şükela:  tümü | bugün
  • az önce twitter’da immanuel tolstoyveski’nin tweet’ine denk geldim. nasıl ateist olduğuna dair soruyu “herhangi bir travma veya aydınlanma yaşamadım. boyumun uzaması gibi bu da çaktırmadan oldu bittiye geldi.
    bence çoğumuzda durum bu ama sonradan geriye dönük hikaye uyduruyoruz.” diye yanıtlamış.

    başarı için de durum kısmen böyle. bir şekilde çok çalışırsın ve işler yolunda da giderse başarılı olabilirsin. sonrasında nasıl başardın sorusuna vereceğin cevap biraz sana kalıyor. hikaye geriye dönük uyduruluyor. kimi araya sabahları erken kalkarak güne başlamasını sıkıştırıyor, kimi annesinin desteğini vs vs.

    örneğin bir maça kaleci de futbolcu da eşit hazırlanıyor. ama biri kazanıyor. kaybeden neyi yanlış yaptığını sorgularken kazanan çok çalışmasının yanına evrene gönderdiği pozitif enerjiyi başarı hikayesine ekliyor mesela.

    tabii bu verdiğim örnek birinci dünya sınıfına dair spor liginden. bizim gibi 3’üncü sınıf dünya ülkelerinde bu başarı hikayelerinin arasına clientelism veya nepotizm kaçıyor. başarı hikayesi anlatılırken bu sefer zaman atlaması değil de gerçeğin manipulatif yansıtılmasını izliyoruz. yersen işte.

    başarılı insanların ortak özellikleri gibi klişe kitapların okunmasına hala anlam veremiyorum. beyaz yakalarda bu popülerdir mesela, çoğu steve jobs’ın başarı hikayesini evde kalan kızların pembe aşk romanlarını okuduğu gibi okuyor. o hikayelerde vergi kaçırma yöntemleri saklı, devletle olan ilişkiler saklı, yüzeyde ise american baby boomer dream: “çok çalış senin de olsun.”

    eski yunanda tiyatrolarda, tamamiyle “perfect” diyebileceğimiz insanların hayat hikayelerinin de bir şekilde işlerin yolunda gitmemesi sebebiyle loser olarak sonuçlanabileceği pekçok oyunda halka gösterilmis/öğretilmiş. ki bu sebeple de “loser” değil de “tragic hero” olarak tanımlıyorlar böyle insanları. işleri yolunda gitmeyen “hero”lar :) bugün ise genel anlamda başarı hikayeleri pompalandığı için ve bu hikayeler geçmişe yönelik uydurulup zaman atlamalarıyla da ballandıra ballandıra anlatıldığı için herkes “bireysel” olarak kendini sıkışmış ve bir noktada tam da liberal sistemin istediği gibi kendini yeterli görmeyip suçlu hissediyor bence.
  • "istanbul'a/ avrupa'ya/ amerika'ya gittiğimde cebimde çok az param vardı, 3/5 yıl sonra kendi şirketimi kurdum" şeklinde özetlenebilecek başarı hikayelerindeki 3/5 yıllık zaman diliminin açıklanmadan geçiverilmesi durumudur.

    siz hikayeyi heyecanla okumaya başlarsınız... kahramanımız son derece zor durumdadır, açlıktan nefesi kokmaktadır ama maceracıdır. risk alıp hepimizin aklından geçen ama çoğumuzun cesaret edemeyeceği şeyi yapıp büyük şehirlere göçer. çalıştığı yerdeki koltukta uyuyarak günlerini geçirirken her ne olmuşsa artık, çoğu zaman yabancı dil vs. bile bilmeyen arkadaşımız 3-5 yıl sonra milyoner bir patrona dönüşür. ve siz bir okuyucu olarak aradaki bağlantıyı bir türlü kuramazsınız.

    sevgili başarı öyküsü sahipleri... eğer utanılacak bir şey yapmadıysanız nasıl milyoner olduğunuza dair biraz daha detay verin. ipini koparıp gelen ve sizin yolunuzdan gidip size rakip olacak olanlardan korksanız da detay verin, zira okuyanlar aradaki boşlukları şu şekillerde doldurma eğiliminde olabiliyor;

    "amerika'ya gittiğimde üzerimde sadece donum vardı. iş bulmak için her kapıyı çaldım. bir restoranın kapısından girdim ve bana temizlik işi olduğu söylendi. alışık olmadığım halde 'temizledim'. sonra çok güzel temizliyorum diye başka temizlik işleri de verdiler. ünüm yayılmaya başlayınca terfi ettim ve kendi restoranımı açtım. ama hala arada özel temizlikler yaptığım olur."

