hesabın var mı? giriş yap

  • yaklaşık 4.5 senedir benim bu kişi.
    aslında her şey kafada bitiyor, düzenli spor da şart tabii.
    sabah 6.15 gibi uyanıyorum. zaman ayarlı kahve makinesi aldım, alarmla beraber kahvem hazır oluyor.
    hızlıca kahvemi yudumlarken akşamdan hazırladığım spor çantamla fitness merkezine geçiyorum.
    bu kısım çok kritik, en az 5 km koşmadan güne başladığımda, gün içinde bitkin oluyorum.
    koşu bandında ter atarken çin ve abd piyasalarında gece neler olmuş hızlıca tahlil ediyorum.
    spor sonrası da vitamin bar'da cornflakes’imi yerken gün içinde atılacak e-mailleri hazırlıyorum.
    saat zaten 8.30 oluyor bu vakte kadar ve ofise geçiyorum.

    güne erken başlamak, zinde uyanmak çok önemli ve tamamen motivasyon meselesi, abartılacak bir durum yok...

    ...demek isterdim ama snooze’un dibine vuruyorum sabahları, neredeyse uyku sürem kadar snooze ediyorum. heil snooze.

    debe edit: yoğun talep üzerine kahve yapan çalar saat

  • resmen videodan medeniyet fışkırıyor. (ironi değildir)

    - yiyişen merve
    - ortalığı birbirine katmayan katılımcılar
    - öğrencisini rencide etmeyen bir öğretmen

    merve, şu ülkede şöyle bir olay başına gelip de seni linç etmeyecek bir avuç insan var ve sen onların arasındasın, kıymetini bil.

  • salak salak konuşmayın. üniversiteler siz otogara koşun seyahat edin diye tatil edilmedi. oturun evinizde yurdunuzda, mecbur olmadıkça dışarı çıkmayın diye tatil edildi.

    edit: şu ortamda hasta olan 1 kişi varsa kaç kişiye bulaştırdığını siz düşünün. kendi yaşınızda %0.2 ölüm oranı olan virüsü %14 ölüm oranı olan dedelerinize veya kronik akciğer rahatsızlığı olanlara bulaştıracaksınız. şu görüntü bencillikten başka bir şey değil bana göre. "bulaşıcılık"tan bahsediyorsak eğer çevrenize karşı da bir sorumluluğunuz var.

    edit2: arkadaşlar yurdunuz kapanıyorsa "yurt yönetimiyle savaşın ve yurttan çıkmayın!!!" gibi bir şey söylemiyorum ya. belli ki "mecburi" olmadığı sürece diyorum. kendiniz bence anlayabilirsiniz bunu.

  • anadolu yakasında tek geçtiğim pastane. ama ben o pastaları sadece yemek istemiyorum. aynı zamanda o minik eklerlere tek tek bastırıp kremalarını fışkırtmak, pastaları tavana atmak, kurabiyelerden şekiller yapmak istiyorum. evet o pastaları yerken attığım stresi, pastaları kurcalayarakta atmak istiyorum. vitrinde ve tezgahta o çeşitleri görünce böylede ayarımı bozuyor bu pastane.

  • yarıldığım bir sabah gazetesi haberi. hiç bu kadar aşağılanmamıştım.

    not: antakyalıyım.

    edit: "karımın, tabii lan manyak mısın şeklinde yorum yaptığı haber. bunu da yazıver elin değmişken" dedi.

    yakalandık.

  • kanım dondu şerefsizim. nasıl bir cehalet nasıl bir ahlaksızlık bu? evladım olsa keserim, babam olsa öldürürüm... potansiyel katil çomar sürüsüyle yaşıyoruz, canımız pamuk ipliğine bağlı. normal bir hukuk devleti olsak, bu video kamu davası açılması için yeter sebeptir. toplayacaksın videodaki bu çomarları tek tek.

  • pek de alışık olmadığımız bir kahve kültürünün dükkanında yabancı kelimelerle bir şeyler sipariş etmeye çalışırken özgüvenini kaybeden insanımızın yanlış algısı.

    aynı adam aynı tavırla simit sarayında çalışsa sorun etmezsin. özgüvenini kaybeden ya da kazanan sensin o ekmeğinin peşindeki bir emekçi.

