şükela:  tümü | bugün
  • başkasının yerinde olmak her zaman cazip gelmiştir. daha ünlü, daha güzel, daha başarılı, belki de tam tersi daha mütevazı yaşayan, çok şeye sahip olmayan ama huzurlu gözüken birilerinin.

    insan, mutluluğunu kanıtlayamamanın (bkz: herkesten mutlu olmanın kanıtlanamaz oluşu/#20957192) verdiği huzursuzlukla, en kısa yoldan bunu kanıtladığını düşündüğü birilerinin yerinde olmak ister.

    fakat bu imkansızdır. imkansız. teknik olarak imkansızlığından bahsetmiyorum, yani bilinç transferinin, beden değiştirmenin imkansızlığı değil. diyelim ki beden değiştirmeyi başardık, bu arzumuz yine de gerçekleşemez.

    bu konuda çekilen filmler kafaları karıştırıyor. bir sabah aniden anneyle kızı ya da köpekle sahibi beden değiştiriyor filan konulu komedi filmeleri var mesela. genel kafa karışıklığı ordan kaynaklanıyor olabilir. ya da kafa karışıklığı bu tip ürünlere sebep olabiliyor da olabilir. onu bilmiyorum. bildiğim şey başkasının yerinde olmak gibi boş bir hayal uğruna ömrümüzü boşa harcadığımız gerçeği.

    yeryüzünde gelmiş geçmiş insanlar arasında tek bir insan yoktur ki başka bir insanın yerinde olmayı düşlemiş olmasın. herhangi birisini seçip kendimizi onun yerine koymaktan bahsetmiyorum (he yoklanbenkendimdenmemnunumhiçbirşarkıcınınbilmemneninyerindeolmak istemedimiyikonununbenlealakasıyokmuş diyenler için not babında). geleceğe dair hayaller kurmak başlıbaşına başkasının yerinde olmayı istemekle aynı şeydir. master doktora yapmayı planlayan birisi aslında üniversitedeki kapısında ismi yazan odasında oturmuş kağıt okuyan ya da makale yazmaya çalışan bir “kendisi” imajını kafasında bulunduruyordur. özel bir şirkette ya da bir kamu kuruluşunda çalışmak isteyen ya da çalışmaya başlayan birisi günün birinde “kendisini” genel müdür koltuğunda görüyordur. tabi bu arzu edişlerin hepsinin büyük ihtiraslar içermesine gerek yok, insanlardan kaçıp mütevazi bir hayat kurmak isteyen, bir kitapçı açmayı örneğin, hayal eden birisinin kafasında da bir cumartesi sabahı elinde kahvesiyle minik, şirin mi şirin kitapçısının girişinde arkadan gelen klasik müzik eşliğinde hafta sonunun dinginliğine uyanan sokağı seyreden birisi vardır. aslında geleceğe yönelik kurulan her hayal başkasının yerinde olmayı istemektir.

    yaptığımız işlerin, tercihlerimizin bizi başka insanlar yaptığının farkında değiliz. işte bu çok kötü. insan hayatındaki birinci kötüler akımının en büyük eseri bu. oysa şunu anlayabiliyorum; iki yıl önceki halim gelse konuşacak bir şey bulamam, beş yıl önceki halim gelse tekme tokat kovalarım, on yıl öncekini yüz metreden siktirederim. bunu anlıyorum. ama ileriye dönük planlar yapmaktan, bambaşka bir adamın hayatına müdahale etmekten hala kendimi alamıyorum. belki de yüz metreden siktiredileceğini bilenin zamanlar öncesinden çektiği hareket olarak algılamak lazım bunu ("ben seni zaten seneler önce siktiretmiştim" gibi).

    üstelik geleceğe yönelik kurduğumuz hayaller, sırf şu anki hayvanımızı mutlu etmek için hep sıcak pastel renklerle, güneşli ılık havalarla, begonvillerle, zeytinyağına banılan ekmeklerle süslenir (tabi hayvan ağzının tadını biliyor ve nasılsa hesabı o ödemeyecek. hesap bir saniye sonraki hayvana ondan da bir sonrakine olmak üzere 10 yıl 20 yıl sonrakine iadesiz taahhütsüz postalanacak). işte geleceği bu şekilde tasavvur etmek insan hayatındaki ikinci kötüler akımının en bilinen eseridir. yani bir kitapçı açma hayali kurarken, elindeki kahvesinden, tükkanda çalacağı müziğe, giyeceği bol cepli yakışıklı pantolanlardan dökümlü kazaklara, dizeceği birbirinden kıymetli kitaplardan tükkanın önünün toz kalkmaması için suyla ıslatılmasına kadar her türlü ayrıntıyı hayal eden insan, stopajdan, gelir vergisinden, tabela bedelinden, kitaplara uygulanacak iskontolardan ve ödemelerin vadelerinin satış oranlarıyla nasıl bir şekilde uyumlu hale getireleceğinden filan bahsetmez. bunları bilmez mi? köpek gibi bilir ama işine gelmediği için yine sinsi bir köpek gibi kapar çenesini, tatlı hayallerini kuracağı köşesine çekilir. ikinci kötülerin birinci kötülerden daha art niyetli olduğu görüşünü savunanların en büyük dayanağı da işte budur.

