şükela:  tümü | bugün
  • başarısız insanlarda gözlemlenebilecek itici davranış. kendini yemeğe veriyor ve yemek yemek fiziksel veya ruhsal acılarını dindirme yöntemi olarak ortaya çıkmaya başlıyor. üretememek, özgün olamamak, yaratıcılıktan yoksunluk... bütün bunlar düşünmemekle yakından ilgili. çoğu zaman tıka basa dolu marketler görüyorum. kasada uzun kuyruklar oluşuyor, alışveriş arabaları ağzına birlik dolu ve çoğu da hazır. tuhaf bir biçimde insanlar, hazır olan her türlü yiyeceğe güvenme eğiliminde ya da bunu umursamıyor. böreğini evde yapabilecekken kadın, böreğin hazırını, soğanın/domatesin bile doğranmışını almış. bu durum, özellikle ramazan bayramı ve kurban bayramı'nda zirve yapıyor ve o zamanlar insanların tek derdi yemek, yemek ve yine yemek oluyor. başarısız insanların tek ve en büyük derdi de yemek yemek oluyor. yemek yedikçe kendini bir iş yapmış ve üretmiş sanıyor. evet, üretti; yazık ki yalnızca gübre, deniz kirliliği ve daha geniş borulardan oluşan bir kanalizasyon. bu arada ne yediği önemli değil. daha fazla yiyebilmek için ucuza ve ucuz marketlere yöneliyor. iyisinden ve kalitelisinden bir-iki çeşit alacağına, gidip ucuzundan ve kalitesizinden beş-on çeşit alıyor; çünkü sebebini bilmediği sorunları nedeniyle açgözlülük ve doyumsuzluk içinde. bu da midesine, vücuduna çöp tenekesi muamelesi yapmasına neden oluyor. itiraf ediyor: "ben insan değil, yediğim çöpler gibi bir çöpüm."

    kadınlar yiyor, erkekler yiyor ve çocuklar da yiyor. yaz mevsiminde, sahillerde yaktığı mangalın hemen yanında; beyaz, askılı atletiyle sırtüstü yatarak kocaman göbeğini açıp kaşıyan adamlar var. daha yeni yemiş, doymuş belli, ağzında ağaç yaprağı kemiriyor. hayır, az sonra ayağa kalkıp bir zürafaya dönüşmesinden ve ağacın yapraklarını yemeye başlamasından kuşkulanıyorsunuz. olur mu olur! arada, zorlukla başını kaldırınca oradan geçen kadınlara bakarken belgesellerdeki maymunlar gibi cinsel organını kaşıyor bu kez de. karısı da az ötesinde. kadının kıçı titanic'in güvertesi kadar, mangalla mangal sofrası arasında gidip gelemiyor. yere oturduğunda kalkmakta zorlanıyor. kalkmaya çalışırken mangalı deviriyor, yangın falan çıkaracak, kocasını veya kendini yakacak. bakıyorsunuz, hâlâ yiyor. bir keresinde, bisiklet sürerken, ayağa kalkmaya çalışırken kalkamayıp oturuveren ve birden dengesini sağlayamayınca da düşen ve düşünce de top gibi yuvarlanan bir kadın görmüştüm. anası-babası bu haldeyken zavallı çocuklar da şişman. anne-baba az sonra öleceklermişçesine yerken çocuklar, trafik yoluna fırlıyor. çocukları yoldan çekip alarak belki de ölmekten kurtaran ise oradan geçen yabancılar oluyor. anne mi? o, bir tavuk budunu kemirmekle meşgul. baba mı? o da salataya benzer bir şeyin içinde yaşayan bir amfibi, az sonra hızlandırılmış bir evrim turuyla zürafa olup ağacı yemeye başlayacak! yaşça küçük gençler de yaşlarına uygun olarak okumaya ve üretmeye başlamak yerine deniz kenarlarında çekirdek yiyor. notaları yanlış bassa bile, mesela, gitar çalan bir genç görseniz şükredeceksiniz; ama yok. oturup çekirdek yiyorlar. genç adamın biri, galiba sevgilisini gezmeye çıkarmış. dandik bir çay bahçesinde, kızla karşılıklı oturmuş çay içerken çekirdek yiyor. hangisi erkek, hangisi kadın ayırt edemiyorsunuz. plastik bir tepsinin içinde yükselen, o bol tükürüklü çekirdek kabuğu yığını - tabi onların gözünde - herhalde erkeğin, kadının başından aşağı attığı gül yapraklarına dönüşerek az ötedeki denizle birleşip ilkel ve tuhaf bir romantizmi tamamlıyor. adamın dudağının altına yapışıp kalmış bir çekirdek kabuğu da dudakları arasında tuttuğu ve az sonra sevgilisine vereceği tek gül olsa gerek... adamlar kadınlar, güya dini bayram kutluyor: ramazan ve kurban bayramı. geleneksel tıkınma ve alttan-üstten gaz çıkarma festivali zannedersiniz ve başka da bir şey değil zaten. bayramları, en az beş kilo almış olarak bitiriyorlar. madem inanıyorsun, otur bir ibadet et!

