şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • bir zamanlar hayatımdı benim. tek eğlencem, tek yeteneğim. ''kızsın voleybol oyna bak, o daha güzel'' dediler, ''hadi ordan!!'' dedim.

    sabahın köründen akşama kadar, gün olurdu gece yarılarına kadar bazen tek başıma, bazen kimi bulduysam ayak üstü takım kurup deliler gibi oynadığım. ''hadi bilekleri görelim, kız gibi atmayın şunu!!'' ya da çoğu zaman olduğu gibi, ''teke tek var mısın?'' okul takımında, duyduğum bütün streetball turnuvalarında ve bir takımda korsan, diğerinde lisanslı olarak, tüm zamanımı vererek...

    basketbol hırs ister, hız ister, sıkı antreman, disiplin ister. o top senin hayatındır. o şort, o terden sırtına yapışan tshirt derindir. koç baban, takım arkadaşın kardeşin, saha evindir. basketbol, tutkudur! basketbol takım olmak, kenetlenmek, bütün olmaktır! bir santimetre yukarı sıçramanı sağlayacak olsa, üç katı para verdirir bir ayakkabıya. rüyalarında delicesine blok koyarsın senden yarım metre uzun adama. bi metre zıplayıp smaç basarsın potaya. son saniyede bir jump shot hoop girer çemberden. basket!!!

    guardsan fast break sana bağlıdır. pivotu hazırlar, forvetini savunan adama screen koyar attığın pası sayıya çevirtirsin. sıra onlara geldiğinde, oohh baby! burda sağlam defence var, ayık ol! lay-up benim tarzım diyorsan beynine inen blokla gözlerin dolmayacak! scoop passını iyi aldın, ooo jump shot diyosun? hareketini sevdim ama o da ne? snatch bebeğim. yeah!!

    sekiz yıl diyorum. antremanlarla, it gibi ter dökerek geçen sekiz yıl. all star için zombi gibi dolanmak, bileklerinde kum torbalarıyla çekirgeye dönmek, geriye kıvrılmaktan yamulmuş parmaklar, diz dirsek darbeleriyle çürük içinde kalan beden, her yanlış hareketinde 50 mekik cezalarıyla sabır testinden geçmek, dalgın olduğun bir gün suratının ortasına koçun sinirden son hız attığı topu yiyerek kan içinde kalmak, bire bir mücadelede kendini ispatlamak, yenilmenin kuyruk acısıyla sana hareket çeken rakibe soyunma odasında allah ne verdiyse dalıp ağzını burnunu dağıtmak, hırs diyorum! çek 50 mekik. hmmppss.

    basketbol benim hayatımdı. huzur bulduğumdu. en gerçek kahkahalarımı attıran anılarımı yaşamama sebep olandı. parkedeki ayakkabı sesleri, top girerken fileden gelen fffppp sesi var ya, dünyanın en güzel şarkısıydı. yaşadığım tüm o boktan şeylerin içinde bana yaşama sevinci verendi. sahada tek başıma geçirdiğim saatlerde yere vurduğum her top suratlara inen tokat, attığım her sayı zaferimdi! kolejden gelen burs teklifi, herkesin gözünün içine bakarak şaklattığım el hareketimdi!

    bir gün bir maçta, öküzlemesine bir faul yedim. geriye doğru ikiye katlanıp yere düştüm. tribünlerden bir offf sesi yükseldi. davul sustu. oyun durdu. ağır çekimde bana doğru koştu herkes. kalkmaya çalıştığımda belimde tarifi imkansız bir acı, bacaklarımda uyuşma hissettim. bana doğru uzananlara bağırdım ''dokunmayın!!! dokunma!!!''. ambulans geldi. dikkatlice koyulduğum sedyeyle ben, oynadığım son salondan çıkarıldım. röntgende kırığı gösterdi doktor. felcin direğinden döndüğümü, aylarca yatmam gerektiğini ve bir daha basketbol oynayamayacağımı, bir dahaki sakatlığın tekerlekli sandalye demek olduğunu anlattı. gözlerimden akan yaşlar artık acıdan değil, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının kafama balyoz gibi vurmasındandı.

    basketbol benim hayatımdı! ben o gün öldüm.
  • basketbol dışında hemen her şeyden nefret eden lise 2’li çocuk, topu sol elinden sağ eline alıp potaya doğru hareketlendi. o gün dershaneye gitmemiş, basketbol oynamak için lisenin sahasına gelmişti. dershane müdürünün bu kaçış için evi arayacağını fazla umursamadan topla birlikte hızlandı. hafta içi etütler, hafta sonu tam gün dershane derken öss belası daha iki sene önceden ortaya çıkmış ve kabus gibi çökmüştü. “dershaneye vereceğimiz parayla sana bilgisayar alırız” vaadiyle dershaneden tam burs kazanması beklenti fırtınasını tetiklemişti. tam burs tam kölelik demekti, sikindirik bir afişin üst sıralarına yazmak için fazladan bir isim demekti. yaprak test ağacına dönüp dershanenin girişine kök salmak üzereydi artık. midesi bulanıyordu deneme sınavlarından, konu anlatımlarından, kuvvetlerin bileşkesinden. tüm kuvvetler üzerine üzerine geliyordu. çoktan seçmeli sorulardan çoktan nefret etmeye başlamışken topu kavrayıp turnikeye girdi…

    sahanın sol tarafından potaya doğru uçuşa geçtiğinde vakit de epey ilerlemişti: üniversite 2.sınıftaydı ve ege üniversitesi kampüsünde günaşırı baskete geliyordu. okula gitmek kendi inisiyatifine kaldığından gitmemeyi tercih ediyordu. rektörün de evi aradığı yoktu zaten. ders çalışmaya dair son kırıntıları da lise 3’te kaybettiğinden sadece basketbol oynuyordu. sevgilisi terk etse bile bu rutin değişmiyor, öğrenim kredisinin tamamıyla aldığı kırmızı süperstarları ve bulls forması ile geç saatlere kadar şut çalışıyordu. sol eline aldığı top ile iki kişiye doğru yaklaşırken topu dizlerine çekip, kendisine blok koymak için zıplayan insanların arasından, potanın sağ tarafına doğru geçti. daha önce binlerce kez yaptığı ters turnikelerin birisindeydi. topu sağ eline geçirdiğinde diğerleri çoktan yere inmişti. çembere bakmadan, gireceğine emin olduğu topu parmağının ucuyla yukarıya doğru hafiften ittirdi…

    potaya doğru sıçrarken lise 2’de, iki kişinin arasından geçip ters turnikeyi bırakırken üniversite 2’de, diğerlerinden çok sonra zemine geri indiği zaman ise askerdeydi. bölükler arasında yapılan basketbol turnuvası için kendi bölüğünün takımına seçilmişti. yeşil fanilası ve askeri eşofmanı ile vatani görevinin 100. gününde betonarme bir sahada turnikeye giriyor, her basketten sonra yumruğunu sıkıyordu. içinde biriken nefret ve sıkkınlık basketbol kanalıyla toprağa karışıyor; öss’nin, vize ve finallerin, vatani görevin verdiği bulantı turuncu bir topla nötralize oluyordu.