    bu noktada meselenin anlaşılması gereken en önemli kısmı ise şudur: bizi zaman içinde bambaşka insanlar haline getirenler, hayallerimizin renkli bölümlerinde yer vermediğimiz ve sadece ayrıntı olarak gördüğümüz kısımlardır. yani, “nedir ki hocam iki yıl gidip gelirim diplomamı alırım, aman epmeğimize sahip çıkalım 10 yıl sonra yurt dışı tayinindeyiz, kitapçıyı açalım da sonrasını çalışır hallederiz” şeklinde planlarımızı başkalarına anlatırken konuşmamızı hızlandırarak geçtiğimiz kısımlar, günü geldiğinde bizi hiç farkına varmadan başka insanlar yaparlar. iş yerinde çalışırken insan en büyük kaybının zaman olduğunu düşünür. doğru, bu gözardı edilebilecek bir kayıp değildir ama daha da önemlisi insan kendini kaybeder. kendi kişiliğini, düşüncelerini, önceliklerini, sonralıklarını, her şeyini... aniden değil, kendini fark ettirerek değil, çok sinsice, yavaş yavaş olur. yanınızda büyüyen bir çocuğun büyüdüğünü anlamadığınız gibi fark ettirmeden ama göz açıp kapayıncaya kadar... siz farkına varmadığınız için, görmezden geldiğiniz için sizin himayenizde de yetişmediğinden, günün birinde “ya bobo yaaa ono oylo domozlor” diyen bir dingil olup karşınıza çıkıverir. evladınız olduğu için de, dingil de olsa seversiniz. artık başkası olmuşsunuzdur ve bunu kabul etmek imkansızdır.

    sizi zaman içinde kendinizden bile farklılaştıran ne oldu? ne oldu da on yıl önceki haliniz on yıl sonrakinin yerinde olamadı? farklılık yaşamın ta kendisiydi. yaşayacaklarınızı yaşamadan olamazdınız.

    durum böyleyken, insan kendi yerinde bile olamazken, başkasının yerinde olabilmek gibi boş bir hayale nasıl kapılır? nasıl başkalarına öykünür? nasıl yaparız bunu kendimize? nasıl yaptık? neden hayatı bu kadar zor hale getirdik? neden mutlu olamadık.

    sen, bu yazdıklarımı okuyan kişi, benim yerimde olabilir misin? benim yerimde olmak için, benim karşılaştığım her türlü haksızlığı göğüslemiş olman gerekirdi. tanıdığım her öküzü tanımış olman, tahammül ettiğim herşeye tahammül etmiş olman, sevdiğim her şeyi sevmen, benim gibi heyecanlanman, benim gibi koşman, benim gibi yetişmen, benim gibi kaçırman gerekirdi. eğer tüm bunları yaptıysan o zaman da sen, "benim yerimde olmak isteyen sen değil" bizzat "ben" olmuşsun demektir. ve belki de bu olmuştur. ama gördüğün gibi ikimiz de hiçbir şey anlamadık bu değişimden. benim yerimde olmayı düşlemek sadece ve naifçe benim bedenimden hayata bakmayı istemek demektir. bu durumda da sen sen olmaktan yine kurtulmuş olmayacaksın ki. bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!

    durum böyleyken, insan, gelecekteki kendi yerinde bile olamazken, başkasının yerinde olabilmek gibi boş bir hayale nasıl kapılır? nasıl başkalarına öykünür? nasıl yaparız bunu kendimize? nasıl yaptık? insanlık tarihini nasıl böyle ahmakça bir hayalin üzerine oturttuk? neden hayatı bu kadar zor hale getirdik? neden mutlu olamadık?

