şükela:  tümü | bugün
  • boşlukta salınıyorum yine, sallanıyorum bir ileri, bir geri... bitmek bilmeyen bir belirsizlik... kendi kendinin omuzlarına tırmanan, kendi kendini omuzlarına alan bir kendilik, yerecek mi, övecek mi, salınarak seyredecek mi; hangisi kendisi olacak, hangisi kendisi bilmeden... hem her şey günah, hem de her şey mübah şimdi: dokunamayınca...

    büyük bir öfke nöbetinden geriye kalan: geçeceğine-biteceğine dair umut edilemeyen bir yorgunluk, övülen geçmiş zamanda yazılmış hatıra defterleri, suda çabucak dağılan kırk katlı hayaller, kaybolup gitmesi için bir sifona bakacağın bir şeylerin kadim yolculuğu, evrenin her bir evresinde kutup değiştiren dualite, bir adım öncesi ile bir adım sonrası arasındaki basit dilemma, varılamayan yargılar, yatılan sonsuz uykular, uyanmadıkça görmeye devam edilen rüyalar, an be an unutulan ve sonsuza yakınsayan 'bir' şeyler.. ve burası, internet ; alabildiğine sanal sanrılarıyla sanal sanat-zanaat ve iletişimler... dijital kronometrelerde giderek basamağı senden azalan, mecrada artan digitler, birler ve sıfırlar: exa, peta, giga, tera, mega byte ve bitler.. her şeyden bir parça, hiçbir şeyden gerektiği kadar, çorba tarifleri... cümle smiley, nokta smiley, virgül smiley'ler... hz. google, wikipedia (r.a), bilimum bilgi curcunası ve sosyal medya ve bulletinler: anonimliğin seçici geçirgenliğinde dışarıya taşan iç dünyalar; aynı anda osuruğun-tıksırığın paylaşımı ile içeriye taşan dış dünyalar... iç hastalıkları... ruh hastalıkları... warhol'un vaad ettiği o 15 dakikalar... hatta 5, bilemedin 2, hatta daha da erken... hepsini, daha nicesini toplasam bir vesaire içine sığar, açmanın ne anlamı var...

    saçmanın...

    yazmanın, yazmamanın...
  • kendi söküğü...
    dikilmez...

    bazen ne oluyorsa öyle,
    griye kesiyor ruhu..
    sevmem..
    sevmez..
    sevilmez...

    bir alışkanlık biçimi olarak,
    şiire döktüğüm..
    bilinmez..

    bir bariz yalan,
    sarıldığım yılan,
    düş: deniz..
    salto çizer üstünde..
    ah, yazdıkları,
    kal'emsiz,
    parmakların...

    kal-
    im..
  • yağacak, berrak, beyaz, salınarak, görün, bakın..
    beslenecek yatakları tüm nehirlerin, yakın,
    göğün, göğsün bulutları kapkara, dağılacak,
    buz kesecek elleri, ayakları, kökleri, ağaçların,
    kış, kesecek... kopacak bağlarından şarapların,
    en tatlı üzümleri, mayalanacak...

    ölecek, dirilmeye teşne, yeni, yeniden, yine,
    ölecek her bir can, daha bir iştahla, açacak çiçek,
    göreceksin gelecek, geçmişte kalacak da, gelecek,
    bilecek, bir ağaç ne hisseder, her mevsim, ve..
    kış, kesecek... kopacak bağlarından tohum,
    en yeşil yapraklar, kabuğunu delecek...

    her bir damlasında yağmurun, tanesinde karın,
    içinde sıcak, sıcacık, eriyecek, hikayelerin, romanların,
    ölecek, ölecek, de, dirilecek başka başka, başkaların,
    uzayacak satırların, geldi işte senin baharların, yazın,
    kış... kesecek... kopacak bağlarından zincirlerin,
    en güzel şeyler, dokunamadıkların olacak...

    dokunamaz, dokunur...
    dokunamaz, dokur...
    dokunur, kendi söküğünden, kendi..
    bildiği, bilmediği herkes, her şey gibi...
    kış... herkesecek...
  • ah, çirkin satir,
    nemf'in nehrini bataklık sanır,
    dağ değil, meşe değil ya,
    içindeki neşe değil,
    nefretin kendine..

    olacak gibi değil diye,
    bendeki bu panik-atak..
    sende silenos heves,
    dionysos'u ararsın,
    zira şarap gerek,
    hatırla, kokusu...

    kar, beyaz, arsızlık...
    değil..
    kar, örtecek, ar verecek elbet..
    yazın ise eriyecek,
    çırılçıplak yankılanacak mı,
    sesin?
    yahut, kozalaklarından birini,
    çocukluğun mu bulacak?
    dağın güzel,
    dağın(!) güzel nemf'i!
    ...hiç mi anlamayacak..?
    (..hiç mi arlanmayacak..?)
    (kar...)
  • yalnızlık, koy bir bardak çay, bir bardak gazoz, kola, su; aç bir bira ile, varsa da cigara çekelim. öyle yürüyelim göstergelerin izinden yalın-aylak; yalınca işte, boş verelim, şayet doluysa.. dolduralım, boş ise...