  • kızılok ve ortaçgil'in klasikleşen şarkılarının ötesini yeni yeni keşfettiğim bir dönemde tesadüfen bir arkadaşım "bak, bu albümü çok seversin, ikisi beraber hazırlamış" diyerek bana kasetten çekilmiş bir cd vermişti. ses kalitesi pek kötüydü. kaset hışırtıları bazen rahatsız ediyordu. ama şarkıların kalitesine hayran kalmıştım. biraz da şaşırmıştım: kızılok ve ortaçgil beraber albüm yapacak ama benim bu albümden haberim olmayacak ve bu albüm popüler olmayacak. tabii o zamanlar bu ikilinin çekirdek sanat evi macerasını, bir darbe döneminde müzisyenlerin özgürce müzik yapabilmesi için verdikleri çabaları, bu albümün aslında ikilinin ikinci ortak çalışması olduğunu, albümün sadece kaset formatında kalıp çok yayılma fırsatını yakalayamadığını bilmiyordum. bugün artık internette bilgiye ulaşım daha kolay, yaklaşık 10 yıldır bu albüm cd olarak bulunabiliyor, online müzik dinleme platformlarında da albüm yer alıyor. e o zaman bir zamanların gizemli ve muhteşem albümüne bir bakalım. niye çıkmış? ne şartlarda yayınlanmış? sonrasında neler olmuş?

    fikret kızılok, 1960'ların ortalarında bir gitarist olarak başladığı müzik hayatında duru sesi ve kendi şarkılarını yazabilme yeteneği ağır basınca solo kariyerine adım attı. birkaç deneme yanılmadan sonra 1960'lar biterken oldukça sade düzenlemeli, folk tarzında yaptığı besteleri ve türkü yorumları yayınlamaya başladı. anadolu rock o dönem hem vokal hem düzenleme anlamında çok sert ve güçlüydü. belki de kızılok şarkılarının daha naif havası onun büyük bir başarı kazanmasını sağladı. büyük liste başarılarının üst üste geldiği birkaç yıldan sonra ise çıkardığı şarkılar temalar ve düzenlemeler olarak birbirinin benzeri olmaya başlayınca o başarı biraz azaldı. kızılok, tehlikeli madde adlı bir grup kurarak müziğinde farklılığa gidip, klavyeyi müziğine soktu ama kızılok bir grupta uzun süre çalacak bir insan değildi. müzikal yazma denemeleri, nazım hikmet şiirlerine beste yapma gibi denemeleri de istediği desteği görmedi. 1970'ler biterken ve ülkenin politik havası gerilirken, müzik de daha politik hale geliyordu. kızılok da böyle bir ortamda artık müzik anlamında yeni bir şey veremeyeceğini düşünerek kepenklerini kapattı ve diğer mesleği diş doktorluguna geçti.

    bülent ortaçgil de kızılok'tan birkaç yaş daha genç bir müzisyen olarak kariyerine 1960'ların sonlarına doğru kurduğu küçük okul gruplarında başladı. kızılok'un ve dönemin havasının ters yönüne ilerleyen ortaçgil, önce ingilizce besteler konusunda uğraştı, daha sonra ise anadolu rock ile hiçbir teması olmayan, hatta türk müziğinde daha önce hiç değinilmemiş bir konu olan şehirli insanların iç dünyasına değinmeyi tercih etti. kendini de anonimleştirmek için sadece "bülent" adını kullanarak ülkenin en önemli albümlerinden haline gelecek benimle oynar mısın?'ı yayınladı. bu sade, naif, hem çocuksu hem düşünceli şarkılar elbette albümün hiç satmamasına neden oldu. ortaçgil de bu müzik dünyasına herhangi bir şey veremeyeceğini düşünerek kepenklerini kapattı ve diğer mesleği olan kimyagerliğe geçti.

    ama ne kızılok ne ortaçgil kendi dünyalarında müzikten kopmuştu. ikisi de şarkılar besteliyor ama bunları kendilerine saklıyorlardı. 1980 darbesi ile anadolu rock da politik rock da silinmişti. köyden şehre göçle beraber değişen büyük şehirlerin demografisi ile paralel olarak büyüyen arabesk, bu yeni kitlenin sesi oluyor, en baba popçular bile dümeni arabeske kırıyordu. piyasada şehirli, eğitim düzeyi daha yüksek, darbeden hoşnut olmayan ama pusturulmuş bir kitlenin seveceği bir tarzın ya da şarkıcının olmaması bir boşluk yaratıyordu. kızılok, 1970'li yıllardaki popüleritesine güvenerek ama çok daha farklı bir tarzda bir albüm olan zaman zaman'ı yayınladı ve albüm tam da arayış içindeki bu bahsettiğim kitleye hitap etti. albümün gördüğü ilgi kızılok'u müziğe devam etmesi için heyecanlandırdı. zaten idealist bir insan olan kızılok hem müzik şirketlerinin baskısı hem de darbenin baskından da bıktığı için tamamen özgür olarak müzik ile uğraşacağı bir ortam kurmak istiyordu. kızılok'un o dönemde yolu ortaçgil ile kesişti. ikili müzik hakkında konuşurken kızılok'un fikirleri, müzik yapmak için uygun ortam arayan ortaçgil'in aklına yatmıştı. böylece bu projeye beraber başlamak istediler ve çekirdek sanat evi kuruldu.