    eski alışkanlığı olan basketbol, artık 27 yaşına gelmiş çocuğu yeniden enerjiyle doldururken, bir rütbelinin üzerinden şutu attıktan sonra elini michael jordan gibi havada bekletmenin vahşi tadını duyuyor, bazen de içeriye yüklenirken sağlam bir omuz darbesiyle içtima alanında kendini tanrı zanneden üstlerinin nefesini kesiyordu. intikamını alıyordu her hücumda, her blokta. içinde birikenleri kusuyordu basketbol kuralları çerçevesinde.
  • bazen, sol taraftan potaya yönelip, topu havada dizlere çekerek diğer taraftan bıraktığında seninle birlikte yükselen rakibin çok önceden yere inmesidir. bazen, dip çizgiden yükselip geriye doğru zıplamak ve top potaya doğru giderken bileği havada bekletmektir. bazen 3 kişinin arasına dalıp, dil dışarıda zor bir şuta kalkmaktır. bazen parmağa top çarpması, küfürle yeri göğü inletmektir. göğüs kafesine aldığın omuz darbesi ile kaburgayı eline almaktır. smaç basmak için yükselip çembere asılırken elin kayması ve sırt üstü düşüp, nefessiz kalmaktır. diğer potadan atılan topun, başka bir yer yokmuş gibi gelip kafanda patlaması ve 5 dakika dünyayı karanlık görmektir.

    bazen, hoşlandığın kız izliyor diye bencilce oynayıp, onun sana bakarak gülümsemesi için, hücrelerdeki son enerjiyi kullanmaktır. okul kötü gitmeye başladığı zaman yağmurun altında inatla şut atmaktır. potaya sırtın dönük, hook atıp kareem abdul jabbar'a selam çakmaktır. sağ tarafa hareketlenirken sol dipteki oyuncuya firesiz pas verip magic johnson olmaktır. tek bir ribaund bırakmayıp, tek bir sayı atamadan maçı tamamladığında rodman kadar kaygısız gülebilmektir. pippen kadar fedakar, david robinson kadar sağlam durabilmektir üzerine hızla gelen adamı beklerken.

    bazen, çok iyi yükselip el üstünden şutu soktuktan sonra bileğin üzerine düşmek, ve arkadaşlarının omuzunda sahayı terk etmektir. anne'nin "oğlum, o terini emmez gebermeyesice" diye arkadan bağırırken, bulls formasıyla sokağa fırlamaktır.

    basketbol ayakkabılarını ezbere bilmek, ve parayı denkleştirdin mi gidip nike air almaktır. adidas streetball için ortaokuldayken anneye yalvarmak, mağazanın zemininde sürünmektir. bir çift air jordan için, gollum olmaktır.

    adam adama savunmada, adamını kaçıran arkadaşa çıkışmak, maç sonrası 2 litre sprite içmektir. grant hill sprite mı içiyor? grant hill sprite içiyor demektir durduk yere.

    bazen, eskiye duyulan özlem yarına duyulan umuttur basketbol. haftasonu gelecek all star'ı beklemek, playofflarda kemik seslerini duymaktır. suratına dirsek geldiğinde dudağının ön dişine saplanması, kan içinde kalan orlando formasıdır. sık sık hayal kurmak, jordan'ın serbest atıştan bastığı videoyu her seferinde ilk defa izliyormuşçasına büyük bir heyecanla izlemektir.

    elindeki çöpü, asla çöp tenekesinin dibinden atmamak, mutlaka uzaktan şuta kalkar gibi fırlatmaktır. soğuk bir kış gününde, boş bir ofiste umutsuzluğa kapılmadan tekrar baskete başlamayı düşlemektir.
  • uzun bir aranın ardından topun parkeye vurulduğu an çıkan "güp" sesi, sanırım bu oyunu sevenler için hayatta duyulabilecek en heyecan verici sestir. hemen akabinde attığınız şuttan sonra topun fileye sürtmesinden dolayı çıkan "fçuk" sesi ve çembere dolanan file ile anlarsınız ki zihinsel yorgunluğunuzu, işinize verdiğiniz anlamsız önemi, hastalığınızı, sizi bu oyunu oynamaktan alıkoyan her ne ise onu geride bırakmış, yeniden hayata dönmüşsünüzdür.

    severek oynayan biri için basketbol bir bağımlılıktır (hem de "ne olursa olsun bağımlılık kötüdür." tezini çürütecek cinsten bir bağımlılıktır.) ve her ne kadar zaman zaman içinizde bir yere saklansa da hayatınızın bir noktasında kendini tekrar gösterecektir. çünkü oyunun kuralları basit de olsa basketbol sahası hem bir okul hem de bir rehabilitasyon merkezidir. bunu defalarca tecrübe ettiğimden bu kadar net cümleler kurabiliyorum. size de biraz anlatayım.

    bendeki basketbol sevgisi henüz 4-5 yaşlarında, kapının tepesine şimdiki kapı arkası askıları gibi asılan, oyuncakçıdan alınmış küçük bir pota ve sünger bir topla başladı ki şu an o zaman oturduğum eve dair aklımda canlanan tek resim budur. o kapının önünde saatlerimi geçirdim. okumayı-yazmayı söktüğüm gün gazetelerde gördüğüm yabancı takım isimlerini ve efes pilsen'i küçük kağıtlara yazıp kendimce kura çekerek hayali turnuvalar oluşturmaya, sonra bu maçları canlandırmaya başladım. 0-0'dan başlıyor, sırayla a ve b takımları hücum ediyormuşçasına atış yapıyor (duruma göre 2'lik veya 3'lük atıyor), nihayetinde o maçın sonucunu not edip bir sonraki maça başlıyordum. yemek yemem gerektiğinde bir takımın küçük de olsa bir seri yakalamasını bekleyip mola alıyor, yemeğe öyle gidiyordum. başlangıçta efes pilsen'e kendi oynadığı maçların hepsini bir şekilde kazandırıyordum. basketbol bana ilk önemli dersini ta o zaman verdi. televizyonda izlediğim maçlarda efes pilsen yendiği kadar yeniliyordu da. hayatın gerçeklerinin benim hayalimdekilerle uyuşmadığını fark ettiğimde odamdaki hayali maçlarımı da adaletli bir şekilde oynamaya başladım. efes pilsen hücum ederken atışlarımı yine de tamamıyla konsantre olarak yapmaya çalışıyordum fakat artık top potaya girmese bile efes'e sayı yazmıyordum. eğer olur da efes pilsen bir turnuvayı kazanırsa çılgınca kutlamalar yapıyordum ama hayal benim, güç de benim elimde diye diğer takımları ezmemeyi bir şekilde öğrenmiştim.

    ilkokul 5. o yıl küçücük bir şehre taşınmışız ve ben yeni kaydolduğum cumhuriyet ilkokulu'nda parlak sayılabilecek bir öğrenciyim. anadolu lisesini kazanmam hemen hemen garanti gibi ve öğretmenler arasında el üstünde tutuluyor sayılırım. bir gün okul müdürü nejat bey yanıma gelip "okulun basketbol takımında oynamak ister misin?" diyor. basketbolu odamdan ve eskiden yaşadığım mahallede yavaş yavaş alışmaya başladığım beton zeminden çıkarıp gerçek bir salonda oynama fırsatı ayağıma gelmiş. hemen "evet" diyorum. nejat bey annem-babamla konuşuyor, onların da onayıyla okulun basketbol takımına dahil oluyorum. artık okul takımı için oynayıp maçlar kazanma fırsatı elimde. o hayalini kurduğum parkelerin hepsi benim ayağımın altında olacak, tribündekiler benim oyunumla coşacak.