    koy-ver bir bardak yalnızlık; çek, çek, çek içine.. aldığın nefes, bu hayvanın ciğerini doldursun. şu göz, başka görsün, aynadan son saniyesinde yansıyan ışığın, gözlerin ardında bıraktığı fotoğraf misalinde; sen, şu dişlerin, dilin, gözlerin, kulakların mecburiyeti içinde, son'lu hapsinde...

    uykulu...

    içme, boş - ver. dök beynin ile salyalarını yastığa. çorabın içinde ayak gibi, tüm gün böyle, içindesin hayallerin; üşütmemek için.

    uyu...

    uyan! son tren, son yolcu, son dakika; çek-at yorganı üstünden; bak ne haldesin; nereden-nereyesin.. kıyafetlerin ardına sığınmış beden, beden ardına sığınmış ruh, ve hepsinin sığıp, sığındığı son hızla ilerleyen son tren, ve yolcu hem zamanın, hem mekanın içinden, sessiz, sakin, sıyrılıp, geçerken uyan! bak şu karlı dağlara! nice, korkunç kıyametlerden geriye kalmış muazzam, yaşlı, sessiz ve alabildiğine görkem dolu bu-da' da, aksın, gitsin, senden geri; sen de onlardan geri giderken...

    dağın! dağın! dağın!
    içinde magma; şayet orta yerinden, deli'ne'bilsen...
    kanar gibi, akarsın...
    akarsuların...
  • arkadaş; görmez sırtını pek; arada... hisseder. eşeğe ters biner.
    geriye bakar, geriye bakar da, önünü görmekten kaçınır.
    dost; içini bilir de, dışını sakınmaz; birdir, o görmezse öteki de görmeyecek değil ya; renkleri anlatmaya kalkar...
    kardeş; bilmem kaç parçadanız; ama ayrı ayrıyız. yokluğunuz gösterecek; gerçekten, kaç parçayız...
    sevgili; bilmem nereye gider-iz... aynı yerde, aynı bedende, gider ayrı iki, dört, on altı, iki yüz elli altı, altmış beş bin beş yüz otuz altı köye... yıllar-saniyelerce...

    elimizin altı, hesap makinesi...
    söylemiş ezbere...

    !

    şu dünya, amorf bir yaratık gözümde. süt damlası üzerinde küf(ler?) gibi yek-pare... ağaçlar bahar açmış, bahar ağaçlar... ademler, havvalar görüyorum hala, çırılçıplak; kimisi, bilmeden taa en başta? bölünmedik mi orta yerimizden? önce ikiye... dörde, sekize... sen söyle... ben mi anırayım yerine, eşeğin önde gideniyim diye?

    arkadaş; dost; sevgili; yabancı; ömer'in şarabını getirin; boşverelim hasan'ı..

    elimizin altı, hesap makinesi...
    saniye saniye, bir yılı tarttı..

    o bile, bir yere kadar...

    !

    edit: 'l'
  • başa kaldı, en başa...

    nevroz her yanımda, gerçeğe dönüşüyor, dönüştürüyor-uz...
    aslında hiçbiri gerçek değil, hiçbiriniz kendi'den başka; kendi dediğim-iz şey bir çeşit metamorfoz yaşam biçimi; nasıl ki hücreler bir araya gelip, bir beden oluyor, bir bedenin uzvuyuz sadece

    nevroz, bu bir nevroz ürünü, böylelikle gerçek ile bağlantı, köprü kuruyorum. böylelikle koşuyorum peşinden içimdeki şeytanın, onu kendi'yle analiz ediyor-uz, geçmişteki ben ile şimdiki ben, gelecekteki ben, ve burada senin, toplumun, tanrının gözü önünde çırılçıplak bir adem gibi, incir yaprağının kaşıntısı içinde-yiz.

    abartılacak bir şey yok, çoğunuzdan biraz farklı görüyor gözlerimiz; bir kral , kesiliyoruz, sadece çekiyoruz pipimizi; bir düş peşine düşler görüyoruz hepsi hepsi, geride kimseyi bırakmak istemiyoruz belki, ve belki yalnızca kibirden kuduruyoruz (hayalden) başarılarımızla... yollara vurmadan yürüyen biz, manzaradan manzaraya pencerelerden uçan biz, elma'yı yemekteyiz şeytanca gülümseyip... ve mucize bekliyoruz.. abartılacak bir şey yok, çoğundan ve senden, ve benden biraz farklı gördük sadece, tanrı'yı; biraz da kendi'ne dahil olup. yahut düpedüz şeytan'ın da ta kendi'ydi, orta parmağını dikmiş gibi şehirlerin ortasına, kapitalizmin abidelerini...

    bir fedakarlık sözü bu, yaşanan; bende bitmeyecek tatlı cehennem yavaşça yaklaşıyor, korkular örümcek ağından kalın değil, bir perdenin sonu hepsi, ve artık bu yansıyanlar bizi rahatsız ediyor, kendi dilinde...