    ...ne sen mağrur ne de ben mağrur
    hüzünlü bir akşam susmuşuz, durgunuz hepsi bu.
    hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan, sonradan...
  • geçenlerde bir gece, eşimle balkonda oturmuş sohbet ediyorduk. yakınımızda çok sayıda ev olmadığı için, herhangi bir köylünün ufo gördüğünü zannetmesine yol açabilecek kadar açık, ışıksız bir arazide (canım köylülerim akşamları yapacak bir şey bulamadıkları ve vakit geçirme amaçlı bakacak tek şeyleri gökyüzü olduğu için uzun yaz gecelerinde saatlerce gökyüzünegökyüzüne bakarlar ve eninde sonunda o ufoyu görürler) bulutsuz bir gökyüzü ve parlak bir ay aranjmanı eşiliğinde, ben ay hakkındaki ipe sapa gelmez gözlemlerimi, geçen gecelerde gördüğüm ufoları ve uzay/zaman yolculukları hakkındaki uydurmasyonlarımı ortaya dökerken eşim dinozorların sessiz gecesinde okuduğumuz bir ifadeyi hatırlatarak, aslında genelde bilinenden ziyade venüsün marstan daha çok dünyanın ilk zamanlarını andırdığını ve dünya yok olup gittikten sonra belki venüste, bizimle aynı formda olmasa da, oluşacak canlıların birgün bu şekilde, aynı bizim yaptığımız gibi gökyüzüne bakacaklarını, sohbet edeceklerini falan söyleyip cyclical-nostalgic bir şeylerden bahsederken kendisine dedim ki her şey o kadar anlamdan yoksun ki evrenin yıkılıp tekrar kurulması dahi bir şey ifade etmiyor. zamanın herhangi bir anında eşimin venüs'e bakarak bana söylediği cümlenin aynısı defalarca söylenmiş olabilir. bu cümleyi kuran bizzat biz de olabiliriz ya da bize çok benzeyen birileri de olabilir. bir şey değişmez. mesela daha somut bir örnek verecek olursak benim x adlı insanın yerinde olma gibi bir isteğim olabilir, yani adam bilgilidir ya da zengindir ne bileyim özenilecek birşey vardır ve ben x'in yerinde olmak istiyorumdur. ama bu çok gereksiz bir istek zira tam tersini düşünürsek ben belki x'tim ve benim şimdiki yerimde olmak istiyordum. ve oldum. ama buna rağmen hiçbir şey hissetmiyorum. yer değiştirirsek hiçbir şey aynı kalmayacak; genetik kodlardan sosyal ilişkilere kadar herşey değişecek noktasını tartışmıyorum ki ayrıca ele alınabilir (fakat faydası benim vurguladığım noktadan daha az olacaktır.) ayrıca evrene, dolayısıyla topluma dağılan enerjinin adil olup olmadığı sorun değildir. fakat her birim, sahip olduğu enerjiyi sonuna kadar muhafaza etmek isteyecektir. sen tutup imkansızı başarıp başkasının yerinde olsan bile her kazanımın kendi çabanla olduğunu iddia edeceksin.

    sonra bir gün bu konuşmayı ve düşüncelerimi hacıabiyle paylaştığımda, kendisi bana douglas adams’ın otostopçunun galaksi rehberi’nin, evrenin sonundaki restoran adlı ikinci kitabının girişinde aşağıdaki ifadeleri yazdığını söyledi:

    “eğer bir gün biri çıkıp da evrenin hangi nedenle
    ve niçin burada var olduğunu keşfederse,
    evrenin birdenbire yok olacağını ve
    yerini çok daha garip ve anlaşılmaz
    bir şeyin alacağını öne süren bir kuram vardır.

    ***

    bir başka kuramsa
    bunun zaten gerçekleştiğini ileri sürer.

    sonuç olarak çok ilginç bir noktaya geliyoruz. tek yapabileceğimiz gökyüzüne aptal aptal bakarken ya da bakmazken. yürürken ya da otururken ya da yatarken ya amuda kalkmışken çok kısa süreliğine işgal ettiğimiz sahnenin tadını çıkarmak. hiçbir kanunun ya da kuralın dokunamayacağı ya da daha doğru ifade etmek gerekirse dokunmaya değer bulmayacağı alanlarımızı yaratarak onunla yetinmek.

    bunun ötesinde, değiştirebileceğimiz hiçbir şey yok. hele ki toplumsal anlamda bir şeyleri değiştirmeye çalışmak, "sistemlerle", "düzenlerle", ideolojilerle, modellerle mücadele etmek, bunlara yön vermeye çalışmak ahmaklığın beyanıdır. böylesi bir ahmaklığa düşenlerin tek tesellisi ise, ahmaklıklarının, gökyüzünde tüm zamanlar boyunca bir parlayıp bir sönen trilyonlarca (artık kaç katsa) yıldız içinde bir tanesinin tek bir kez parlayıp sönmesinin kainatta bırakacağı kadar iz bırakacak olmasıdır.
  • imkansızlığını bile bile insanoğlunun istemekten asla vazgeçmeyeceği bir olgudur.
    dün gece içinde bulunduğum durum itibariyle kafamın içinde saatlerce beni düşündürten durum olmuştur.gecenin 12'sinde kilometrelerce uzunluktaki bir plajda,barda denize karşı oturmuş rakımı yudumlayıp,rüzgarı hissederken bana artık çok birşey ifade etmeyen ve yıllardır içinde bulunduğum bu konumun,kimileri için huzur diye tanımlayabilecekleri bir şey olabileceği,kimileri için hayalini kurabilecekleri birşey olabileceği ihtimali aklıma saplandı.az veya çok kişinin sizin yerinizde olabileceğini durumunuz itibariyle tahmin edebilirsiniz.ancak esas zor olan sizin kimin yerinde olmak istediğinizdir.ve neden böyle bir istem içine girdiğiniz...
  • ¨bir olamayız¨demiştin bir sabaha karşı... yanına kıvrılayım demiştim oysa günahkar karanlıkların ardından bir seher vakti... oysa anla beni demiştim. sensizliğimi...