hesabın var mı? giriş yap

  • 1) sanat olan müzik ile sanat olmayan müzik nasıl farklıysa sanat olan tiyatro ve sanat olmayan tiyatro arasında ayrım yapılması gerekir. ikincisi örneğin dalkavuklukta, saray soytarılığında hatta her insanın sınırlı düzeyde de olsa gündelik yaşamında sergilediği davranış örüntülerinde ortaya çıkar.

    2) sanat olarak kabul edilip edilmemesi için tiyatronun senaryoya ihtiyacı yoktur.

    3) ortaya konulan esere sanat diyebilmek için herkesin fikir birliği içinde olmasına gerek yoktur. ama sanat bu konuda her zaman entelektüel bir 'kriter'e ihtiyaç duyacaktır. örneğin bir frédéric chopin eseri için "bu bir sanat eseri değil" diyemezsiniz. demekte özgürsünüzdür ama bunu söyledikten sonra entelektüel hiç kimsenin sizin söylediklerinizi ciddiye almasını bekleyemezsiniz. hitap ettiğiniz ancak lümpen ayak takımı olur. bu, "chopin eserlerini beğenmek zorundasınız" demek değildir. çünkü kant'a atıf yaparsak hoşa gitme evrensel bir şey olsa da neyin hoşunuza gitiği ancak genelleştirilebilir bir nitelik taşır.

    4) bir sanat eserini ortaya koyan kişinin de sanatçı olması gerekir ama eğer onu sanatçı kişi ortaya koymuyorsa bu eserin sanatsal bir nitelik taşımadığı anlamına gelmez. dolayısıyla " sanatın sanat sıfatı almasında en önemli ön koşul, onun bir sanatçı tarafından ortaya konmasıdır" yanlış bir önermedir. örneğin benim piyano çalma yeteneğim yok ve chopin'den c sharp minor'ü çalmaya çalışıyorum. ortaya konan ürün bir sanat eseri olmayacaktır. ama eser, sanat eseri olarak kalmaya devam edecektir.

    5) tiyatro veya ses sanatçısı, 'sanatın kendisi'nde bulunan özü yakalayabilmeli, yazılmış sanat eserine özgünlük katabilmelidir. bunu yaparken amaç "sanat eseri yaratmak" olmamalıdır. "ben sahneye çıkıyorum az sonra bir sanat eseri yaratacağım, herkesin ağzı açık kalacak" diyemezsiniz. zaten sanatçı kişi bunu demeyecek kadar erdemlidir ve rilke'nin sanat için dediği gibi onun (sanat eserinin) bir amaç değil, sadece bir yol olduğunu bilir.

    6) doğada kendiliğinden bulunan bir sanat eseri yoktur. dağın tepesindeki ağacı gösterip, "bu sanat eseridir" diyemezsiniz. dolayısıyla sanat insan elinin değdiği yerde olur ve kim tarafından ne için yapıldığının önemi 'belirsiz' olması anlamında 'yok'tur. yani insanın var oluşunu gerekli kılması anlamında 'belirlenmiş' ama olumsal ve ne zaman ortaya çıkacağı belli olmadığı ölçüde 'koşulsuz' olan bir edimin sanata dönüşüp dönüşmeyeceği ucu açık bir meseledir. "atalarımızın mağaralara çizdiği resimlerin ardında yatan mutlak neden şudur" diyemeyeceğimiz için bu resimlerin birer sanat eseri olarak değerlendirilmesi de mümkündür örneğin.

    7) eğer tiyatro metne ve seslendirmeye dayanıyorsa "pandomim tiyatro değildir" mi diyeceğiz? örneğin "kuğu gölü balesi sanat eseri değildir" mi diyeceğiz?

    8) "sırf sahneye çıkıp, büyük bir edebi eseri ona öğretilen şekilde" canlandırmaya çalışan biri var mı? sokaktan geçen teyzeye örneğin kuğu gölü balesini öğretebilir misiniz? hamlet örneğin, karşınızdaki kişi yetenekli biri de olsa 'öğretilebilir' midir? matematik değil ki bu. tiyatro eserini öğrenmek diye bir şey yoktur. tiyatro eseri geometri kitabı değildir. karakterlerinin tonlamaları, jest ve mimikleri, konuşurken hangi hızda hareket ettikleri, nasıl giyindikleri, dekorun nasıl hazırlandığı tiyatro oyununu yazan sanatçı tarafından belirlenmez. tiyatro eseri yorumlanır. iyi bir şekilde yorumlanabilmesi için de sanatçıların yorumlaması gerekir. dolayısıyla lisede izlediğiniz skeçleri beğenmedikten sonra gelip de "tiyatro sanat değil yeaa" diyemezsiniz.

    9) "sanat ve sanatçı nedir?" sorusuna kabaca yanıt verilmez, hatta mutlak bir yanıt verilemez. "sanat, yaşamın kendine özgü büyük ve zorlu bir dışavurumudur ve sanattan canlı bir varlıktan söz eder gibi söz etmek gerekir. (ruth sieber-rilke ile birlikte rilke arşivi. frankfurt am main 1955 10. cilt)".

    10) bir kişinin sanatçı olması için sanat felsefesi üzerine engin bilgilere sahip olmasına gerek yoktur. sanatçı zaten sanatın özünü yakalayabilendir. bununla paralel olarak da sanatın özü üzerine tartışanların ve onu yorumlayanların da sanatçı olması gerekmez.

  • 1. dere kenarında çamaşır vs yıkamak tek başına yapılan bir eylem değildi. kızlar küçük yaşlardan itibaren çalıştırılırdı.

    2. erkekler tarlalara giderdi yine küçük yaştan itibaren.