    konsept çok basitti. sanatçılar, tamamen canlı enstrümanlara dayalı performanslarını çekirdek sanat evi'nde sergileyecekler. kızılok ve ortaçgil de bu performansları teybe alacak ve gelenlere hediye edecek. böylece ülkede hem canlı müzik kültürü oluşacak, hem yeni sanatçılar sahne fırsatı bulabilecekler, kayıt için müzik şirketlerine gerek kalmayacaktı. erkan oğur, gündoğarken, ezginin günlüğü ve yeni türkü, çekirdek sanat evi ile yolu kesişip, daha sonra ana akımda da başarı kazanacak isimlerdendi. bu dönemde kızılok ve ortaçgil de beraber şarkılar çalıp söyledikleri dinletiler veriyorlardı. ikili beraber beste de yapmaya başlamıştı. ortaklıklarının manifestosu olan bizim şarkılarımız'ı da içeren biz şarkılarımızı çekirdek'ten çıkan ilk kızılok ve ortaçgil çalışması oldu.

    o dönem ülkenin müzik ortamının en büyük problemlerinden biri "korsan kaset"lerdi. bir albümün başarısı anlatılırken "kaset 1 milyon sattı, korsanlarla 3 milyon olmuştur o" gibi cümleler kullanılıyordu. bu korsan kaset problemini çözmek için 1986'da bandrol yasası çıkarıldı. artık plak şirketleri kültür bakanlığı'ndan bandrol alıp, kasetlerin üstüne yapıştırmak zorundalardı. aslında iyi bir amaç ile getirilen yasa maalesef çekirdek'in çalışmalarını bir anda illegal hale getirmişti. oldukça basit yöntemlerle hızlı kaset kaydedip çıkaran çekirdek, aynı hızla bandrol alamazdı. bu nedenle çekirdek sanat evi, yavaş yavaş piyasadan bağımsız sanatçılar için profesyonel albümler çıkaran bir platform haline dönüştü. bu platformun da ilk ürünü pencere önü çiçeği oldu.

    pencere önü çiçeği albümünde bu kayıtların 1986'da çekirdek sanat evi'nde verilen konserlerden derlendiği yazılsa da ben hala buna inanmakta güçlük çekiyorum. çünkü albümün kaydının kalitesi, "biz şarkılarımızı"na kıyasla kat be kat iyi. ayrıca o albümde seyirci sesleri duyulsa da bu albümde seyirciden bir çıt gelmiyor. ayrıca şarkılarda ufacık bile hata duymuyorum. bu nedenle albüm gerçekten konser albümü ile cidden helal olsun. albüm neredeyse tamamen akustik enstrümanlarla kaydedilmiş. zaten epi topu üç kişi var albümde. vokal ve gitarda kızılok ve ortaçgil. bir de akustik, elektro, bas ve perdesiz bas gitarlarda erkan oğur. buna rağmen şarkılar hiç cılız duyulmuyor. hatta bu tarz albümlerde belli bir yerden sonra şarkılar birbirlerini andırır ama burada her şarkının bence kendi bir kimliği var. ayrıca albüm kızılok ve ortaçgil'in o döneme kadar bilmediğimiz yönlerini gösteriyor. kızılok, klasik türk müziğinden ilk kez bu kadar uzak duruyor. ayrıca ileride fazlasıyla dalacağı politik taşlamalara ilk adımlarını bu albümde atıyor. ortaçgil'in ise ilk albümündeki çocuksu ve naif üslubunun yerini daha ciddi ve gerçekçi bir tarz aldığını görüyoruz. ikilinin aralarında paslaşmaları da güzel. kızılok, ortaçgil'in daha şehirli sözlerini okurken, ortaçgil'in de politik taşlamaları dillendirdiğini duyuyoruz. çok da uzun bir albüm değil. uzunluk olarak oldukça tadında.