    sene başındaki antrenmanlarda basketbolun hiç de öyle hayalimdeki gibi kolay olmadığını görüyorum. haftada üç gün hangi akla hizmet oraya yapıldığını hala anlamadığım basketbol salonuna otobüsle götürülüyor, "top sürme", "turnike", "stens" gibi temel alanlarda yine nejat bey tarafından takım halinde eğitiliyoruz (okul müdürü nejat bey aynı zamanda basketbol takımının da koçu). kimi zaman sıkılıyorum fakat yine de o ne derse yapmaya çalışıyorum. derken okullararası turnuvadaki ilk maçımıza 15 gün kala o zamana kadarki antrenmanlarımızdan farklı bir antrenmana çıkıyoruz. nejat bey bana "sen pivotsun" diyor, beni kolumdan tutup çekeleyerek serbest atış çizgisinin üzerine koyuyor. "burada duracaksın". arkadaşlarımı da sağa sola yerleştirdikten sonra kendi aramızda tek pota bir maç başlatıyor. bu maçta biz savunma takımıyız ve topu alsak bile rakip takıma vermemiz gerekiyor. maç başladıktan sonra çocukluğun da getirdiği enerjiyle top kimdeyse ona doğru koşturmaya başlıyorum ki nejat bey basıyor düdüğü. beni kolumdan çekip tekrar serbest atış çizgisinin üzerine koyup "bu çizginin üzerinden ayrılmayacaksın." diyor. maç tekrar başlıyor, ben yine gaza gelip sağa sola çıkıyorum. nejat bey yine düdüğü öttürüp hışımla üzerime doğru gelmeye başlıyor. o zamana kadar hep pohpohlanmaya alışmış ben şaşırıyorum. o beni güzelce kalaylıyor, ilk defa böyle bir muamele gören gözlerim doluyor fakat hiçbir şey demiyorum. o azardan sonra o serbest atış çizgisini anam babam gibi sahipleniyorum. rakip takımdaki arkadaşlarım arkamdan vızır vızır turnike atıyor fakat ben olduğum yerden kıpırdamıyorum. orada bir şeyler yapabilecek durumda fakat aynı zamanda çaresizce bekliyorum. bundan sonraki antrenmanlarda bu böyle devam ediyor. oluyormuş böyle şeyler. öğreniyorum.

    ilk maç günü geliyor (günlerden pazar). bize turnuvanın tek maçlık eleme usulüyle yapılacağı bilgisi verilmiş, maçtan iki gün önce okul elime hayatımdaki ilk basketbol formasını bir poşet içinde tutuşturmuş. daha önce kaç kişinin giydiğini bilmediğim 13 numaralı yıpranmış forma ve şort. evde giyip maça gelmişim. okulun diğer öğrencileri de bize destek olsunlar diye maça getirilmiş. hep beraber tribünde bizden önceki maçı seyrediyoruz. takım oyuncusu olduğumdan okulun kızlarından özel ilgi görüyorum. kendimi süperstar gibi hissediyorum. "yeneriz di mi?" diye soruyorlar. "yeneriz" diyorum. anlıyorum ki beklenti büyük. sıra bize geliyor. sahaya iniyor, bench'e gidiyoruz. nejat bey bize durmamız gereken yerleri ve yapmamız gerekenleri hatırlatıyor. son olarak da aynen şöyle diyor: "boyları uzun, korkmayın. dediklerimi yapın yeter". o böyle dediği an kafamı diğer bench'e bir çeviriyorum ki... o an hissettiklerimi anlatmaya kelimeler yetmez. karşı takımın (ki hala unutmam, kendileri atatürk ilkokulu idi) en kısa oyuncusu bizim takımın en uzunu olan benden daha uzun. o zamana kadar hep benden kısalarla antrenman yaptığım için şaşırıyor ve korkuyorum. lakin yapacak bir şey yok. nejat bey ne dediyse yapıyorum. serbest atış çizgime gözüm gibi bakıyor, üzerine kimseyi bastırmıyorum. maçta bir tane de serbest atış sokuyor, maçı tam "1" sayıyla bitiriyorum. takım olarak ise toplam 7 sayı atıp 23 sayı yiyoruz. elin yumruğunu yemeyenin kendininkini balyoz sandığını da bu vesileyle öğrenmiş oluyorum. ha, bir de karı milletinin ne mal olduğunu. bana o binbir işve/edayla "yeneriz di mi?" diyen, suyunu içeyim diye bana veren kız ertesi gün yüzüme bakmıyor.

    içimdeki basketbol ateşi bu okul takımı macerasından sonra iyice harlanıyor. yeni başladığım okulun takımında olmasam da zamanımın çoğunu arkadaşlarımla sokakta basketbol oynayarak geçirmeye başlıyorum. yazları sıcak mıcak demeden hemen her gün, okul zamanı ise çoğu hafta sonu, sabah 11'de başlayıp akşam 7-8'e kadar basketbol oynuyor/sokaktaki basketbol sahaları civarında dolaşıyorum. basketbolu oynamadığım zamanlarda bile oralarda olmak, basketbolu seven insanlarla sohbet etmek/bir şeyler yapmak bana mutluluk veriyor. bu oyunu oynadıkça hem arkadaşlarımı daha iyi tanıyor hem de yeni arkadaşlıklar ediniyorum (basketbol oynamaya vakit ayıranlar bana hak verecektir, bir arkadaşı en iyi tanıyabileceğiniz yerlerden biri basketbol sahasıdır). sokakta beraber oynadığım adamların efes pilsen ve ülker altyapılarına gidişine şahit oluyorum. bu sokak maçları esnasında çıkan tartışmalar sonucunda tehdit ediliyor, arkadaşlarımı korumak adına kavgalara karışıyorum. sokakta "kıstırılır mıyım?" düşüncesiyle üç buçuk ata ata yürüdüğüm çok zaman oluyor. fakat yanımda beraber basketbol oynadığım arkadaşlarımdan biri varsa korkmuyorum. onu çok iyi tanıdığımı, sırt sırta pek çok şeyin üstesinden gelebileceğimizi biliyorum. lise başlamadan önce doktorlar dizimde "kemik ayrılması" (bunun ne olduğunu hala daha anlamış değilim) olduğunu, kesinlikle basketbol oynamamam gerektiğini söylüyorlar fakat ben dinlemiyor, devam ediyorum.

    lisenin başında çok sevdiğim bu küçük şehirden ayrılıp büyük bir şehre (bkz: ankara) taşınmak zorunda kalıyorum. yeni geldiğim bu okulda tanıdığım hiç kimse yokken basketbol imdadıma koşuyor ve bana gül gibi arkadaşlıklar bahşediyor. hem okulda hem de yeni mahallemde arkadaşlıklarımın çoğu basketbol sahalarında kuruluyor. benim yaşadıklarımı üç aşağı beş yukarı yaşadığını bildiğim, ortak bir dili konuştuğum, ortak ve hoşuma giden bir kültürü paylaştığım insanlarla kaynaşmak çok kolay oluyor. her zaman beraber basketbol oynamıyoruz tabii. fakat biz bizi biliyoruz. bir de artık fiziksel ve mental olarak belirli bir seviyeye geldiğim için 20'li, 30'lu, 40'lı, 50'li yaşlardaki abilerle basketboldaş olabilme şansını elde ediyorum. akşamları mahalledeki sahaya gidiyor, boş pota varsa kendi kendime veya arkadaşlarımla atış yapıyor, benden yaşça büyük bu insanlardan birinin bir işinin çıkmasını umuyorum. zamanla maç başlamadan veya maç sonunda ettikleri sohbetlere dahil oluyorum. "sağ"ı, "sol"u, darbeleri, yurt dışında hayatın nasıl olduğunu, memleket meseleleri üzerine oturaklı analizleri ilk kez onlardan dinliyorum. artık basketbol sahalarına bir "forum" gözüyle bakmaya başlıyorum. o sahalara kimi zaman eşofmanlarımı bile giymeden, sadece o insanlarla beraber olabilmek, muhabbetlerine katılabilmek için gidiyorum. orada vakit geçirmek beni mutlu ediyor. dertlerimi, tasalarımı unutturuyor.