    "avrupa'ya gittiğimde tek özelliğim çat pat konuştuğum ingilizce'nin yanında bir de türkçe konuşuyor olmamdı. kalacak yerim yokken sokakta yatmamak için eskiden öğrendiğim bir numara ile bir dükkanın kapısını açıp içeri sızdım. öğrenmek her kapıyı açıyormuş gerçekten dedim ve bol bol kapı açtım. şimdi bir otelim ve otelimde yönettiğim kendime ait kapılarım var."
  • sözlükte karambole gitmiş en değerli tespitlerden biri. üzerine ciddi ciddi çalışsan ansiklopedi çıkar. başarı hikayelerini atom bombalarından daha dehşet verici ve sinsi buluyorum.
  • hep anlatılan bir hikayedir, abd'de de vergi incelemesine takılan mafyatik borsa manipülatörünün müfettişlere yanıtı: "kazandığım ilk 1 milyon doları sormayın kalan 100 milyonun kuruş kuruş hesabını verebilirim".
    öyle işte.
  • bu tespitin haklılığını, zaman ölçeğini bir miktar genişleterek ve odağı bir başarı hikayesi olarak homo sapiens'e çevirerek de gösterebiliriz sanırım.

    bugünden önce (bö)* 1.800.000 (bir milyon sekiz yüz bin) yıl önce yaşadığı düşünülen homo georgicus ve homo erectus'u veri alırsak eğer
    - bir milyon yıl sonra (bö 800.000) homo antecessor,
    - iki yüz bin yıl sonra (bö 600.000) homo heidelbergensis,
    - üç yüz elli bin yıl sonra (bö 250.000) homo neanderthalensis,
    - yüz yirmi beş bin yıl sonra (bö 125.000) homo sapiens ortaya çıkıyor.

    bu aşamaya gelene kadar o üstünden atlanılan milyonluk, yüzer binlik, on binlik zamanlarda neler oldu; bütün bu homo familyası ne yedi, ne içti soran var mı? yok! modern insana doğru evrimleşirken, diyelim bö 748.297 ile 748.270 yılları arasında yaşan homo antecessor türüne ait bir kadın bireyin 27 yıllık o kısacık ömründeki endişelerinin, sevinçlerinin, hayallerinin, açlığının, hastalığının bizim için zerre önemi var mı? yok! sapiens'in başarısıyla kamaşan gözlerimizin, bu başarı zincirinin diğer halkalarını görmesi nâmümkün. tek yaptığımız, zaman atlatmak!

    fakat mağrur olma homo sapiens, diğer homo türleri senden büyük olmasa da seninle aynı zihinsel kapasitedeydi. hatta claude levi-strauss'un veciz ifadesiyle (s.351) söylersek, 200.000 ya da 300.000 yıl önce yaşayanlar da platon ya da einsteinkiyle aynı zihinsel kapasiteye sahipti.
  • bu hikayelerde zaman boşlukları var ama olay boşlukları o kadar da yok.

    "hızlı yükselme" olayı benim bir kaç defa başıma geldi, işin temelinde "neye niyet neye kısmet" olayı yatıyor. fırsatları görüp hızlı yükselme.

    şöyle açıklayayım, almanya'ya gidiyorsunuz ve çok çaresiz kalıp antikacıda işe giriyorsunuz ve size eşya taşıma basit boyama işleri falan verip asgari ücrette çalıştırıyorlar. siz patronunuza bu antikaları ebay'den neden satmıyorsun diyorsunuz, ben bu bilgisayar işlerinden anlamıyorum ama yapabiliyorsan yap komisyon veririm diyor. ebay'e ürünleri koyunca birden bire fark ediyorsunuz ki abd'den çok talep geliyor. bu tür ürünlerin meraklısı çok ancak jenerasyonları itibariyle birbirilerini internetten bulmakta zorlanıyorlar, siz instagram hesabı kurup sadece kendi patronunuzu değil başka antikacıların ürünlerini de satmaya başlıyorsunuz. sonra fark ediyorsunuz ki bu antikadan ibaret değil, bir sürü konuda benzer şey yapılabilir ve çeşitli sosyal medya hesapları kurmaya başlıyorsunuz. elinize ciddi paralar geçmeye başlıyor bu komisyonlar sebebiyle, adınız duyulmaya başlıyor ve bir iş insanı geliyor ortak olalım diyor ve olayı sosyal medya ajansına çeviriyorsunuz.

    nefesi kokan boyacılıktan medya ajansı patronluğuna yükseliş hikayeniz oldu, tebrikler.