    albümün açılışını olmasın varsın yapıyor. yukarıda darbeden bahsettim. darbenin en doğrudan etkilediği isimlerden biri elbetteki bülent ecevit olmuştu. darbeden önceki son seçimde "karaoğlan" ecevit'in chp'si %41 oy almış ama buna rağmen mecliste çoğunluğu sağlayamayınca başbakan olamamıştı. ancak 1978'de güneş motel vakası sayesinde başbakanlığa gelebilen ecevit'in sağlam temellere dayanmayan hükümeti birkaç ay sonra ara seçimlerde süleyman demirel'in oy oranını arttırması ile düşmüştü. 1980 darbesiyle ise ne demirel ne ecevit kaldı. ortaçgil ve kızılok'un çekirdek yıllarında ecevit, bir zamanların umudu olmaktan çok uzak bir devrik liderdi. ecevit'ten politikacılığını aldığımızda da geriye şairliği kalıyor elbette. kızılok, ecevit'in siyasi görüşüne yakın olduğu gibi şairliğine de ilgi duyuyordu. kızılok, 1970'lerde, hem de kıbrıs barış harekatı'ndan çok kısa süre sonra, ecevit'in türk - yunan şiiri'ni bestelemişti. şarkı bu albüme kısmetmiş. keza albüm kapağında yazdığına göre, şarkının oy kaybettirme ihtimali olduğunu düşünen ecevit kaydın yayınlanmasına uzun süre izin vermemiş. ama artık oy kaybı derdi olmayan ecevit tabii ki bu albüm için izin istendiğinde olumlu yanıt vermiş. şiirin türk yunan dostluğu teması şarkının içinde çift gitardan gelen buzuki havasına yedirilmiş. ortaçgil ve kızılok'un bir önceki konser albümünde bulunan kızılok'un katerina yorumunda kızılok'un yunan müziğine yatkınlığını zaten görmüştük. bu şarkının ikinci yarısında erkan oğur'un perdesiz gitarı o buzuki havasının yanına anadolu'dan nameler ekliyor. o kadar da inanılmaz oluyor ki. kızılok'un vokali her zamanki gibi kusursuz. sıla, hasret, özlemi anlatacak kadar hüzünlü, dostluğu anlatacak kadar sıcak. kızılok, bu şarkıyı yazdığı dönemde bir başka ecevit şiiri bach sonatı'nı da besteleyip, ecevit'in huzurunda trt'de çalmıştı. hatta çekirdek dönemi'nde "biz şarkılarımızı yarıştırmayız tazı gibi" demesine rağmen, o dönem bach sonatı ile eurovision'a katılmak için ecevit'ten izin istemişti. o şarkı maalesef hiçbir stüdyo albümüne giremezken, "olmasın varsın" çok iyi bir düzenleme ile iyi ki bu güzel albümün en başına eklenmiş.

    ortaçgil'in bugün baktığımızda en önemli şarkılarından biri olan değirmenler, albümün ikinci şarkısı olarak karşımıza çıkıyor. aslında şarkı ilk kez "sen, ben ve değirmenler" olarak rüzgara söylenen şarkılar dinletisinde ortaya çıkmıştı. işin ilginci, bu albümde "değirmenler"i ortaçgil'in değil kızılok'un söylüyor olması. başka şarkıcıların şarkılarını neredeyse hiç söylememiş kızılok'un bir ortaçgil şarkısı yorumluyor oluşu kendi başına çok hoş bir durum. kızılok'un ortaçgil'den daha iyi bir vokalist olmasından ötürü de bu tercih kulağa çok iyi geliyor. yine de nakaratlarda ortaçgil'in geri vokali oldukça belirgin. böyle efsanevi şarkılar hakkında ne denir bilmiyorum aslında. şarkı boyunca farklı farklı gidişleri dinliyoruz. zaman durmadan ilerliyor. dostlar gidiyor. kuşlar gidiyor. uçurtma gidiyor. bir tek iki kişi değirmenlere karşı direniyor, "sen ve ben". ama onlar da yitip giden bir savaşçı. bu savaşı kaybeden ikili de dereler gibi denizlere gidiyor. ama en güzel mısra nakaratı bitiren mısra: "belki de en güzeli böyle". hayat durmadan ilerliyor, çünkü hayatın kanunu bu. bunu kabullenip tadını çıkarmak en iyisi. mesela kızılok'un şarkı sonundaki iç çekişi ve erkan oğur'un mükemmel solosunu dinleyerek geçip giden zamanı iyi bir şekilde kullanabiliriz. değirmenler'in birçok versiyonu var ama benim için en iyi versiyonu hep bu olacak çünkü "en güzeli böyle".