    üniversite hayatımın ilk yıllarında da bu böyle devam ediyor. artık üniversiteli olduğumdan buralardaki rolüm biraz değişiyor. büyüklerden dersler almaya devam ederken küçüklere de ders vermeye başlıyorum. bazen "abi, teketek yapalım mı?" diyen bir genci karşıma alıyor, bilerek yakın gitmesine izin verdiğim maçta onu gururunu kırmayacak bir şekilde yenip (nihohahaha) onunla sohbete koyuluyorum. ona tecrübelerimi anlatıyorum. ve bunları o an bilinçli olarak yapmıyorum. basketbol sahasının havası beni farkında olmadan bu yola itiyor. sonra sonra işler güçler araya giriyor, ben yoruluyorum. arada derede uzak diyarlara gidip geri dönüyorum. birkaç sene boyunca basketbol sahalarından uzak kalıyorum (belki iki ayda bir bile uğramıyorum). fakat bu oyun ve kültür içime nasıl işlediyse yattığım yerde bir şey düşünürken bile farkında olmadan elime yuvarlak bir nesne alıp onu havaya atıp tutarak düşünüyorum.

    ve birkaç gün önce, yağmurlu bir günde nihayet o topu elime tekrar alıyor, parkeye vuruyorum. o "güp" sesi beni kendimden geçiriyor. sonradan salona gelen gençlerle güzel bir maçın ardından biraz oturup kabaca muhabbet ediyoruz. şu an tüm bunları gözümün önünden geçirdiğimde ise bileğimdeki tırnak izine bakıp gülümsüyorum. "sanırım bu oyun beni ölene kadar bırakmayacak" diyorum.
  • hem izlemesi hem oynaması çok keyifli olan oyun..benim içinse anlamı çok çok daha büyük, kesinlikle hayatımda en mutlu olduğum anların sahibi..o kahverengi topu alıp sahaya girdiğim an için kıpır kıpır oluyor, inanılmaz bir özgüven geliyor, kimle nerde hangi şartta oynarsam oynayayım bir kazanma hırsı bürüyor bünyemi, sadece basketbol sahasında hayatta yapamayacağım hiçbir şey olmadığına inanıyorum..

    7 senemi verdim bu oyuna ve belki de hayatımın en mutlu 7 senesiydi..bulunduğum şehirdeki belediyenin futbol yaz okulu kontenjanı dolu olduğu için girdi hayatıma, top sürme, sağ turnike, sol turnike, tek zamanlı stop, çift zamanlı stop ilk başlarda zor gibi görünse de yapabiliyordum..ilk başlarda basketbol yaz okuluna kaydettiği için babama kızsam da gün geçtikçe daha zevkli bir hale geliyordu..yaz okulu bitince bir sertifika, diploma gibi birşey verdiler ve artık sertifikalı bir basketçiydim..

    sınıftaki erkeklerin çoğu tenefüslerde ve öğle aralarında futbol oynamaya koşarken, ben potaların yanında alıyordum soluğu..sınıfın beleşçi golcüsüyken, sınıfın guardıydım artık..tenefüsün 10 dakika olması umrumda bile değildi, çoğu zaman hocadan çıkmak için izin aldıktan sonra koşa koşa giderdik potalara sırf üç beş şut daha fazla atabilmek için..gazozuna tek pota maçlar her ne kadar çok zevkli olsa da artık okul takımına girip çift pota maçlar yapmak istiyordu bünyem, okullararası turnuva başlamadan önce seçmelere girdim tıpkı amerikan gençlik filmlerindeki gibi, beden eğitimi hocamız takımı dokuz tane orta son ve üç tane orta iki öğrencisinden seçeceğini söylemişti ve o üç kişiden biri olmayı başarmıştım..

    takıma seçilmiştim ve okul çıkışı antremanlar başlamıştı..hayatıma şınav, mekik, istasyon, cooper testi gibi kavramlar girmişti, eve yorgun ama mutlu dönüyordum..maçların başlamasına az kalmıştı ve formalar yapılacaktı, takımdaki çoğu oyuncudan bir yaş da olsa küçük olduğum için forma numarası seçmek için son sıralara kalmıştım..her ne kadar forma numaramdan çok mutlu olmasam da, 14 numaralı arkasında adım yazan formayı eve gittiğim an hemen giyip aynanın karşısına geçmiştim, turnuva için hazırdım..

    maç günleri okula eşofmanla gidiyorduk ve derslere girmiyorduk bu bile kendimi özel hissetiriyordu bana..servise atlayıp ilk maçımıza giderken kimisi geyik yapıyor, kimisi kulağında kulaklık walkman dinliyor, kimisi yarınki sınavına hazırlanırken ben sürekli biraz sonraki maçı, atacağım sayıları düşünüyordum..ilk maç için koridorda ısınırkenki heyecanımı hala çok iyi hatırlıyorum, bir an önce sahada oynanan maçın bitişini ve sahaya girmemizi bekliyordum..korna çaldı ve numara sırasına göre tek sıra halinde sahaya girdik, orta sahada kenetlenip şampiyon çekilirken* en gazlı şekilde bağıran bendim..

    grup maçları, çeyrek final, yarı final derken finale kadar gelmiştik..final maçının olduğu günü hala çok iyi hatırlıyorum kapalı puslu bir havaydı, hafif hafif yağmur çiseliyordu, her zamanki gibi sabah normal saatte eşofmanlarımızla okula geldik, hemen spor salonuna geçip tam saha pres karşısında nasıl top çıkaracağımızın ve hucum setlerimizin son antremanlarını yapıp salona doğru yol aldık..en çok dikkatimi çeken şey, her zaman serviste gırgır şamata halinde salona giden takımdan çıt çıkmıyordu, herkes maç için çok konsantreydi..salon ise bunun tam aksine ilk defa tıklım tıklım doluydu, 1000-1500 kişilik salon hemen hemen yarı yarıya iki okul öğrencileri tarafından doldurulmuştu ve klişe tabirle inanılmaz bir atmosfer vardı..sahaya çıktığım ilk andan itibaren heyacandan titremeye başlamıştım, çok iyi hatırlıyorum sürekli şaşkın bir şekilde tribünlere bakıyordum ve ısınırken rahatlıkla atacağım turnikeleri kaçırıyordum..ısınma sırasında tribündekiler sırayla takımdaki herkesin adını bağırıp alkışlıyordu, benim adım söylenirken, kafamı kaldırıp baktığımda okulun en güzel kızının da bağırdığını görmek beni daha da heyecanlandırmıştı..

    filmlerdeki gibi bir maçı olmuştu ilk yarıyı yenik kapattığımız maçı geriden gelerek 50-49 kazandık, son düdük çaldıktan sonraki çoşkumuz, rakibimizin yıkılıp kalması şu an bu entryi yazarken bile gözümün önüne çok net bir şekilde geliyor..maçta ben ve başka bir orta iki öğrencisi arkadaşım bir dakika bile oyuna girmeyip, tüm maçı kenardan heyecanla izledik, katkımız molalarda su ve havlu vermekten öteye gitmemişti..ama benim için geçmişte bir güne dön deseler hiç tereddüt etmeden döneceğim bir gün olarak yerini almıştı..