    ortada öyle para çalma, kazık atma falan yok. doğru zamanda doğru yerdeydiniz ve fırsatları itmediniz oldu bitti.

    hikayede boşluk yok ancak bazı aşamaları diğerlerinden daha uzun sürüyor. o sırada da rutin bir dönem geçiriliyor ve haliyle hikayede anlatmaya değer bir şey olmuyor.

    yükselişler lineer olursa ona kariyer deniyor. yükseliş devrimsel olunca da başarı hikayesi. boyacılığa odaklanıp yıllar içinde iyi bir boyacı olmak türünde bir hikaye de olabilirdi bu.

    kariyerciler devrimcilerden kıllınıyor ama ortada bir şaibe yok. pek çok kariyercinin aklındaki devrimci imajı gerçeklerden uzak bir karikatür ve ısrarla bu karikatüre inanmak için kendilerini kandırıyorlar. ajans patronu ile iyi boyacı arasındaki tek fark boyacının kafasındaki karikatürize dünya düzenine olan inancı sebebiyle ısrarla boya yapmış olması.

    bu arada ufak bir not, düzeni yıkıldıktan sonra başarıya ulaşan insan hikayeleri çok var malumunuz(işinden atıldı, türkiyeden gitti, okul harcını ödeyemedi v.s.), ben bunun sebebinin yıkılan düzenleri ile birlikte seve seve dünyanın nasıl olduğuna bakmak zorunda kalmaları sonucu kafalarındaki karikatürü silmelerine bağlıyorum.
  • zaman atlamasız olanı:

    "birinci gün 1 dolara aldığım soluk elmayı parlatıp 2 dolara sattım. ikinci gün 2 dolara 2 elma satın aldım ve parlatarak ikisini 4 dolara sattım. üçüncü gün 4 elma alıp parlatıp 8 dolara sattım. dördüncü gün ise kaynanam vefat etti rahmetliden bana 25 milyon dolar miras kaldı."
  • allah'ın yürü ya kulum dediği yoldan yürüyüp seviye atlayanların, "sözde" başarı hikayelerini anlatırken oraları pas geçmesi nedeniyle oluşur.

    adam ya da kadın, "ben şanslıydım, yoksa 7/24 çalışsam da böyle olamazdım" mı desin ne desin, kim dinler öyle hikayeyi? tabii ki kendine pay çıkaracak, en azından "ben şansımı kendim yarattım" falan diyecek. süzme salaksan sen de yiyeceksin.
  • sözlükte uzun süredir gördüğüm en "anlamlı" başlıklardan biri.

    bu zamandaki atlamaların yanı sıra, bana ilginç gelen bir şey daha var. konudan sapma pahasına onu da anlatmak isterim:

    dünyadaki herkesin bir hikayesi var. ancak hepimizin hikayesi dinlenebilir değil. yani bu açıdan ted'e çıkıp konuşma yapan x kişinin hikayesiyle, dünyanın herhangi bir yerindeki y kişisinin hikayesi arasındaki "dinlenebilirlik" konusunu nasıl ayrıştırıyoruz?

    ilgimizi o x kişisinin sahip olduğu güce, başarıya, ödüle, paraya, sağladığı katma değere, farklılığına, vs yönelten şey tam da bunlar mı? yani bir kişi belirli bir eşiki aşmalı ki hikayesi dinlenebilir olsun.

    peki o eşik'i kim ya da ne belirliyor? para ve diğer "başarı"ların yanı sıra, bunda pr denen naneyi de görmezden gelmememiz lazım.
    her 1 greta thunberg'e karşılık binlerce iklim aktivisti, bilim insanı, vs vardı. ama hepimiz uzun süredir sana greta'nın hikayesini dinliyoruz.

    benzer şekilde her başarılı girişimciye karşılık binlerce "orta/az başarılı", on binlerce "başarısız" girişimci var.

    bu hikayelerin "dinleyici" tarafındaki trendleri kim belirliyor? bireysel olarak belirlemediğimiz çok ortada. benzer şekilde zamanımızın olmaması da bir sebep değil.

    karşımıza çıkan hikayelerdeki zaman atlamaları kadar, "neden bu kişi?" diye de sormamız gerekiyor sanırım.
    "çünkü çok çalıştım."
    "işte ben de onu diyorum."
  • geçenlerde vardı benzer bir haber.

    oğlan dil bilmeden erzurum'un köyünden new york'a gitmiş, gider gitmez restoran işletmecisi olmuş gibi anlatıyor.

    yemezler birader. o arada işletmeci olana kadar neler yaptın, asıl onlar gurur duyulacak meslekler.