hesabın var mı? giriş yap

  • bir duble içtim, 25 yıl yaşlandım; dedem bir duble içti, 25 yıl gençleşti. kendimizi 50 yaşında iki eski dost gibi denize bakarak konuşurken bulduk. hayat benim önüme serilmişti, dedemin ise arkasında bıraktığı engebeli yoldu. aynı anda aynı noktada olmak için dedem 75 senedir yeryüzündeydi, ben ise tüm çömezliğimle daha çeyrek asırımı yeni devirmiştim.

    eskimiş bir ahşap masanın üzerinde, arabanın buzdolabında istiflediğim buzları büyük bir keyifle çıkarttım. kavun, peynir ve ara sıcaklardan oluşan dünyanın en güzel sofrasında, kadehlerimizi ömüre kaldırdık. hayat yaşanmışsa, adına ömür derler. 4 yaşındaki torunu tabaktan kavunu çalıp kaçtığında öyle güzel güldü ki; tanrıda bile olmayan bağışlayıcılığı gördüm. 50 sene önce genç olan dedem, rakısından küçük bir yudum alıp beni dinledi. nasihat vermekten fersahlarca uzaktı, ben anlattım o sustu. "önce istikbal" dedi her zamanki gibi. yıllardır demlenen sözleri, o kadar az ve özdü ki, ben de fazla konuşmak istemedim. zamandan bağımsız bir sahilde, güneş dağların arkasından batarken ikinci dubleler için masadan kalktım. yol yordam bilmeyen, para verdiği herşeyin ilelebet sahibi olduğunu düşünen, sesini yükseltmeden konuşamayan, kornaya basmadan araba süremeyen insanların arasından; konuşmadan da anlaşabileceğim bir insanın yanına gelmek iyi gelmişti. hayatı durduk yere kendimize ne kadar zorlaştırdığımızı, iyi niyetle bir dakikada çözülecek işleri kötü niyetimizden dolayı yıllarca çıkmaza sürüklediğimizi düşündüm.

    sevdiğim ve saydığım insana sakilik yapmak, para için istemediğim işlere katlanmaktan çok daha önemliydi. paranın geçmediği güzel anlar vardır, o anların birisinde olduğumun farkında olduğuma bile sevindim. "hayatımın en güzel günleriymiş, sonradan anladım" demeyecektim, sıcağı sıcağına yaşıyordum bu güzelliği.

    bu anlar için hazırladığım şarkıları arabanın teybinden hafifçe çalmaya başladığımda, müzeyyen senar'ı çok seven dedem hafiften eşlik etmeye başladı. deniz kenarına gelirken bile en temizinden gömleğini giymiş, yakasına çiçeği iliştirmişti yine; takım elbise başka kimseye bu kadar yakışamazdı. yaşlanınca, aynen dedem gibi olmak isteğim geldi yine aklıma. gözlerimi kapatıp küçük bir yudum da ben aldım. yalnız geçen tüm zamanlarım, özlemlerim, hayal kırıklıklarım, umutsuzluklarım ve beklemelerim paramparça oldu. uzun süredir bu an için yaşadığımı biliyordum. müzeyyen abla'ya eşlik eden dedem, kadehini eşine doğru kaldırıp yarım asırdan fazla süren evliliğini küçük bir jestle kutsadı.

    zaman boğazımızdan akıyordu; kimin kaç yaşında olduğunun hiç bir önemi yoktu.

  • yavuz turgul filmi.

    --- spoiler ---

    gölge oyunu, hayal perdesinin beyazperdeye dönüştürüldüğü fantastik bir denemedir. olaylar ağırlıklı olarak rüya pavyon'da geçer. filmin modern komikleri, karabiberleri abidin ve mahmut siyasi bir taşlama içeren gösterilerini oynarken, pavyon müşterilerinin umurlarında değildir. tıpkı illüzyonistin gösterisini tek izleyen kişinin konsomatrislerden birinin pavyona getirmek zorunda olduğu kızı olması gibi. vardırlar ama sadece arkada bir fon olarak.

    zaten filmin içinde de bir ara karagöz hacıvat oynatmaya soyunurlar. abidin ve mahmut'un gerek ezber yaptıkları, gerek kavga ettikleri sahneler bir karagöz hacıvat sahnesine artı boyutlar katılması biçimindedir. zaten kurnazlığı ve hoyratlığı abidin'i karagöz'e, naifliği ve efendiliği mahmut'u hacıvat'a yakın kılmaktadır. kumru'nun eline deve derisinden figürleri aldığı an, kimin kukla kimin kuklacı olduğu hakkında önemli bir tespittir. kumru'nun gölgeler dünyasındaki varlığı ile fiziksel varlığı sık sık birlikte sunulur.