    daha sonraki yıllarda biraz daha başarılı oldum tabi, nerdeyse hayal ettiğim herşeyi yaşattı bu oyun bana..okul takımıyla şampiyonluk, kulüp takımında oynamayıp şampiyon olmak, son saniye şutuyla* galibiyeti getirmek, rakibin attığı sayılara tek başına cevap vermek, 8 numaralı formayı giymek, streetball turnuvasında üçlük şampiyonu olmak hepsi benim için gerçekleşen hayallerdi..

    bir gün okuldaki sınıflararası bahar kupasında, yan sınıfta bulunan, çocukluktan beri en yakın arkadaşımla bir pozisyon yüzünden maç içinde tartışmaya başladık, tartışma gitgide büyüdü, orta çaplı bir kavgaya dönüştü ve maç iptal oldu..bunun üzerine maçın hakemliğini yapan beden eğitimi hocamız kavga eden hiçkimseyi bu sene okul takımına almayacağını söyledi..zaten zayıf ve yenilen bir takımın parçası olmayı kendime yedirememem, beden eğitimi hocasından tiksinmem, yaklaşan üniversite sınavı ve bana kattığı kilolar kariyerimi bir daha açılmamak üzere kapattı..

    fanatik basket ve fast break arşivim, hala atmaya kıyamadan sakladığım kb8 ayakkabım, her maçın kaç kaç bittiğini ve kaç sayı attığımı her maçtan sonra eve gelince yazdığım defter , annemin temizlik bezi yapma çabasından bir türlü bıkmadığı ama beceremediği inşallah çocuklarıma göstereceğim formalarım, şınav-mekik çekme kabiliyetim ve birbirinden güzel anılar geriye dönüp baktığımda bu oyundan bana geride kalanlar..biliyorum çok zor bir ihtimal ama hayatımın bu muhteşem oyunla, bir şekilde*** tekrar kesişmesini çok ama çok istiyorum..

    bonus:
    (bkz: basketbol benim isyanımdı)
  • basketbol benim hayatım.

    ...

    bir kaç ay önce canlı para yarışmasının mülakatı için eşimle beraber bebek'te evden bozma bir ofise gittik. sıramız geldiğinde yeşil arka fonun önüne bırakılmış iki tabureye oturduk. yapım şirketinden bir bayan, önünde tripoda oturtulmuş bir handycam'le kayıtta, bize sorular sormaktaydı. bizde ya da ailemizde sağlık sorunu olan olup olmadığını, başımıza yakın zamanda kötü bir şey gelip gelmediğini, özetle televizyona çıkarmaya değecek bir hikayemiz olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordu. derken bize "hayatınızda elde ettiğiniz en büyük başarı nedir?" diye sordu. eşim bir şeyler söyledi önce ve sonra bana döndü. ben kadına "lisedeyken eski okuluma karşı önemli bir maç kazandırmıştım" diye anlatırken, kim bilir ne hikayeler duymuş bu insan benim hikayemi gizlemekte zorlandığı küçümser bakışlarla, zorlukla dinlemekteydi. kim bilir, hayatının en büyük başarısı bir lise basketbol maçını kazanmış olmak olan bu adamın, ne kadar aciz olduğunu düşünmüştür...

    2001-2002 sezonu

    neredeyse yazımın yarısını geçirdiğim ağır sol ayak bileği sakatlığından kurtulmak için harcamıştım. bir sene sonra geri döndüğüm erdemli'de psikolojimi yüksek tutmamı sağlayacak tek şey yine basketboldu ve tüm sene arka arkaya yaşadığım sakatlıklardan dolayı en büyük keyfimden sık sık mahrum kalmak zorunda kalıyordum. aksaray fen lisesi ile çok şahane bir sene geçirmemiştim belki ama okul ve kulüp takımıyla farklı düzeylerde, seviyelerde ve hatta şehirlerde oldukça fazla maça çıkmıştım. sokak basketbolundan salon basketboluna geçişte intibak senem gibiydi. halen sokakta olduğum kadar etkili olamıyordum, fakat özgüvenim arttıkça oyunumu daha rahat sahaya yansıtmayı başarmaktaydım. erdemli'ye geri döndüğümde erdemli belediyespor'un tekrar kurulacağını öğrenmek bende ekstra motivasyon yaratmıştı. mersin hem okul, hem de kulüp bazından aksaray'a oranla çok daha fazla şey vaadediyordu. ben artık tecrübeli bir ikinci sınıftım ve fen lisesi'ndekinin aksine, yeni geldiğim erdemli lisesi'nde etrafımda çok iyi oyuncular yoktu. bir çoğu gerçek anlamda basketbolu sezon içerisinde öğrenecek olan, bir kaçı coaching mucizesi, pek azı yetenekli bir oyuncu grubuna her anlamda liderlik etmem gerekiyordu. üstelik geçtiğimiz sezon kırılan sol el bileğim halen %50 performans verebiliyordu ve sol ayak bileğimde zedelenen bağlar yüzünden 2 ay koltuk değnekleri ile gezmek zorunda kalmıştım. mersin'in 40. dereceyi bulan yaz sıcağının altında, fizik-kondisyon antrenmanları yaptıran onur hoca ile başlarda herşey çok güzel gidiyordu. fakat günler ilerledikçe egolarımız çarpışmaya başlamıştı ve üstüne tüm yaşadıklarım az kalırmış gibi bir de kronik bel ağrılarım nüksedince kulübün genç takımıyla pek de istenen başlangıcı yapamamıştım. takım 40 sayı fark yerken bel ağrılarım nedeniyle kenardaydım. bir maç sonra ise bomboş turnike kaçırdığımda kenara geldim ve koç turnikeyi kendi deyimiyle "osmanlı" tarzı bitirmeyip "artistlik" yaptığım için kaçırdığımı düşünerek beni bir daha oyuna almamıştı. oysa tam sıçradığım anda hissettiğim inanılmaz ağrı yüzünden, her zaman çok rahat bitirebileceğim bir turnikeyi kaçırmıştım.

    kulüp takımında işler pek keyifli gitmese de okul takımıyla mersin'de çok iyi maçlar çıkarıyordum. burada onur hoca'nın aksine bana tüm ipleri veren cengiz hoca koçtu. takımda zaten çok fazla umut vaadeden oyuncu yoktu ve olanlar da henüz onur hoca'nın kulüp idmanlarında insanı adeta öldüren muamelesine maruz kalıyor, yeterli özgüveni bulamıyorlardı. lise tarihi boyunca basketbol takımı mersin liselerine karşı hiç maç kazanamamıştı, doğrusu kazanmasını bekleyen de yoktu. burada benim de çok iyi bildiğim şekilde en önemli şey, ilçe şampiyonluğunu kazanmak, son bir kaç yıl için başka bir değişle, erdemli anadolu lisesi'ni, benim eski okulumu, yenmekti. hayatımda resmi olarak ilk kez bir maça erdemli anadolu lisesi formasıyla, erdemli lisesi'ne karşı iki sene önce çıkmıştım. maçı üzücü bir şekilde kaybetmiştik, ancak orta 3 öğrencisi olarak lise takımında olmak, erdemli lisesi'ne karşı aldığım çok az sürede dahi olumlu işler yapmak, o atmosferi yaşamak harika duygulardı. ben fen lisesi için okulu terkettiğim senede erdemli anadolu lisesi, erdemli lisesi'ni kurulduğu 1992 yılından bu yana ilk defa basketbolda yenmiş ve ilçe şampiyonluğunu kazanmıştı. takımın merkezinde, bir sene önce beraber forma giydiğim, en yakın arkadaşlarım vardı. bir sene sonra ise fen lisesi'ni bırakarak erdemli lisesi'ne gelmiştim ve o arkadaşlarım kulüp takımından arkadaşlarım olmuştu. çocukluğumdan beri her yerde beraber basketbol oynadığım bu adamlar, bir kaç ay sonra ise en büyük rakibim olacaklardı.

