hesabın var mı? giriş yap

  • elimde ne var ne yok satıp en kısa zamanda esenlere yerleşiyorum. bu kadar bilinçli bir topluluğu hiçbir yerde görmedim. umarım kılıçdaroğlu ve adamları peşime düşmez.

  • bu ülkenin ana dili türkçe lan.insanlar ne diyecek.ingilizce ve fransızca tercümanlık yapıyorum.ben bile türkçe söylerim.hiç de gocunmam.ama eminim burada insanlara tepeden bakan tiplerin a1 ingilizcesi bile yoktur.internet ve klayve sen yok musun? yaz da yaz.

  • zapping yaparken tekrar bölümlerine denk geldiğim, kısa süre izledikten sonra şu soruyu sormama vesile olan dizidir. "arkadaş, neden herkes sürekli ramazan bayramının birinci günü gibi giyiniyor?"

  • çalmaya yeni başlamadılar en az 3 kere yazdım, kutsal emanetlerin çoğu araplara hediye, rüşvet vs verildi, bir çok müzedeki eserler toplandı ve atatürk havalimanında ki depolarda duruyor onun dışında müze soyuluyorsa müze müdürü için dava açılmıyor, kendisi zaten paketleme işinden o göreve atanmıştır büyük ihtimalle.

  • komik bir anımı hatırlatan olay.
    bir yaz vakti tren ile seyahat ederken vagon arasında bira sigara haylazlık yapıyorduk. bir tinerci de gelip muhabbetimize katıldı. gır gır şamata derken bizim bi arkadaş açık kapıdan aşağıya doğru sarktı.
    tinerci: ''olm böyle gündüz vakti kafanız güzel salak salak hareketler yapıyorsunuz, allah muhafaza aşağı düşsen, ya da ne biliyim hızlı giderken kafanı şu tabelalardan birine vursan geberip gitsen hiç biriniz ailenize biz trende içip salak salak işler yapıyorduk demeyeceksiniz, sonra tinerci trenden aşağı adam attı diye gene biz haber olacağız..''

  • abd'nin çok erken bir ab olmasını engelleyen başkan, üretici gücün nerede konuşlanacağı ve tüketim pazarının nerede olacağı konuşuluyordu. lincoln abd'yi bir tüketici pazarı olarak konumladı ve üretici güçleri eski kıtaya iterek zaten müstemleke geçmişi olan birbirine bilenen avrupa uluslarının birbirlerini yemelerine yol verdi. bugün dahi abd'nin tüketici konumu değişmemiştir, büyük miktarda standart gündelik ihtiyaçlarını yüksek değerli dolar bazından zar zor karşılayan orta sınıf ile devasa harcamalar yapan görgüsüz moron amerikalılar klişesi onun saçma sapan ütopik politikalarına dayanır. sayesinde yaşlı kıta emekliliğe ayrılıp artık tatlı tatlı bilim-felsefe yapacağı, dünyanın sanat ve kültür merkezi haline gelecek nitelikli nüfusu üretmeye başlayacak iken birbiri ardına patlayan savaşlarla insanlığı kara delik gibi kendi meseleleri içine kapatmıştır. bu ters tarihsel akışın, soğuk savaş gibi uzun bir durağanlık döneminde, üretimin bilgisinin de asya'ya taşınmaya yetecek zamanının ortaya çıkmasına ve hiç beklenmedik biçimde güçlü bir asya iç pazarının doğmasına yol açmasıyla kısa bir zaman içinde abd'nin iç piyasasından elde ettiği avantajını da kaybedeceğini öngörmek zor olmaz. belki roma kadar uzun yaşayabilecek tahmin edilen bir yeni dünya-üstünlükçü model- ve sanılanın aksine 'new world order' buradan gelir, kendisi sayesinde-o da kuzey amerika'nın bir bölümüne sıkışmış olarak, en fazla 200 yılı görecek gibi duruyor.

  • travmatik bir dönemdir.

    bana kalırsa diğer büyük şehirlerde yaşayanlarla birlikte, özellikle istanbullular daha derinden hissetmiştir bu süreci. televizyonlarda acayip acayip programlar olurdu. saadettin teksoy, medyumlar, ister inan ister inanma programı*, sıcağı sıcağına vb. programlar o dönemin acayipliklerindendi. saadettin teksoy'un, a4 kağıdının altına çakmak tutarak, kağıtta cinlerin suretinin oluştuğunu iddia eden adamı konuk ettiği bölümü hiç unutamam mesela. sıcağı sıcağına programı'ndaki "çivici katil"e ne demeli! ister inan ister inanma gün ortasında yayımlanan, cam yiyen adam, ne bileyim yokuş yukarı kendiliğinden çıkan araba gibi haberlerin yapıldığı bir gerilim şöleniydi.

    sonra sokaklar da acayipti. her gün televizyon'da yürüyüş yapan memurların, işçilerin grevlerinden bahsedilirdi. bu o kadar fazlaydı ki faili meçhuller ve boğaz'da günlerce yanan tanker gemisi gibi önemli hadiselerle aklıma kazındı. sular yoktu istanbul'un göbeğinde ve günlerce de gelmiyordu. annemin kaç defa, kapı önüne gelen tankerden kovalarla su aldığını hatırlıyorum. bu tankerle su sağlanamayan mahallelere belediyelerce gönderiliyordu. köşe başları çöplükten geçilmiyordu, sokaklar yağmur sularıyla dolup taşıyordu.

    insanlar da acayipti. "ömür boyu aydınlık için bir dakika karanlık" gösterileri yapılırdı istanbul'da. akşamın bir vakti herkes penceresinde tencere tava çalardı ve seri şekilde ışıklarını açıp kapatırdı. bane şehri ele geçirmiş sanırdın. ben bütün bunlardan korkardım. parliament gece kuşağı'nda eski batman'i izlerken, beton yorganın altından korka korka tavana bakardım. tavanda, sobanın alevgizinin açık olmasından ve güğümün ve sobaya asılmış birkaç parça çamaşırın neden olduğu korkunç şekiller olurdu. o yüzden kalkıp da televizyonu kapatacak cesareti bulamaz ve bir başıma yattığım oturma odasında sabaha kadar açık kalırdı tv. sabah kızar, yaygarayı kopartırdı annem. okulda öğretmenim marangozdan yaptırdığı sopayla döverdi biz çocukları. neyse ki sınıflar en az 80 kişilik olduğu için sıra sık sık bana gelmiyordu. ne tv, ne sokaklar, ne okul, ne aile benim gibilere istediği sükunu vermiyordu.

    edit: birkaç tarih açısından bakarsak 94 yılını da bir miktar geçmiş karanlık dönemdir.

  • mallıktır. vazgeçecekseniz yine vazgeçin de memurluğa bok atmanın lüzumu yok.

    dünya turu yapmak için de everest'e çıkmak için de en iyi meslek memurluk türkiye'de.

    siz başka bir ülkede yaşıyorsanız bilemem.

  • suçsuz yere hapishaneye düşen bir karakterimiz varsa eğer içeri ilk girdiğinde yanına biri yanaşır ve suçunu sorar. bizim oğlan "ben masumum." diyince, kaşarlanmış mahkum: "burdaki herkes masumdur." der ve güler.