    ama yine de benim için albümün en iyi şarkısı güneşin aynasında. kızılok ve ortaçgil'in ortak üretimi olan bu şarkı hem müzikal hem söz olarak çok güzel. giriş melodisi çok hoş. sadece giriş de değil. erkan oğur'un şarkı boyunca arka planda çaldığı küçük pasajlar ve şarkı biter gibi yapıp bitmedikten sonra gelen solo da çok hoş. insanın eline akustik gitar alası geliyor. ama alsa ne olacak. erkan oğur'dan çıkan sesi en baba gitardan çıkarmak zor. vokalde yine kızılok oldukça başarılı. ortaçgil'in geri vokali de yine çok uyumlu. sözlerde hafiften bir gizem var bence. şarkının ana karakteri düşünüyor, şarkıyı dinleyen düşünüyor. hatta bir bilmece de var şarkının içinde: "bil bakalım sen nesin?". şarkının ilk kısmına bakınca bunun cevabı "bir sevgili" gibi geliyor ama bence bu doğru cevap değil. çünkü bu sorunun olduğu kıtada basit bir aşktan daha büyük bir şeyin ipuçları var: "kalemin yasaklarında, çalışan parmaklarında ve ağaran saçlarında tutsak bir düşüncesin". şarkının girişinde "güneşin aynasında ben" mısrası da şarkının sonunda "güneşin aynasında biz"e dönüyor. bu "ben"den "biz"e dönüş de bir ipucu. benzer bir tema ortaçgil'in sen varsın şarkısında da vardı. benim için iki şarkıda da daha özgür, daha dost bir ülkenin özlemi var ama elbette ki yoruma çok açık bir şarkı bu. "ben bunları düşünmek istemiyorum" diyenler için de bir müzik ziyafeti var. daha ne olsun?

    bir önceki şarkı politik olabilir ama albümün dördüncü şarkısı uyusun da büyüsün ise değerleri darbe sonrası hızla değişen toplumu anlatmakta. aslında "iyi uykular türkiyem (!). anlayana..." muhalifliği ile aram iyi değil ama bu şarkının ismine rağmen bu tarz bir muhalefetten çok farklı olduğunu kabul etmem lazım. mesela şarkının girişini çok seviyorum. herhangi bir çocuğun sıradan hayatını anlatan kelimeleri sıraladıktan ve "ve de ciklet" diyerek bitirdikten sonra birden bire "hoppala yavrum, coca cola"yı duyuyoruz. hoppala, çünkü o zamana kadar coca cola, bir çocuğun hayatında yoktu. 1986 yılında coca-cola ve fanta'nın ilk kez 330ml'lik teneke kutularda piyasaya çıkması elbette tesadüf değildi. şarkıdaki "çokonat'ın lezzeti bambaşka" sözü de coca-cola ile birlikte reklamların hayatımıza ne kadar dahil olduğunun bir göstergesi. çokonat jingle'ını ortaçgil ve kızılok'un eski dostları mfö'nün yapması da hayatın bir ironisi. darbe sonrası müzik kültürü de dönemin en ünlü isimlerini sıralayarak çok doğrudan yansitilmis. arabesk, arabeskleşmiş türk sanat müziği ve yabancı sözlü pop müzik dönemin furyaları olarak sıralanıyor. playboy da dönemin önemli trendlerinden. türkiye'de erkekçe, bravo, playmen ve gözde kadın dergileri büyük tirajlar yakalayınca playboy dergisi de 1985 yılının sonunda türkiye pazarına giriyor. futbol da elbette ülkenin en büyük eğlencelerinden biri. 70'lerin sonu 80'lerin başında yabancı futbolcu sayısında kısıtlamalar olsa da 1980'lerin ortalarında yabancı futbolcular tekrardan ülkeye gelmeye başlıyor. gerçi kızılok ve ortaçgil'in saydığı üç yabancı isimden ikisi teknik direktör ama olsun. "darwin, hacı hoca" derken bence doğrudan adnan oktar'a gönderme var keza oktar ilk kez 80'lerin ortalarında kendini göstermeye başlıyor. bir de tabii bu kadar materyalist bir toplumda eğitimin de artık bir at yarışına çevrilmesine de gönderme var. "ne sağcı, ne solcu, doğramacı, macuncu" derken de yök'ün ilk başkanı olarak üniversiteleri apolitik hale getirme çabalarının sembol ismi ihsan doğramacı'yı da bir anmışlar. 3 dakikalık şarkıda daha fazlası da var ama bu kadar yeterli. bu temalar daha sonra kızılok albümlerinde karşımıza sık sık çıkacak ve bu şarkıyı ninni ismiyle olmuyo olmuyo albümünde oldukça kötü bir düzenleme ile dinleyeceğiz. ilginçtir ki ortaçgil de bu şarkıyı konserlerinde söylemekte. biraz garip duruyor ama neden olmasın? müzikalitesinden pek bahsetmedim ama şarkının matrak havasına matraklık katan kazoo solosuna değinmek lazım. bu şarkıdan önce hiçbir türk şarkısında kazoo duyduğumu sanmıyorum. onun dışında oldukça sade, şarkının sözlerini öne çıkaracak bir düzenlemesi var.