    mersin liseler arası basketbol şampiyonası'nda ilk maçımızı endüstri meslek lisesi'ne karşı oynadık. edip burhan spor salonu'nda okulundan kaçmış bir kaç yüz meslek liseli ateşli bir şekilde takımları için tezahürat yaparken, 15-20 kadar erdemli liseli kendi imkanlarıyla salona gelebilmişti. erdemli mersin'in 40 km dışındaydı ve okulun çoğunluğu maddi durumu olmayan öğrencilerden oluşmaktaydı. yaklaşık 1 saat süren yol ve öğrenci için yüklü sayılabilecek dolmuş parasını vermek zordu. mersin'e geldiğim kulüp maçlarında da benzer durum olduğu için alışıktık. takımdan çok fazla umudum yoktu. 2-3 numara oynayan ilyas çok yetenekli bir çocuktu ancak çok tecrübesizdi ve sayı bulmak dışında çok fazla yapabildiği bir şey yoktu. ahmet 1.98'lik boyuyla bir lise takımı için gayet uzun bir pivot olsa da basketbolun temellerini daha yeni oturtmaktaydı. zaman zaman topu tutma konusunda sıkıntı yaşıyordu ve kulüp takımında özellikle heyecanına yenik düştüğü maçlarda olmadık işler yapabiliyordu. buna rakibin serbest atışından aldığı ribaundu kendi potasına smaçlamaya çalışmak dahil. rakibimiz hakkında ise hiç bir fikrimiz yoktu. tek derdim iyi bir maç çıkarmak ve tribünde oturan onur hoca'ya ipler elimde olduğu zaman neler yapabileceğimi göstermekti. kulüp takımında çoğu zaman iki numara oynamak zorunda kalıyordum oysa topsuz oyunu oynamayı bilmiyordum ve top elimde olduğu müddetçe etkili olabilirdim. bu farkı göstermek için bu maçlar önemliydi.

    maçın son anlarına 1 sayı geride girdik. bitime yaklaşık bir dakika vardı ve top elimde içeri penetre edecek bir boşluk arıyordum. meslek lisesi'nin hocası beni savunan oyuncusuna geri çekilmesini, yakın durmamasını söyleyip duruyordu. çok boş kalmadıkça şut atmıyordum ve çoğunlukla sayılarımı içeri penetrelerimle bitirerek, aldığım faullerle çizgiden ya da orta mesafeden attığım şutlarla buluyordum. çocuk bir adım daha geri çekildiğinde üçlük çizgisinin yaklaşık bir metre gerisindeydim. hiç düşünmeden kaldırıp şutu attım. cengiz hoca'nın şutu atarken atma diye bağırmasını, şut girdiğinde ise çocuklar gibi sevinmesini hiç bir zaman unutamam. meslek lisesine sonraki hücumda sayı attırmadık ve ribaundla birlikte yarı sahaya geldiğimizde 30 saniyeden biraz daha az vardı. tek yapmam gereken 24 saniyeyi eritmek ve sonrasında iyi, kötü bir şut çıkarmaktı. ancak takımın iki numarası aydın'ın top elimde süreyi eritirken perde koymak için yaptığı hücum faulle top tekrar rakibe geçti. hücumda top saha dışında çıktı ama onlardaydı hala. basit bir kenar oyunu sonrası yediğimiz bir üçlükle maçı kaybettik. sonrasında ilyas'ın kendi sahamızdan attığı şutu süre doluğu için saymadılar ki sürenin dolmasının yanında ilyas'ın şutu 5 adımlık bir turnike ile atmış olması da itiraz edecek pek bir şey bırakmamıştı. maç kağıdı elime geldiğinde 50 küsür sayının 25'ini attığımı gördüm. o dönemler gözlük takmam nedeniyle maç boyunca meslek liseli öğrenciler bana "çerçeve, çerçeve" , uzun boyuna rağmen çok zayıf olan ahmet'e ise "safinaz, safinaz" diye bağırmışlardı. neyse ki ahmet heyecandan kimin ne dediğini duyamıyordu. bense fen lisesi'nde geçirdiğim bir sene boyunca, bundan çok fazlasına bizzat okul arkadaşlarım tarafından maruz kalmıştım ve böyle şeyler beni daha çok motive ediyordu. okul tarihinde ilk defa mersin lisesi'ne karşı bir maç kazanma şansını, son saniyelerde kaybetmiştik. herkes çok üzgün görünmeye çalışıyordu ancak neredeyse sevinçliydiler. bu kadarını ben dahil hiç kimse beklemiyordu.

    bir sonraki maçımız ise toros koleji'yleydi. üçlü grupta toros, meslek lisesini 1 sayı farklı yenmeyi başarmıştı ve bizim gruptan çıkabilmek için maçı 2 sayı farkla kazanmamız gerekiyordu. eml maçını izleyen toros koleji koçu maç boyunca bana ikili sıkıştırma getirdi. maçı 25 sayı farkla kazandık. attığım 15 sayının yanında bir o kadar da asist yapmıştım. her gelen ikili sıkıştırmalarda pası çıkardığım ilyas, 28-30 sayıyla hançeri kalplerine indirdi. erdemli lises'nei mersin liselerine karşı ilk galibiyetini getirmekle kalmadık, aynı zamanda gruptan da çıkmayı başardık. bir üst grupta tevfik sırrı gür lisesi ve palmiye koleji ile oynadık. her iki maçın da ilk yarıları başa baş gitti ancak ikinci yarıda iki takım da tam sahaya geçip 50 sayı farkla kazandılar. baş edebileceğimizden çok daha güçlü takımlardı, üstelik ben de dizanteri nedeniyle 8 kilo kaybetmiştim ve palmiye koleji maçına yatağımdan kalkıp çıkmıştım. her iki maçta da takımın attığı toplam sayının yarısından fazlasını ben atmıştım. tevfik sırrı gür lisesi'nin koçunun, maçtan sonra hocalara beni sorduğunu ve beni istediğini ise yıllar sonra koçumdan öğrenecektim.