    bütün bu paralar, bu kadar doymaz bir gırtlağa harcanmak yerine bir ideal veya amaç için harcanabilirdi. tek tek paraları mı yetmeyecek? birkaçı bir araya gelip bir ideal için paralarını birleştirebilirdi. gençler, çekirdek yemek yerine oturup beste yapabilir, birbirlerine şarkılarını çalabilirlerdi ve mesela, the doors gibi bir müzik grubu kurabilirlerdi, rock yıldızları olarak isimleri bütün dünyaya yayılabilirdi. ne bileyim, hepsi de daha güzel insanlar olabilirlerdi, yemek yemeye bu kadar düşkün olmasalardı ve insanın yemekten başka da amacı olabileceğini bilselerdi...

    bugün evde bir şey bozuldu. nasıl çalıştığını biraz keşfedince yapabileceğim bir şey olduğunu anladım. bana parça lâzım. kırılmış parçayı yanıma alıp dışarı çıktım. o parçadan yok, satılmıyor. ben de küçük bir parçaya ihtiyacım olduğu halde; parça olmadığı, yapılmadığı için, içinde o aradığım parçanın da olduğu bütün bir seti almak zorunda kaldım. eve gelince o küçük parçayı setten çıkardım ve kırılan parçanın yerine monte ettim. sorunsuz çalıştı. ülkemizde küçük parçaların üretilmemesi büyük sorun. buna rağmen insanlar, hâlâ yemekten başka bir şey yapmıyor.

    bu insanlar okumuyor. kitap okumuyor, sağlam bir film izlemiyor, dünyada ve türkiye'de olup bitenler üzerine düşünmüyor. okumak, yanında düşünmeyi getirir. okumadıkça düşünmüyorlar. içten içe beyinleri ve ruhları bu duruma isyan ediyor. bir şeyler yapmak, üretmek, yeni bir iş ortaya koymak istiyorlar; ancak ya bunu istediklerinin farkında değiller ya da bunu nasıl yapabileceklerini bilmiyorlar. canı sıkılınca eline bir kitap almaktansa fırına bir tepsi börek atıp dizi izlerken yemeyi tercih ediyor, bir de çay demliyor yanına. kitapçıya gidip bir kitap almaktansa telefonla pizza sipariş etmeyi tercih ediyor. sanki harika bir ülke, amerika veya ingiltere burası.

    üretmektense üreteni kıskanmayı, yerin dibine batırmayı ve iftira atmayı tercih ediyor. kitap okuyanları ve düpedüz başarmış insanları lekeliyor, düşünemediği için ülkesinin geleceğini de hasaplayamıyor, nasıl olsa ucuz yiyor. kadınlar, bir araya gelip bir kitapla ilgili konuşmak yerine de onun, bunun dedikodusunun yapıldığı altın günleri, yani yine tıkınma günleri falan yapıyor. börekler, kekler, poğaçalar, kısırlar, patates salataları mideye indiriliyor. genç insanlar sahilde oturup çekirdek yiyor. hiç yakıştıramıyorum ki erkekler de oturup kenar mahallelerdeki apartman girişi teyzeleri gibi çekirdek yiyor. mevsim yazsa izin ve tatil günlerinde ilk yapılan şey, bir mangal yakıp tıkınmak oluyor. tatillerde ise açık büfelerin önünde dizilmek, tabakları tıka basa doldurup yemek, onlar için tatili tatil yapan şeylerden biri. insanlar yiyor, geriniyor, geğiriyor, gaz çıkarıyor, birkaç saat geçiyor ve yine yemeye başlıyor. ramazan ve kurban bayramları gerçekten bunu en yalın haliyle açıklar. ertesi gün savaş çıkacakmışçasına yiyecek alışverişi yapan insanlar, herkesin elinde onlarca alışveriş poşeti, bir misafirliğe gitseniz önünüze yemekten başka bir şey çıkmaz. tek muhabbet de yemekle ilgili olur.

    yollarda içi yiyecek dolu poşetler taşıyan insanlardan ve bu insanların hiçbir şey üretmemesinden sıkıldım ve tiksindim artık. bayram diye yemek yiyorlar. öyle bir ilkellik ki düşünmek yok. adamın canı sıkılıyor ve aynı ilkellikle yapacak bir şey bulamıyor ve yemek yiyor.