    şimdi kasedin diğer yüzüne dönelim. bizi ortaçgil'in vokali ile bir nihavend yalnızlık karşılıyor. ortaçgil'in betimlemeleri, öyküleri her zaman farklı ve güzel. bunda hem fikiriz. ama bu şarkı şarkıdaki kişinin iç dünyasına ek olarak, bu kişinin bulunduğu çevreyi de bence muazzam betimliyor: gazeteler, manav, kapı, tas, eski sinemalar, takvim yaprakları ve daha fazlası. bu nedenle şarkıyı ne zaman dinlesem kafamda eski ahşap evlerin bulunduğu bir mahalle canlanıyor. ancak kelimelere çok iyi hükmeden bir insan bu hissiyatı yaratabilir. mesela "elim cebimde" değil de "cep elimle dolu" tabirini kullanıyor ortaçgil. ne kadar güzel, ne kadar yeni, değil mi? ana karakteri çevresinden izole etmemesine rağmen, şarkının "kanımca her şey boşuna" diye bitmesi ve bunun hissettirdiği yalnızlık çok etkileyici. bu kabullenmişlik, benim için "değirmenler" ile bir bağ kurmakta. etrafında çok şey oluyor gibi gözükse de aslında hiçbir şey olmayan karaktere çok iyi ses veriyor ortaçgil. kızılok'un geri vokali de leziz. oğur da şarkıyı yine çok tatlı melodilerle doldurmuş.

    pencere önü çiçeği, bana "bir nihavend yalnızlık"ın bir adım ötesi gibi geliyor. yine bir ev, yine yalnız bir karakter. ama pencere önü çiçeği çok trajik bir hikaye. bu hikayeyi ortaçgil'e yazdıran ilhamın nereden geldiğini dinlemek isterdim. şarkı ailesi tarafından bilinçli bir şekilde evde tutulan bir kızdan (ya da erkekten ama ben hep kız diye düşünürüm) bahsediyor. pencerenin berisinde her gün güzel yemekler, içecekler vardır. çok güzel kitaplar okur, güzel kıyafetleri vardır. e bu güzel bir şey. pencerenin ötesinde zorlu rüzgarlar ve haylaz çocuklar vardır. bu sayede kızımız ne kıvrılır ne koparılır. e bu da güzel bir şey. ama pencerenin ötesinde kötü olduğu kadar iyi de vardır. ansızın yağmur yağar ama gökkuşağı da vardır. farklı insanlar, farklı çiçekler vardır. sabahlar dipdiridir pencerenin ötesinde, bahar insanın içine kıpırtılar doldurur. hele gece olduğunda pencerenin ötesinde insanlar ay ışığının keyfini çıkarır, pencere önü çiçeği ise ancak yapay bir lambanın keyfini çıkarmaya çalışır. ne kadar anlamlı sözler. müzik de sözler kadar yumuşacık. belki öykü şarkının müziğinin önüne geçiyor ama erkan oğur, yıllar sonra şarkıyı enstrümantal olarak yorumlayıp müziğinin güzelliğini de başarı ile vurgulamıştı. onu da kaçırmamak lazım.