    varsay diyoruz, ölüyoruz bu gece bir depremle, yahut bombanın biri patlıyor dibimizde, varsay ölemiyoruz ölenle, "hiç yaşadık mı? ne zaman hak ettik, hiç hak ettik mı yaşamayı?" soruyoruz sadece... varsay götürüyorlar, yatırıyorlar bir düşünce suçundan binbir düşünce hapsine; deli diyorlar... biz diyorum, kulağımda, bir ses, beni benden çalıyor bir şekilde, nasıl da dönüşmüş, dönüşüyoruz aynı şey ile binbir başka şeye... travma bizi bu hale getiriyor.

    inanmayana kendi, gözleriyle gösteriyoruz insan gerçeğinin etten kemikten, acıdan ibaret yüzünü... aklımıza takıyoruz balıkçının oltasını, hem başka nasıl balıkçı olabiliriz?!

    bu bir nevroz, biz birer nevrozun sonucu bölündük, bu anı anlayan bilmeli karşıtların gizliden evliliğinin, büyük bir yıkımın habercisi olduğunun; aynı zamanda bir başka doğu'mun... her bir hücrede, her bir bireyde, kanser gibi, yahut bilinçdışından bilinçlenmeye başlayan bir bebek zihni gibi her şey; bakire meryem'in çocuk doğurması gibi, yalnızca sembolik, ve bir krallığın doğuşunu, ve aynı zamanda çöküşünü izleyen bütünleşmeyi izledik giderek o 'kadın' da... ve onu bir kozalak ile öldürdük... seninle...

    bölündük.

    bir hastalığız toprak üzerinde. ve elbette tüm canlılar, hatta cansız lar gibi bir mucize... alabildiğine sıradan, alabildiğine saçma bir yabancının zihnindeyiz (yapayalnız - beraberce)... zehirden panzehir üretme peşindeyiz...

    işte 'anne'nin gözleri, sol yanımız bilinç-dışında, ve aynı zamanda 'baba'nın sert ve kesin tokadı sağ (ve sol) yanağımızda, bilincimizde. tek göz odada iki pencereden bakıyoruz ters-yüz.. ve kör bir noktayı sıvıyoruz hayalle...

    güneşin önüne gerilmeye çalışıyorum, gölgem cürümümden fazla..

    işte, bilincin derme çatma, bir depremle yıkılabilecek evinde, şehrin en büyük gökdeleninin dibinde, ergenliğimi yaşıyorum yeniden. bir bok olduğu yok, deliliğimle oyunlar oynuyorum. ayaklarım yere basmıyor hala, hissetmiyorum. gözlerim karanlıktan başka göremiyor çoğu zaman. güneşin önüne gerilmiş iz...

    tutulmuş sanki...
    .
    .
    .

    evimde, odamda, 1500 liralık abajurun loş ışığı altında yazmaya devam ediyorum, gölge olup çoğalmaya teşne...ortada bir başarı olmadığı gibi, bir başarısızlık da yok, devinim devam ediyor.
    kaşınıyorum, belli ki (artık benim olmayan) kan birkaç sivrisinekte varlığını devam ettiriyor. ve bir bedenden daha yansıyor evren...
  • kırık,tan içeri, kızıl ve mavi; mesut'um biraz da,ha şimdi.
    yaz! geldi! kafası şimdi! kanla karışık amniyotik her yeri.
    kimin bu, ben-im olmayan ikiden, ikide bir doğan şerefsiz?
    yarık,tan dışarı, bir kış g.c.'si! yaz! geldi kafası da,ha şimdi!
    kırık, tan sızan her bir-im, kara, deniz, göğ karışır kan'ına...
    kim takar, yaz, gitsin; var mı kışın kucağı gibi sıcak ve serin,
    sen-in nazarında? çil yavrusu gibi kaçışan ben'in'in derin-in-de?
    deli(li)kten içeri, dışarı; bir i/o mikro-çip bile daha canlı...
    adım adım soy, kır orta yerimden çevir soğana, gizle içine
    kokusu yaz vakti dalga dalga, geçilsin. saç - saçma - saç - ma!
    (b)öyle.

    merak ettiğim gibi merak edilsin, sebebi ne-idi-hala,
    yaş-am,an'ın, büsbütün, par-a-m-parç
  • öyle fırtına ki kimisine, bir fırtına bakar; (...)en'iyle göz göze, teniyle yan yana, iç-içe.. im'lerin şafağında, dalga boyları bazen ışık yılı, bazen nanometre gram değişmiyor sonsuzun nazarında. öyle fırtına ki, saniyenin milyarda birinde, milyar yıllar, bambaşka - çok başka...
    öyle fırtına ki kimisine, bir fırtına kopar; 'en' ile göz göze, tin ile yan yana, iç-içe...
    bir an'ına tutulmuş ay, bir an'ına durmuş dünya, o saniyenin milyarda birinde, bir yerde.
    ölmeden hemen, birkaç saniye önce; hazır fırsattan istifade... seyredecek. bitmekte olan tüm hayatı, ve o anda hala, s'en iç-içe...

    kırılmış put, dağılmış evrene...