaliyetlerin nihai amacı o faaliyeti yapmamayı öğretmek olmalı. üstelik edebiyatçıların, özellikle de şairlerin, güzellikle ilişkilerinin sorunlu olduğunu düşünüyorum. ya ona itaat etmek ya da hükmetmek istiyorlar. güzellikle birlikte uslu uslu yaşayamıyorlar vesaire vesaire." *

    the royal tenenbaums, izlediğim en trajik filmlerden birisidir ama yönetmen, bunu filmin hiçbir ânında hissettirmemek için çalışıyor gibi görünür. trajediyi, trajediyi göstererek değil, komediyi göstererek anlatma derdindedir. böyle olunca trajedi, çok daha belirgin ve ağır görünür. bir insanın mutluluğunu, o insanın acısından çıkarmak; aşkını, nefretinden bulmak. böylesi bir dolaylılığın getirdiği şey, asıl anlatılmak istenenin safa yaklaşması ve temizleşmesi sonucunu doğruyor çünkü hiç insan eli değmeden fırına giren ekmek gibi, kendi sıcaklığını ve dokusunu koruyabiliyor. insan düşüncesiyle ya da eziyetiyle tarumar edilmediği için, dünyada nasıl bir izi varsa öyle bırakıyor kendisini alıcısının zihnine.

    barış bıçakçı'nın bunu yaptığına inanıyorum. bir tanrıya inanır gibi inanıyorum buna. safı anlatırken, safa dokunmamak çünkü onun saflığını bozmamak, barış bıçakçı'nın en büyük düsturu gibi geliyor. bir peygamber gibi inanıyorum buna. her şeye dokunursan her şeyi kirletme şansın daha da artar, anlatmak istediğin şey senin yüzünden daha da kirlenebilir, bunu temizlemek için kendini ve başka herkesi bundan olabildiğince uzak tutman gerekebilir. gözlediğin zaman deneyi değiştiren kuantumun bilgisi. barış bıçakçı'nın bunu bildiğini hissediyorum. bir insanı sever gibi hissediyorum bunu.

    hayatı boyunca sadece ince kitaplar yazan bir yazarla, hayatı boyunca sadece kalın kitaplar yazan bir yazar bir otobüs durağında karşılaşmışlar. birbirlerine bakmışlar. biri diğerine hayatını vermiş, diğeri de ona kitaplarını. barış bıçakçı, ikisini de veriyor. bir yere gitmeye inandığım kadar inanıyorum buna.
  • barış bıçakçı'yı okuduğum zamanlarda, daha iyi bir insan oluyorum. çok net.

    doğduğum şehirde doğmuş. askerlik yaptığım şehirde yaşıyor. sevdiği sesler, yüzler ve sokakları ve yazarları ve şairleri hürmetle anıyor. tatlı tatlı göndermeler yapıyor. alıngan alıntılara yer veriyor. itina ile itina ediyor. toplumla ilgili çekinceleri olsa da insandan yana ısrarla ve hala umutlu (bu noktada biraz çelişiyorum kendisiyle), sakin, hüzünlü, sessiz, süssüz, yalın. işinde gücünde. işi de gücü de tanımadığı insanların edebi ve ebedi dostu olmak. ben tuttum barış bıçakçı'yı kendime dost belledim, kabul buyurursa... lakin kendisiyle tanışmak istemem? insanlar beni çok yanılttılar. ben de bazı insanları çok yanıltmış olabilirim. olabilirim değil yanılttım. kalpler kırdım kalbim kırıldı. acayip hem de. "en iyi dostlarımız ölülerdi nedense." mısrasını duymuştur bir yerlerden eminim. beni anlayacaktır.