    kumru'nun annesini bulduğu hapishanedeki evrak memurunun gırtlağında bir iz vardır. buradan hareketle kendisini asmış olabileceğini çıkartabiliriz. bu durumda hapishane kendi canını almış insanların ruhlarının tutulduğu bir yere dönüşür. o ruhların salınması için bir fidye ödenmesi gerekir. bu durumda tıpkı hades'ten ölmüşlerini almaya giden bir mitoloji figürü gibi, istanbul'un yeraltı dünyasından edindiği iki rehberiyle, sağır ve dilsiz kumru amacını hiç unutmadan bir tomar parayı annesine ulaştırır. belki de hades'e geçerken verilen iki altın sikkenin modern karşılığıdır bu paralar.

    bacakları karşılığı sesini vermiş küçük denizkızı gibi süzülür kumru. konuşmasına gerek yoktur, gözleri anlatır. duymasına gerek yoktur, hisseder. unutulmuş, bastırılmış, geride bırakılmış travmaları açığa vurur. çapkın abidin'in nasıl bir zamanlar sevdalı bir aşık olduğunu, kadınlardan uzak duran mahmut'a yapılanları, abidin'in annesi tarafından terkedilişini öğreniriz, çünkü kumru kördüğüm dilleri çözebilir ve taş kesmiş yürekleri eritebilir.

    yaşlı ev sahibesinin ölememesi ve uyuyamaması da mitolojiden izler taşır. adeta dişi bir sisyphos gibi ıstırap çekmektedir. adeta dişi bir tithonus gibi eriyerek, yaşlanarak ölümsüz olabilmiştir. kumru'nun onu sonsuz bir uykuya yatırabilmesi onun morpheus'la bağlantısını oluşturur. belki de kumru phantasos'tur, mropheus'un sahte illüzyonları gösteren kardeşi.

    fotoğrafçı da güzel bir ayrıntıdır. "şimdiki gibi polaroidler yoktu" demesi bile, resmin karanlık bir odada gün ışığı görmeden belirmesine işaret eder ki o da uyku tanrısının, somnus'un ışık görmez mağarasına atıf gibidir. fotoğraf karesi bir görüntüyü hapsedebiliyorsa, ölüm de ruhları hapsedebilmektedir. o yüzden bir fotoğrafçıdan daha iyi bir aday olamaz ölecekleri görmek için. fotoğraf'çının kumru'nun annesinin fotoğrafına bakarak söylediği, "yaşıyor da diyemem, ölmüş de" lafı tam da o araf halini ifade etmektedir.

    film tıpkı bir senfoni gibi akar. herbir sahne filmin bütünselliğiyle flört halindedir. mekan kullanımları dört dörtlüktür. pavyon, hapishane, hastane, bekar odası... hepsi abartısız ama vurucudur.

    gölgeler gerçeklerden daha mı gerçektir? kumru sağır dilsizdir ama gerçektir. konsomatrislerin sermayeleri olan dilleri müşterilerini bir hayal dünyasına hapsedecek bir araçtır. dil yalan söyler, kulaklar yalan duyar.

    varlık sanılan gölgelerin, gölgeye dönüşmüş varlıklardan daha gerçek olduğu bir masal izlemişizdir. kendimize bir iyilik yapmışızdır. küçük adamların kocaman gölgelerinin karanlığında boğulurken, gölge oyunu bizi ışığa boğmuştur.

    --- spoiler ---

  • yazmayın. yazılmış bir dolu kitap var zaten, sanki hepsi okundu da gidip bir de sen yazacaksın. okursam da siksinler.

  • erkan oğur bir gün bir stüdyoda oturmaktadır. içeri sırtında gitarıyla genç bir kız girer, erkan oğur'u tanımaz. heyecanla sorar:

    - siz de mi gitar öğrencisisiniz?
    - ömür boyu.

  • hamit altıntop sakatlandığında halama akciğer kanseri teşhisi koymuşlardı.

    halam, onca kemoterapi gördü akciğer kanserini yendiğini öğrendim bugün, bu hamit hala iyileşemedi.

    bacağı komple koptu yeni bacak mı diktiler bu adama nasıl bir sakatlık bu amk.

    edit: adam yılda bi kere aklıma gelir entry yazarım, bileğini kırar. adını anmamı istediğiniz kaynananız filan varsa söyleyin yani.. biraz okkalı anarım adını direk mefta.

  • bu kadını beğenir tamer karadağlıyı ise antipatik bulurdum, ödül töreninde kadın ödülü almadığı için nezaketen ödülünle konuşmanı tamamla diye incelik yapmış, at suratlı kadın noluyeaa deyince t.k tüm nezaketiyle kadının topuna girmeyerek ustaca beyefendiliğini korumuş, sözde feministler almış videoyu mağduriyet yaratma çabasına girmişler, bu n.y'da onların gazıyla kendini komik hallere sokuyor.