    3. çocuk yetiştirmek öyle çok da önemli bir şey değildi. o nedenle 8-10 çocuk yapılırdı zaten. önemli olan gerekli iş gücüydü.

    4. bu çocuklar verilen bu işler dışında genellikle orada burada rahat bir şekilde takılarak büyürdü. karakterlerine göre yönelimleri olurdu. kötüyse kötü, iyiyse iyi. özellikle erkek çocuklara aile gece nerede kaldın demezdi.

    5. eski insanların karnını doyurmaktan başka derdi yoktu. şimdiki insanlar yani bizler kapitalist sistemlerin kölesiyiz. her şeye sahip olmak istiyoruz. o nedenle çok yorgunuz. eski insanların bildiği tek şey kendi köyleriydi ötesini pek bilmezlerdi.

  • merkez üssü bir üniversite olan dumurluk olaylar kümesidir*. bir elemanı da şöyledir; internette gezinirken denk geldim, gerçek midir nedir bilemiyorum ama bildiğim şudur ki mevzuya uygundur.

    "çapa tıp fakültesinde okuyan arkadaşlarım anatomi öğretmenimiz sami zan'ın ününü bilirler. sami hoca sırf üreme organlarını kendi üslubuyla anlatan ve her dersinde 400 kişilik amfide dışarıdan gelenlerle birlikte yaklaşık 700-1000 kişiyle dolduran çok degerli bir hocamızdı... bu yazıyıyı yazarken de kendisini rahmetle anıyorum... anatomi derslerinin birinde erkek menisindeki yüksek glükoz, yani bizim bildiğimiz şekerin düzeyini anlatıyordu. o yıl liseden mezun genç bir ögrenci kız arkadaşımız el kaldırdı ve bombayı patlattı. "anladığım kadarıyla, menide çok şeker olduğunu söylüyorsunuz..", "evet aynen öyle" dedi sami hoca ve dediklerini destekleyen istatistik oranların tablosunu gösterdi. arkadaşımız gene elini kaldırıp söz istedi "o zaman tadı neden şekerli değil?.." amfide korkunç bir sessizlik oldu... ve sonra tüm amfi gök gürültüsü gibi bir kahkaha koyverdi... yüzü birden kıpkırmızı olan arkadaşımız, hızla defter ve kitaplarını topladı ve sırasından hızla fırladı. o kapıya koşarken, sami hoca çok ciddi bir yüz ve buz gibi sesle dersini sürdürdü... "şeker tadı alınamaz. çünkü şekeri duyumsayan tad alma hücreleri insanin dilinin ucundadır... gırtlak derinliğinde ise, acıyı ve ekşi tadı algılayan reseptörler bulunur... sana neşeli bir gün dilerim kızım..."

  • sinema dünyasının efsanevi oyuncularından katharine hepburn hayata veda etti. 96 yaşında yaşama veda eden oyuncunun doğal sebeplerden öldüğü açıklandı.

    60 yıllık kariyerinde tam 12 defa oscar adayı olan hepburn, rekor bir sayı olan 4 kez altın heykelciği kazanma başarısını göstermişti.

    kazandığı 12 oscar adaylığı da, 2003 yılında meryl streep bu sayıyı geçene kadar bir rekor olarak bulunuyordu. oyuncunun oscar kazandığı filmler sırasıyla, morning glory (1933), guess who's coming to dinner (1967), a lion in winter (1968) ve on golden pond (1981) idi.

    keskin zekası, zerafeti ve kafasına koyduğunu gerçekleştirmesi ile tanınan oyuncu, kendi sözleri ile kendisini "uzun, ince ve son derece kararlı" şeklinde tanımlamış, uzun yıllar hollywood'un bir numaralı ismi olmayı başarmıştı.

    oyuncunun hayatındaki dönüm noktalarından biri, en çok istediği rol olan rüzgar gibi geçti 'deki başrolü scarlett o'hara 'ya kaptırması olmuştu. bunun üzerine broadway'de oynadığı the philadelphia story adlı oyunun sinema filmi haline getirilmesi için harekete geçmiş ve kendisinin finanse ettiği filmde başrolü canlandırarak oscar'a aday olmuştu.

    hepburn bir röportajında "oyuncu olmaktansa büyük bir ressam veya büyük bir yazar olmayı tercih ederdim. bunun sebebi de oyunculukta yanınızda çalışanlara bağımlı olmak zorunda kalmanız. kendi başınıza yarattığınız bir eser, bir makinenin parçası olmaktan çok daha tatmin edici." şeklinde konuşmuştu.

  • ülkedeki en üst seviye, en elit, en donanımlı isimleri hatırlamaya çalışın. misal, benim aklıma ilber ortaylı geliyor. ya da ikna edip isviçre'den getirip gazi yaşargil'i urfa'dan aday yaptığınızı düşünün. ya da deyin ki yöre halkı bağnazdır, islamcı olmadıkça oy vermez. gidin getirin ekmeleddin hoca'yı. sizce urfa'dan seçilme şansları var mı?

    ama koy oraya bir aşiret reisini ya da yakınını; en azından şansını zorlamış olursun. bu ülkede liyakata niteliğe değil adayın "bizden" olup olmadığına bakılır. chp bunu geç de olsa öğrendi. millet de bunu eleştiriyor, sanki urfa halkı çok kaliteli adaylar olsun istiyordu da..ulan ibrahim tatlıses'in bir takla atmadığı kaldı adaylık için. akape onu aday gösterse muhtemelen türkiye rekoru kıracaktı, enayi islamcıları kerizlemesiyle meşhur fadıl akgündüz siirt'ten milletvekili seçildi. daha ne olsun?

    edit: düzeltme