    mersin serüveni bitmişti ve kulüp takımı dalgalı bir seyir izliyordu. genç takım maçları bittikten sonra a takım maçları başladı. amatör kümenin iyi takımlarından biriydik. takımın yedek oyun kurucusuydum. bahar ayları yaklaştıkça, ilçe şampiyonasının da heyecanı sarmaya başlamıştı. en yakın arkadaşım serkan, klüp genç takımında 40 sayı 20 ribaund'luk maçlar çıkarıyordu ve a takımda da kenardan gelen 6. oyuncuydu. çukurova'dan aldığı teklifi ise babası yüzünden kabul edememişti. bu belki tüm basketbol kariyerine mal olacak bir karardı ancak bunu anlaması için üzerinden 4-5 sene geçmesi gerekecekti. yine kulüp genç takımının 3 numarası soner, kulüp takımına katılmayan fakat bazılarının benden daha iyi olduğuna inandıkları oyun kurucu aykut vardı. onun benden iyi olduğunu söylemeleri bana komik geliyordu. ancak benim yokluğumda oynanan maçta takımı götüren de oydu. halil, gökhan, mustafa... çok daha geniş, tecrübeli ve yetenekli bir kadroları vardı. bu küçük ilçede bu iki okulun futbol, basketbol ve biraz da voleybol maçları inanılmaz bir önem taşımaktaydı. etkisi maç öncesinde ve sonrasında aylarca süren bir dalaştı. erdemli lisesi anadolu lisesi'nden, anadolu lisesi de erdemli lisesi'inden nefret ederdi. bilgi yarışmaları dahi spor müsabakaları gibi izlenirdi. son bir seneye kadar erdemli lisesi anadolu lisesi'ini her branşta yenmişti ancak geçtiğimiz sene basketbolda maçı ve şampiyonluğu kaybetmişlerdi. maç yaklaştıkça tanımadığım adamlar gelip geçen senenin intikamını almamı istiyorlardı. mersin'de oynadığım maçların ünü tüm okula yayılmıştı ve şüphesiz bunda, insanların anlatırken bire bin katma faktörü de etkili olmuştu.

    maçı benim için anlamlı kılan başka faktörler de vardı. anadolu lisesi eski arkadaşlarımla doluydu, erdemli lisesi'inden ise çok fazla insan tanımıyordum. 4 senem anadolu lisesi'nde geçmişti. onlar en iyi arkadaşlarımdı ama aynı zamanda en büyük de rakiplerimdi. sokakta farklı farklı kombinasyonlarla defalarca birbirimize karşı oynamıştık ancak ilk defa farklı takımlarla, resmi bir maçta karşı karşıya gelecektik. bizi çok rahat yeneceklerini düşünüyor olmaları beni çok daha fazla motive ediyordu. onur hoca da geçtiğimiz sezon onların koçluğunu yapmıştı ve onlarla aynı fikirdeydi. bana ben bu kadar çok şut atarken bu maçı kazanamayacağımızı söyleyip duruyordu. neyse ki mersin maçları bitince elini okul takımından tamamen çekmişti. cengiz hoca oyunu çok bilen bir koç değildi ama zaten bu maçlarda oyunu bilmesinin çok fazla önemi yoktu. ipleri benim elime vermesi yeterliydi.

    maçlar iyice yaklaştığında takımdaki diğer elemanlar bir hayli yol katetmişlerdi. onur hoca kulüp takımında ahmet ve ilyas'la özel olarak ilgileniyor, onlara ekstra idman yaptırıyordu. maçı muhtemelen 6-7 oyunculuk bir rotasyon ile oynayacaktık. 4 numarada eray aslen bir voleybolcu olmasına rağmen iyi bir ribaundçuydu. gökhan'ın kendini geliştirmesi ile 3 numarada ilk 5'e yerleşmesi sayesinde ilyas da 2 numaraya kaydı. takım onlara göre oldukça uzundu ancak hücum sadece benle ilyas üzerineydi. onların iki numarası halil ise çok iyi bir savunmacıydı ve geçtiğimiz seneki oyun kurucu ali'yi o maçta çok iyi savunmuştu. bu maçta hangimizi tutacağını merak ediyordum. ahmet'i ise serkan tutacaktı ve sadece erdemli'nin değil mersin'in en iyi uzun savunmacılarından biriydi. ahmet'ten 5 cm daha kısa olmasına rağmen ondan çok daha kalın, çok daha güçlü ve çok daha atletikti. tek avantajımız ahmet'in uzun kolları olabilirdi çünkü serkan uzun kollu savunmacılara karşı zorlanıyordu. blok yememek için şutunu gereğinden fazla değiştiriyor, bu da normal ritminin bozulmasına sebep oluyordu.

    3 gün önce kargıpınarı lisesi ile formaliteden hallice, ilk maçımızı oynadık. rakip oldukça zayıf bir takımdı ve anadolu lisesi'ne, rakibin bir çok eksiğine rağmen 20 sayı farkla yenilmişlerdi. biz ise 40 sayıdan fazla fark attık. amacım anadolu lisesi maçı öncesi, onlara mesaj vermekti. 40 dakika boyunca durmadan potaya gittim ve takımın 82 sayısının 52'sini ben attım. bu rakam 10 yıllık basketbol hayatım boyunca resmi bir maçta attığım yüksek sayıdır.

    maçtan bir gün önce son antrenmanımızı yaptık. cengiz hoca herkesi odasında topladı. her zamankinden farklı olmayan bir konuşma yaparken o, bense birazdan yapacağım konuşmayı kafamda toparlamaya çalışıyordum. sonra sözü aldım, onlara önce herkesin zayıf yönlerini anlattım. o oyuncuları çok iyi biliyordum, güçlü yönleri olduğu kadar zayıf yönleri de buna dahildi. sonra ne kadar yakın arkadaş gözükseler de birbirlerini çekemediklerini, işler kötü giderse çabuk dağılacaklarını anlattım. biz ise aksine gerçekten iyi arkadaştık. ben biraz onların dışında kalsam da, diğerleri kendi aralarında çok yakınlardı, ben de 5-6 ayda ne kadar içlerine girebilirsem o kadar girmiştim. maçı kazanmayı ne kadar istediğimi anlattım. tek ihtiyaçları olan şey özgüvendi. belki anadolu lisesi'inden daha yetenekli bir takım değildik fakat bir arada oynama konusunda onlardan daha tecrübeliydik. onlar bir arada tam takım olarak son maçlarını, geçtiğimiz sezon şampiyonluğu aldıkları maçta yapmışlardı ve üzerinden neredeyse bir sene geçmişti. ilyas'a soner'den daha iyi olduğunu, ahmet'e ise serkan'dan daha başarılı olabileceğini söyledim. gerçekler bunlar değildi fakat ihtiyacımız olan yalanlardı bunlar.

    akşam kafamı yastığa koyduğumda uyumam gerektiğini de, uyumamın imkansız olduğunu da çok iyi biliyordum. yarın herkes o salonda olacaktı. hem liseden, hem anadolu lisesi'nden. eski arkadaşlarım, öğretmenlerim, eski sevgililerim, o zaman anadolu lisesi'nde olan sevgilim ve yeni arkadaşlarım, öğretmenlerim, beni tanıyan ama benim tanımadığım, son iki haftadır sürekli yanıma gelip bana başarılar dileyen öğrenciler, mezunlar, annem ve hatta babam. herkes orada olacaktı ve kazanmak daha önce hiç olmadığı kadar önemli hale gelmişti. maçı günlerdir kafamda neredeyse onlarca defa oynamıştım. son gece, uyumak zorunda olduğumu bilsem de, saatlerce uykuya dalamadım. sabah erkenden kalktığımda ise, zerre uykusuzluk hissetmiyordum.