    medyada nerdeyse hiç görünmemiş. internette bir fotoğrafı bile yok. kedisi var mı bilmiyorum. kayıp. salinger misali evinden çıkmadığını düşünmesem de bir içe kapanma söz konusu. bu bilinçli bir tercih olabilir. bu zorunlu bir tercih olabilir. bu barış bıçakçı’nın kainata rest çekme yöntemlerinden biri de olabilir. bir fikrim yok. bir bildiğim var lakin. bu durum, barış bıçakçı ile okurları arasına bir set çekiyor gibi görünse de aslında onu gerçekten seven ve anlayan okurları ile arasında adı konulmamış, gizemli olduğu kadar da kuvvetli bir bağ oluşturuyor.

    insanın sevdiği bir yazarla aynı çağı yaşıyor olması güzel bir şey. şöyle ki, günlük hayatın sıradanmış gibi görünen detaylarına eserlerinde çokça yer veren bıçakçı belki de 2010 dünya kupası ile ilgili benim de gözden kaçırmadığım bir detaya birkaç sene sonra bir romanında yer verecek. ya da terhisine 20 gün kalan bir çavuş, karlarla kaplı bir ankara gecesinde yanında, geç bulup tez kaybettiği bir kızla hayyami'den çıkarken göz göze geldi bıçakçı'yla. ve bıçakçı ileride kullanmak üzere hafızasına atmıştır genç adamın gözündeki kanları, kim bilir? ben bilmem. yazar ve okurun birbirini tanımaması, bu açıdan da asla çözülemeyecek bir gizeme sahip şahane bir güzellik. hayatta her şey olabilir. her şey mümkün. insanın, nerdeyse hiç tanımadığı sevdiği bir yazarla aynı çağı yaşıyor olması kesinlikle çok daha güzel bir şey (kusura bakma paragrafın ilk cümlesi). barış bıçakçı kim? hiçbir fikrim yok. neye benziyor? kimi andırıyor, bir bilgim yok. ey sözlükçü, barış bıçakçı ben bile olabilirim?

    veciz sözler'den ve bizim büyük çaresizliğimiz'den sonra herkes herkesle dostmuş gibi'yi okudum. anakarayı yeniden sevdim (belki de eskisinden daha fazla). özledim. ah ettim be vahettin! sade, dostane, sakin, sessiz, hüzünlü bazen öfkeli ama öfkesinde bile naiflik barındıran bir üsluba sahip bir yazar ve iyi bir insan o. kaybedilen ve daha kötüsü bir daha asla sahip olamayacağımızın dünya değerlerinden bahsediyor. çocukluğumun geçtiği adana'daki evimizde, mermerlerin arasında birkaç kez minimal çiçeklerin açtığını görmüştüm. mucize gibi. barış bıçakçı benim için o çiçek işte. pisliğe, çamura ve irine bulanmış bu dünyanın orta yerinde açmayı başarabilmiş bir çiçek... en narininden en özelinden en naifinden en sahicisinden hem de.

    hayaller, edebiyat, hayat, incelikler, hüzünler, sıkıntı, sevinti, radyo günleri, futbol, arkadaşlık, platon, platonik aşklar, ahlar, ankara, şarkılar, şiirler, insanın iç dünyası, içinin en karanlık renkleri, akşamüstü bağışlayıcılığı, gecenin sessizliği ve daha daha bir sürü şey barış bıçakçı'nın kaleminde bir su oluyor, modern ve çorak ve aşırı istanbullu hayatıma ilaç gibi geliyor. bu gerçekten iyi geliyor. daha çok yazmasını ümit ediyorum. iyi ki varsın barış abi. seni çok seviyorum.

    son olarak, turgut uyar'ın fevkalade kitabı dünyanın en güzel arabistanı'nın yayınlanışından ancak 20 yıl sonra, yazıyla yirmi yıl sonra, tepkiyle ohalanbukadardaolmazyabukadardaolmazya yıl sonra, ikinci baskısını yapabildiği bir dünyada çok fazla anlam taşımayacak ama ben yine de bir çağrıda bulunmak istiyorum: bayanlar baylar, barış bıçakçı türkiye'nin başına gelmiş en güzel şeylerden biridir. rica ederim kıymetini bilin. rica ederim... hem daha iyi bir insan olmayı siz de istemez misiniz?
  • kitaplarının her bir cümlesini okurken sanki kalbi kırılıyor insanın.
  • kitaplarına sevgiden öte duygular beslemeye başladığım yazar. nihayet bir yazar oğuz atay ideasına yaklaşıyor gönlümde.