    bazı gelişmiş insanlar da var ki onların canı sıkılmıyor; çünkü okuyor, üretiyor, düşünüyor, bir şey yaratıyor. canı sıkılacak vakti yok; espri bu ya, canı sıkılsa da ne yapacağını biliyor. ötekiler ise canı sıkıldığında, yemekten kalkalı iki saat olduğu ve tıka basa tok olduğu halde, kalkıp koca bir tabak tatlı yiyor veya bir tabak daha yemek yiyor, sırf can sıkıntısından. sabah da yumurtasını pastırmalı mı sucuklu mu yoksa kavurmalı yesin diye düşünüyor. tek düşüncesi sabah kahvaltıda, akşam yemekte ne yiyeceği ve gün içinde ne atıştıracağı. bu nedenle de şişman bir toplum. düşünememek, yemeğe düşkünlük olarak ortaya çıkıyor. irade sıfır! bir iş, üretim ya da düşünce/yaratım ortaya konulamıyor.

    yemek ve durmadan yemek... düşünce olmayınca içgüdülerin en baskını ve zararlısı olan yemek devreye giriyor, yani oburluk. kendini geliştiremedikçe, okumadıkça, düşünmedikçe, tartışmadıkça devamlı yemek. yemek bir şeyi daha ortaya çıkarıyor: seks ihtiyacı. yemek ve seks birbirine fazlasıyla benzer. birini dizginleyemeyenin ötekini de dizginleyebilmesi beklenemez. bu durumda, durmadan yemek yenilen bir toplumda ikinci ihtiyaç olarak seks ortaya çıkacaktır ve o toplumun kadınları, erkek ve kız çocukları tehlikede olacaktır. nitekim kadın ve çocuklara durmaksızın yapılan taciz ve tecavüzler de had safhada. karnını çöple bile olsun doyuran, cinsel organını eline alıp dolaşmaya başlıyor. bu ilkelliğin adı da insanlık falan oluyor ya da kendini insan sanmaya devam ediyor.

    erkekler abazanlıktan şikayet ediyor; çünkü bir kadına yaklaşmanın yolunu bilmiyor. erkeklerin çoğu, kadınlara gelişmemiş bir içgüdü ile yaklaşıyor ya da şöyle söyleyeyim, ucuz bir yemek gibi; şaşılacak bir şey yok, zaten en az emekle en ucuzu almaya alışkın. tanıma, sevme isteği veya romantizmle yaklaşmıyor ve aynı şekilde, yediği şeyin içinde ne olduğunu da bilmiyor. yemeğe olan tavrı, sekse olan tavrını; sekse olan tavrı da yemeğe olan tavrını belirliyor. bu durumda kadın, erkek yerine bir gorille de beraber olabilir. işin ucunda yine yemek ve yemek yeme ihtiyacı gibi son derece ilkel biçimde ortaya çıkan ve yine aynı ilkellikle ifade edilen cinsel istekler var. kadın da buna değer vermiyor ve o zaman kadınlar kezbanlaşıyor; çünkü "keko" diye tabir edilen erkekler, kadınlara olanca ilkellikleriyle yaklaşınca kadınların duygularını ateşleyemiyor. burada kadınların hatası da estetik ve güzel olamamak. o zaman da zaten her biçimiyle şiddet devreye girecektir. yine bu nedenle bu toplumda, kimi insanların, birbirini gerçekten seven güzel bir çift sevgiliye ve o sevgilileri sokakta sarılırken veya öpüşürken görmeye tahammül edememesi gayet normal. adamın/kadının hayatı ucuz, yemeği ucuz, evliliği ucuz, her şeyi ucuz. seks mi, sevişmek mi geçiniz! elbette bir çift sevgili görmekten nefret edecek. hatta üstlerine saldırıp uyaracak; çünkü kendisi sevişmiyor. aşk nedir bilmiyor. hayvan gibi, hayvanlardan bile daha mutsuz halde yaşıyor. sebep de bu zaten. insanken kendi kendine hayvan muamelesi etmesi.

    galiba bu toplum, yemek masasından kalkabildiğinde gelişecek. yemek, hayvanlar gibi ne bulursa yemek şeklinde değil de zevk, kalite ve estetiğin birleştiği şekliyle vücuda bir güzelliği hediye vermek olduğunda gelişecek. zevk, kalite ve estetik... bunlar aynı zamanda güzel bir seksin de elementleridir, yemek ve seksin benzer olduğu bir gerçektir. çok yiyen insanlar ilk başta estetiği kaybediyor zaten. o zaman seçicilik azalacaktır. bulduğuyla evlenen ya da yatan insanlar türeyecektir. türedi de. sosyal ağlar, bu tür evliliklerle yıkılıyor.