    "pencere önü çiçeği"nde entelektüel kelimesini duymuştuk. şimdi ise bu şarkıda entelektüel kavramına biraz daha dalıyoruz. 1980'lerde başlayıp günümüze kadar gelen bir tartışma aslında bu: "entelektüel kimdir? entel nedir?". benim garibime giden o dönem herkesin entellerle dalga geçmesi. bu şarkı entelektüellere takılıyor. sonra cem karaca, yarım porsiyon aydınlık ile entelle dalga geçiyor. ahmet kaya, entel maganda diyor. üşenmedim baktım, zülfü livaneli de entelleri eleştiren, entel kadroların ona saldırdığını söyleyen bir makale yazmış zamanında. e sen değilsen, ben değilsem, kim bu entel? neyse, bu şarkıyı dinlemek çok zevkli çünkü sözleri pek ilginç. müzik olarak da erkan oğur'un elektro gitarı şarkının gerçek havasını veriyor. ama gel gelelim bu şarkı tam olarak ne anlatıyor, bilmiyorum. bu kadar anlamsız olması elbette dolu gözüken ama aslında bomboş konuşan entelektüeli eleştirmek için bilerek yapılmış olabilir. daha doğrudan göndermeler de var. mesela entelektüelin içtikçe filozofluğu bırakıp hanımefendilere yazmasını anlattığı kıta pek açık. bir de tabii ki ülkenin entelektüelinin düştüğü hali düşünerek saçları beyazlayan karakterimizi son kıtada görmekteyiz. şarkı kızılok ve ortaçgil'in ortak çalışması olsa da ve şarkıyı ortaçgil söylüyor olsa da konu ve üslup olarak tamamen bir kızılok şarkısı bu. keza bu şarkıyı da kızılok, olmuyo olmuyo albümünde yeniden yorumlamıştı. hatta sözleriyle oynamalar yapmıştı. düzenleme hala çok kötü olsa da ritmi ve yeni sözleri aslında iyiydi. bu iki versiyonun karışımından ortaya çok iyi bir şarkı çıkabileceğini düşünüyorum.

    albümün son şarkısı şarkıdaki maymun. şarkıyı sözsüz dinle, dersin ki "ah ne kadar romantik, hoş bir şarkı. şu kemanın güzelliğine bir bak". bu arada kemanı çekirdek müzik okulu öğrencilerinden biri çalmış. çok kompleks bir pasaj değil, yani bir öğrencinin bunu çalıyor olması çok şaşırtıcı değil. ama keman, şarkının havasına çok iyi gitmiş ve doğru yerde doğru notaları şarkıya eklemiş. ama sözler acı biberden acı. ajda pekkan'ı hedef alan şarkı söz olarak çok sert. hatta yanlış hatırlamıyorsam ortaçgil, "biraz abartmışız" tarzı bir yorum yapmıştı bu şarkı hakkında. haklı. şarkı da aslında eleştirdiği konuda haklı. türk müziğine sadece görünürde katkıda bulunan ama aslında için boş bir müziği ve bu şarkıcının tüketime, alışverişe dayalı imajını eleştiriyor. ama kızılok'un dilinin de pek kemiği yok. hadi "maymun" kısmını geçtim. "oysa gerçekte bir maskarasın", "gerilmiş bir dümbelek", "bomboş kafandaki zindan" gibi oldukça ağır tabirler var. ama ajda pekkan'ın o dönem yurtdışında tanınma çabaları ve bunun başarısız olmasına rağmen medya tarafından pohpohlanması, bu çabalar süresince ülkenin tanıtımı için ya da ülkenin yararına hiçbir şey yapılmaması, halktan kopukluk ve üstten bakma gibi konular doğrultusunda doğru eleştiriler var. en sevdiğim kısmı da fransızca şarkılar yapıp, türkçesinin içine bilerek fransızca kelimeler atan ajda pekkan'a nazire yaparak kızılok'un bir kıtayı fransızca okuyup, pekkan'ı bir de fransızca eleştirmesi. bence çok karizma bir hareket bu. aslında ben de ajda pekkan'ın şarkılarını seviyorum. hatta bir günah gibi bence çok iyi bir şarkı. ama fikret baba bu. öyle kolay karşı çıkılmaz. sözler ne kadar sert olsa da müziğe öyle bir oturtmuş ki ne dese dinlenecek bir şarkı ortaya çıkarmış.