    --- spoiler ---

    diyor ki veciz sözlerde
    "edebiyatla hayat takım kurup futbol maçı yapsalar, hayat üç çeker edebiyata!" ve "...böyle bir duruma ancak oğuz atay ve kahramanları dayanabilir."

    --- spoiler ---
  • belki yeni dönem türk edebiyatının en sansasyonel yazarlarından değil ama benim için en okunası, en sahici edebiyat yapanıdır bıçakçı. su gibi duru üslubu, yalın, sade, gösterişten uzak hikayeleriyle, yeni dönem romancılığa atfedilen postmodern sıfatının ötesinden berisinden geçmeden gayet kaliteli romanlar yazılabileceğinin en iyi örneklerinden.

    dediğim gibi benim en sevdiğim, en üste koyduğum, kitapları çıkar çıkmaz koşup aldığım yazarlardan değil bıçakçı. ama elime bir kitabı geçtiğinde tek nefeste okuyorum yazdıklarını.

    özellikle hakan günday gibi ergen looser romantizminden prim yapan, laforizma kasan, sözde biçim ve içerikte yenilik yaptığı söylenen bir yazardansa yüz kez barış bıçakçı'nın o saf, klasik, gösterişsiz, yalın üslubunu tercih ederim. belki türk edebiyatının söz de yükselen değeri plaza kezban yazarı elif şafak gibi marketingi, ilişkileri yok, kendini pazarlayıp satacak. belki elif şafak gibi sözde günümüz ve geçmiş arasında köprü kurarak, içine biraz mevlana, şems koyarak cilaladığı büyük hikayeler anlatmıyor bıçakçı. ama insana dair öyle basit, öyle yalın hikayeler anlatıyor ki tüm elif şafak külliyatından bir tana barış bıçakçı kitabı çıkmaz bana göre.

    hasılı bu postmodern zırvalık diye dillendirilen saçma sapan kitaplardan sıkıldıysanız bıçakçı'nın sakin, duru, naif kitaplarına bir göz atabilirsiniz. hüzün, acı, keder, özlem, mutluluk, aşk, tutku, ölüm gibi kavram ve duyguların sömürülmeden, zorlama, sentimental bir dile, saçma sapan kurgu numaralarına başvurmadan da ele alınabileceğini, aktarılabileceğini görün.
  • "bir şey hissetmek ama hissetmemeye çalışmak...
    başka biri olmaya çalışmak...
    her zaman keder verici." sözlerini koluma dövdürttüğüm, naif insanlar ülkesinin başganı.
  • bir söyleşide hasan ali toptaş'a şöyle bir soru sorulur:

    - hasan ali bey, sizin bu doğal ve alçakgönüllü görünüşünüz, acaba sizin ajansınız ile kararlaştırdığınız, kurgulanmış bir duruş şekli midir?

    böylesine kırıcı bir sorunun sorulabildiği bir ülkede, barış bıçakçı'nın insan içine çıkmak istememesi bana gayet anlaşılır geliyor.
  • kendisine hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi*:

    virginia woolf'un mrs. dalloway romanı.

    john cheever'ın öyküsünden uyarlama: yüzücü. frank perry yönetmiş, burt lancaster oynuyor.

    joshua logan'ın piknik filmi. kim novak ve william holden başrollerde.

    seymour glass: ah! edebi bir kahraman.

    charlie haden ve carla bley'den the ballad of the fallen: düşenin dostu olmaz şarkısı, şiir olur.

    patrice leconte'un monsieur hire filmi. michael blanc başrolde.

    ezginin günlüğü'nün bahçedeki sandal albümü.

    mehmet günsür'ün hırça mapası öyküsü.

    ali osman coşkun'un resimleri.

    raymond carver'ın öyküleri, hepsi.