    az yiyen çok üretir ve yaratıcı/üretken olur. çok yiyen ise koltuktan kalkacak enerjiyi bulamaz. koltuktan kalkabildiğinde yapabildiği tek şey, yine mutfağa ya da yatağa gitmek olacaktır.

    ne var ki devamlı yemek düşünen, ne bulursa yiyen bir toplumda zevk, kalite ve estetik olanaklı değil. bu da kafadan sanatın da bilimin de üretmenin de önünü kapatan şeyler. az bir doyma ile üretime odaklanan değil, doyunca daha da çok acıkan insanlar çoğunlukta bu ülkede.

    edit: çok tepki almışım. bu kadarını beklemiyordum. asıl tuhafıma giden şu oldu: bu entry'de bahsedilen yemeye düşkün insanlar, genel olarak ekşi sözlük yazarlarının ve ekşi sözlük yazarı tipinde insanların karşısında olduğu tiplerdir. bu entry'de nefret ya da kin yok, üzüntü var. bilim veya sanat olsun, neden üretemiyoruz? yaşadığımız iç karartan siyasi gündemi ve yaşadığımız çirkin gerçekleri neden yaşıyoruz? bunun cevaplarından birini bulmaya çalıştım. ne yazık ki kendilerini, genel olarak sevmediği insanlarla bir tutan bazı yazarlar gördüm. bu entry'deki çoğu şeyi, çoğu başlık altında, farklı dile getirme şekilleri ile yazıp çiziyoruz zaten. bu entry'de eleştirilen şey şişmanlık değil. özellikle genç insanların ve üretebilecek insanların yemek yemeye üretmekten daha fazla değer vermesidir.

    biri de "kişi kendinden bilir işi... zira her insan örnekleri kendi dünyasından seçer..." tarzında yazmış. çoğu insan gibi sarhoş veya bakmadan/görmeden/izlemeden yaşamıyorum. insanları gözlemliyorum, burada da gözlemliyorum. burada yazdıklarımın önemli bir kısmı, spor(bisiklet) yaparken farklı ilçe ve semtlerde yıllarca gözlemlendi ve at gözlüğü ile bir tek kendi dünyasını gözlemleyerek yazılmadı. kendi dünyamızdan başka hayatlar da var. gözler/kulaklar/algılar açık şekilde dolaşarak görülebilecek şeyler, görebilenleri yermeye gerek yok.

    düzenli yiyen, çoğu yiyeceğini kendisi yapan, düzenli yaşayan, yatma kalkma saati belli olup düzenli uyuyan biriyim ve üzgünüm; 34 bedenim.
  • eğer başarı kariyer, para kazanmak, dışarıdan gözlemlenebilir yaşam kalitesi ise, ki bence de öyle şahsım için geçersiz önerme, üstelik iki durumu da yaşadım. balıketli-başarılı, dal gibi-başarısız.
    iştah bazen yaşama karşı hevesi de ifade eder.
  • dakika 1:50ye davetiye çıkaran başlık. amaan yediğimizde gözleri var yahu
  • ılk entrydeki yazilanlar birtek benimi rahatsiz etti.insan icinde bu kadar kin ve nefret nasil biriktirebilir?nefret kusmak icin entry giriliyor resmen. ınegi hakir gorenler ekseriyetle pastirmayi cok sevenlerdir. eminimi pastirmacidir kendisi. .
  • bu çıkarıma göre, celal şengör ile ilber ortaylı başarısız oluyor.
  • yemekle başarısızlık ve uretmeme yada uretememe durumu arasında böyle bir doğru orantı olamaz. çok basit bi ornek; genelde daha duygusal ve depresyona eğilimli insanlar sanatın herhangi bir dalında inanılmaz başarılar gösterir özellikle roman veya şarkı sözü yazarlığı gibi. bu cikarima gore yemege duskun olanların hiç birşey yazıp cizememeleri gerekirdi. oysa çoğu kişi zaten ruhundaki bir yarayı yemek yiyerek hafifletip kısaca duygusal yeme dediğimiz hastalığın pencesinde. ayrıca sağlıksız beslenme ayrı bir konu çok yemek yemek ayrı bir konu.. vs vs..
  • beautiful judgement..

    ulan ayar veresim bile gelmedi. o derece yıldım.
  • insan beyni 2kg civarında olmasına rağmen tüketilen enerjiden tek başına %20 pay alır, zaten bu nedenle ateşin bulunmasıyla pişirilen yemeklerde sindirim esnasındaki enerji sarfiyatının azaltılması, insanda beyin gelişimi üzerinde etkili olmuş zeka çok daha hızlı bir şekilde gelişmeye başlamıştır. kafası çalışan adam gürül gürül yanan sobaya benzer, odununu eksik edemezsin.
  • (bkz: vedat milor'un cv'si)

    dağılabilirsiniz.