    aynı zamanda komşum olan serkan'la telefonda konuştuktan sonra eşyalarımı alıp çıktım. soyunma odasına sürekli birileri girip çıkıyordu. okulun beden eğitimi hocalarından biri olan mete hoca son gelenler arasındaydı. erdemli lisesi futbol ve voleybol maçlarında anadolu lisesi'ne kaybetmişti. mete hoca "bu okul kurulduğundan beri ilk defa birincilik kupası alamamakla karşı karşıya, böyle bir rezillik olamaz. bu kupayı almak zorundasınız" dediğinde zaten yeterince anlam ve stres yüklü maçın ağrılığı biraz daha artmıştı. bando takımlarından gelen davulların ve tezahürat yapan öğrencilerin sesi soyunma odasına kadar ulaşıyordu. birinin soyunma odasına kapıdan kafasını sokup, "salon full dolu neredeyse" dediğini hatırlıyorum. salon bizim okulun içerisindeydi ve anadolu lisesi'ne de yürüyerek 10 dakika mesafedeydi. sahaya ilk çıktığımda pota arkalarında kalan tek tük boşluklar hariç hiç boş yerin kalmadığını görünce çok da şaşırmadım. iki okul birlikte 1500'e yakın kişi vardı içeride. ısınmaya ilk çıktığımda anadolu lisesi'nden arkadaşlarım adıma tezahürat yapıyordu. büyük çoğunluğu arkadaşımdı. sonra neredeyse hiç birini tanımadığım lise tribünleri başladı adıma tezahürat yapmaya. annem ve babam da tribündeydi. hayatımın en önemli maçıydı bu maç.

    anadolu lisesi maça çok iyi başladı. ilk molaya gittiğimizde skor 23-3'tü. onlar çok rahat ve eğlenerek oynuyordu. bizimkiler ise telaşlı, stresli ve tamamen ne yapacağını bilemez haldeydiler. attıkları bir basket sonrası aykut'un gülerek topu bana verdiğinde suratındaki alaycı ifadeyi unutamıyorum. cingöz'ü sırf beni tutsun diye ilk 5'e almışlardı. maçtan tamamen kopuk bir şekilde sadece beni savunuyor ve bana top aldırmamaya çalışıyordu. oyun ilerledikçe, onların keyfi bozulmaya, bizim ise oyun düzenimiz yerine gelmeye başladı. devreye 6-7 sayılık bir farkla geride girdik. ikinci yarı başladığında cingöz'ü trübünde gördüm. 5 faulle kenara gelmişti ve o da trübünde arkadaşlarına katılmaya karar vermişti. ikinci yarı bu kez işler bizim istediğimiz gibi gitmeye başladı. üst üste sayılarla ve iyi savunmayla son çeyreğe girerken bu kez biz neredeyse 20 sayılık fark açmıştık. son çeyrekte ise onlar geriden geldiler ama yeterli olmadı. maçı 66-63 kazandık. 35 sayıyla oynamıştım. soyunma odasında tanımadığım öğrencilere sarılıyor, beraber tezahürat yapıyorduk. maçtan sonra yemeğe gittik, görenler maçı izlesin, izlemesin bizi tebrik ediyorlardı.

    eve gittiğimde babam kapıya geldi. aramız hiç bir zaman çok iyi olmamıştır ve pek baba oğul ilişkisi yaşayamamışızdır. maça gelmesi bile beni şaşırtmıştı. yanıma gelip bana sarıldı ve ağlamaya başladı. "seninle gurur duyuyorum" derken o da, annem de ağlıyordu. annem eski müdürümle karşılaştıklarını ve müdürün onlara "yunus bizi tek başına yıktı" dediğini anlatırken gözleri bana gururla bakıyordu. akşam ablam işyerinden eve gelip "herkes seni konuşuyor" dediğinde, galibiyetin yarattığı etkiyi daha iyi anlamıştım. hissettiğim gurur ve mutluluğu anlatmaya, kelimeler yetersiz kalıyor...

    ...

    basketbol benim hayatım. her anlamıyla. en iyi dostlarımı, arkadaşlarımı, düşmanlarımı, rakiplerimi, en sevdiklerimi, nefret ettiklerimi hep basketbol sayesinde kazandım. hayatımın en iyi anıları hep basketbol anıları oldu. güldüm, eğlendim, üzüldüm, ağladım... basketbol oynarken, izlerken tüm dünyadan koparım, başka hiç bir şey düşünmem. ve bunu başka hiç bir aktivitede yapamam. halen kimsenin okumadığı basketbol yazıları yazıyorum, onca yoğunluğumun arasında maçları izliyorum. kendi aramızda yaptığımız saçma bir maçı kaybettiğimde üzülüyorum, kötü oynadığımda kendime kızıyorum. sonucunda hiç bir şey kazanmadığımız, eğlence amaçlı oynanan maçlarda bile sakat sakat, oynamakta ısrar ediyorum. berbat bir hafızaya sahip olmama rağmen söz konusu basketbol olunca bir sürü anlamsız ayrıntıyı hatırlayabiliyorum.

    çünkü ben bu sporu çok ama çok seviyorum.

    çünkü basketbol benim hayatım...
  • hangi milletlerin koltuk altı kıllarını alıp, hangilerinin almadığını gösteren spor dalı.
  • aslında dünya çapında başarılı olabileceğimiz bir spor varsa o da basketboldur.
    genetik açıdan: ülkemizde milyonlarca balkan göçmeni var. bunun yanı sıra gürcü, çerkez, gibi bu spora yatkın ırk'lardan da bol miktarda var. kısa boylu orta asyalılarımız ise şutör ve savunmacı olarak eğitilseler at üstünde bile üçlük atarlar!
    iklim: sokak basketbolu bu ülkede gelişmeyip kuzey kutbu ortamındaki litvanya'da gelişiyorsa sıkıntı var.
    sosyal yapı: sırıklarla dev adamlarla dolu almanya gibi ülkelerde 18 yaşındaki bir genç iyi bir eğitimi alarak profesyonel basketbolcu olarak kazanacağı parayı zaten garantiliyor ve sporu bırakıyor. bizim öyle bir sıkıntımız yok.
    dünya piyasası: basketbol belli ülkelerde popüler ve henüz gelişmekte. gelişmiş pek çok ülkede basketbol geleneği ve eğitim altyapısı yok. biz ise bu işin avrupa'da göbeğindeyiz coğrafi olarak.
    neyse sözün özü, millet olarak biz bu spora asılalım belki iyi bişi çıkar sonuçta.
  • yayıncılık anlamında türkiye'de dökülmekte. lig ve kupa maçları kapalı kanalda. euroleague maçları haftada bir açık kanalda döndüre döndüre bir türk takımı diğerleri kapalı kanal, nba yayın haklarını sezon başladı hala kim alacak belli değil. bir yayın grubu alırsa da haftada 2 maç açık kanal olacak en fazla yüksek ihtimal.

    müthiş ülkeyiz gerçekten. sporu geniş kitleler sevsin diye çırpınıyor fedakar yöneticiler.
  • basketbolda yenilenlere 1, yenenlere 2 puan verilir.
    peki futbolda olduğu gibi, yenilenler neden 0 puan almaz da, 1 puan alır?

    sebebi şudur:

    basketbolda sahaya çıkmayan, veya sahadan çekilen takıma 0 puan verilir. maça çıkıp yenilmesine rağmen maçı tamamlayan takıma 1 puan verilir, yenene ise 2 puan verilir.

    takımların yenileceğini anlayarak sahaya çıkmamasının veya maç içinde çok sayı farkı olduğu zaman maçı terk etmesinin önüne geçmek için alınmış bir uygulamadır. çünkü futboldan farklı olarak, basketbol sürpriz olasılığı daha az bir spordur. zira futbolda skor az saha büyük, basketbolda saha küçük skor çoktur. ve güçlü takım rakibi karşısında daha maçın başında sayı farkını çok açabilir. maçın başında sayı farkı çok açılmasına, ve aslında yenenin belli olmasına rağmen, yenilen takım oyun oynanırken maçtan çekilmesin diye yapılan uygulamadır kısacası. bir nevi teşviktir.