    ....'nın palamutbükü'ne doğru yürürken söylediği yeşil ayna türküsü.

    melihat gülses'ten kapıldım gidiyorum.

    pars tuğlacı'nın okyanus ansiklopedik sözlüğü.

    wynton marsalis'in the majesty of blues albümü.

    henri rousseau'nun resimleri. gümrükçü rousseau.

    led zeppelin'den the battle of evermore ve diğerleri.

    italo calvino'dan marcovaldo ya da kentte mevsimler.

    julio cortazar'ın oyunun sonu adlı öyküsü. yani, heykeller ve duruşlar.

    stevie smith'in el sallamıyordum, boğuluyordum adlı şiiri; cevat çapan çevirisi.
  • "her şey anlamını yitirdiğinde, tutarlılık adına, televizyonda yayımlanan la liga ve bundesliga maçları da anlamını yitiriyor."

    bir süre yere paralel gittikten sonra yavaş yavaş, bitmesin diye okunup son 10 sayfasını tadımlık bıraktıktan yaklaşık bir ay sonra, canımın çok sıkkın olduğu bir gece kitabın çıktığı haberini alınca tarifi zor bir sevinç ile doldum. birkaç gün kitabın peşinden koştuktan sonra nihayet dost ta buldum ve koşar adımlarla eve ulaşmaya çalıştım. otobüste birkaç kez sayfaları açıp kapattım. heyecandan ne yapacağımı şaşırdım. eve gelip çay demleyip okumaya başladım. çünkü barış bıçakçı okumanın ritüelinde çay demlemek ve köşene çekilmek vardır zira sinek ısırıklarının müellifi'ni okurken çayı ve odanı/köşeni yeniden beller ve seversin.

    diğer kitaplarını okumuş ve barış bıçakçı hakkında az bilinenleri naçizane duymuş biri olarak kitabın otobiyografik ilerlediğini daha ilk bölümden anladım. (iş bu entry yazılırken kitap bitmesin diye iki günde yarıya gelebildim-yarıdan bildiriyorum)

    yazma "derdi" ile, aforizmalar "derdi" ile, ilişkiler ile, aşk ile, dostluk ile ilerleyen "toplu konut" kitabı...

    her bölüm sonrası "bunu bari yapma barış abi" deyip evin içinde dolanıp, çayı tazeleyip yeniden sayfalara döndüm.

    benim için özel bir tarafı da oldu kitabın; başından beri barış bıçakçı ile salinger arasındaki ilişkinin farkında ve bunun hoşluğu ile mutlu olan biri olarak, kitabı almadan birkaç gün önce salinger'in muz balığı için mükemmel bir gün öyküsünü okuyup sonra öyküye atfı sinek ısırıklarının müellifi'nde görmem olmuştur.

    yüzümdeki mutluluk ise uzun zamandır hissetmediğim bir boşluğu kapatmış olmalı.
  • hep kenarda duruşunun kendi tercihi mi yoksa şartların bir sonucu mu olduğu bilinmeyen yazar. öyle ki, ne bir röportajına rastlayabiliyorsunuz internette ne de bir resmine, ama duruyor duruyor güzel bir şeyler yazıveriyor; şahsen bir bencillik yaparak, barış bıçakçı'nın hep böyle kenarda kalmasını istesem de, ondan daha fazla işinin haberdar olması da elzem. iletişim yayınları, orhan pamuk'a harcadığı enerjinin onda birini ona harcayacak olsa, bıçakçı bugün olduğu yerden çok daha farklı bir yerde olacak.günümüzde yayıncılık sadece kitabı basma lütfunu göstermekle bitmiyor çünkü; yine de barış bıçakçı'nın sadece size özel yazarlardan biri olduğunu hissetmek güzel.