    pencere önü çiçeği, kızılok ve ortaçgil için çok verimli bir dönemin zirvesiydi. bundan sonra kızılok ve ortaçgil'in müzikal ortaklığı farklı bir şekle döndü. ikili, çekirdek'in genç şarkıcılarının stüdyo albümlerinde işin mutfağında yer almaya başladı. bir yandan prodüktörlük yaparlarken birçok yeni kızılok ve ortaçgil şarkısı bu kasetlerde ilk kez dinleyicilerin kulaklarına farklı seslerden ulaştı. ama prodüktörlük, kaset basmak, tanıtımı, masrafları derken bu ortaklığın rengi değişmeye başladı. ikili de yollarını ayırmaya karar verdiler. kızılok'un ölümüne dek de herhangi bir yerde bir araya gelmediler ya da geleceklerine dair en ufak olumlu bir sinyal göstermediler. kızılok, 1989 tarihli yana yana ile bir kez daha büyük kitlelere ulaştı. ama kızılok bu kitleleri yine elinin tersiyle itti ve 1990'ların ilk yarısında huysuz bir ihtiyar olarak oldukça politik ve didaktik çalışmalar yapmayı tercih etti. sonra da inzivaya çekilip, 2001'de aramızdan ayrıldı. ortaçgil ise hiçbir zaman büyük kitlelere ulaşmadı, hiçbir zaman çok sivri bir politik kimliğe de bürünmedi. aşka, hayata, yalnızlığa, mutluluğa dair şarkılardan oluşan albümlerini 90'lar boyunca arka arkaya yayınlayarak oldukça güçlü, kemik bir kitle elde etti. yıllar yıllar sonra kızılok ve ortaçgil'in trt'de yaptığı çocuk programının görüntüleri internete düştü ve 2007'de büyükler için çocuk şarkıları yayınlandı. böylece kızılok ve ortaçgil ortaklığının bambaşka bir yüzüne de şahit olma şansı yakaladık. şimdi bakınca kızılok ve ortaçgil gibi iki dev ismin bir araya gelip bir süre beraber çalıştığını görmek heyecan verici. ama olayın aslı elbette bu değildi. bu ortaklık, müzik dünyasından tokatlar yemiş iki idealistin kurak bir çöle ektiği tohumların küçük bir ormana dönme hikayesiydi. pencere önü çiçeği de bu ormanın belki de en güzel ağacıydı.

    5/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: güneşin aynasında, pencere önü çiçeği, entelektüel

  • araplar birbirini öldürüyor niye umursasınki.. o açıdan bayram ama karışmayın sakın.. :d

  • biraz önce takriben yirmi dakika kadar babamınkini dinlediğim günlük.

    önce biraz önbilgi verelim. mahkemenin verdiği kararı yargıtay'da temyiz ediyoruz ya, işte yargıtay o kararı bozarsa eğer, "al bu dosyanın şuralarını tekrar incele" deyip aynı mahkemeye geri gönderiyor. mahkeme bu sefer, ya yargıtay'ın bu dediğini yapıp dosyayı tekrar inceliyor, ya da "hayır, yazılanları okudum ve ben haklıyım" deyip önceki kararında direniyor.

    fakat bu direnme kararını almak zordur. mahkemeler genelde yargıtay'a direnmez. şimdi konuya dönelim.

    babamın herhalde 17 senedir filan uğraştığı bir davası var. uzun hikaye. özetle, babam kazanıyor karşı taraf başka bir yoldan yenisini yapıyor. böyle böyle derken işte yıllar oldu. hatta bu yılların birinde, mahkeme babamın aleyhine bir karar aldığında bizimki duruşmada elli saat laf anlatmış, hakimle şöyle bir diyalog geçmiş aralarında:

    - avukat bey, siz bu davanın üzerine çok düştünüz herhalde?
    - hakime hanım, iki çocuk okutuyorum ben!

    nihai karar yine babamın lehineydi, karşı taraf yine temyiz etti, dosya yine mahkemeye döndü. bugün duruşması vardı, ya bozmaya uyma ya da direnme kararı verilecek.

    direnme kararı verilmiş.

    babam o kadar mutlu ki, telefonda yirmi dakika boyunca bu davadan ve mesleki tecrübenin öneminden bahsetti. ki ben istanbul'da olmama rağmen, kendi davam kadar biliyorum artık meseleyi. beş yüz kere filan dinledim çünkü herhalde.

    ve şöyle dedi:

    - kızım, o kadar heyecanlandım ki, duruşmadan sonra kimseyle konuşamadım, müvekkile bilgi bile veremedim. gittim bir bankta oturdum, nefes aldım, ayakkabım da rahat değildi ama te oradan ofise kadar yürüdüm. ancak açıldım. ben bu heyecanı, ancak işte annen evlenme teklifimi kabul ettiğinde filan yaşamıştım.

    42 yıllık avukat bu adam.

    allah bana da yaşatsın.