hesabın var mı? giriş yap

  • fenerbahçe ile oynanacak süper kupa maçının centilmence geçmesi temennisini "şunun bilinmesini isterim ki, yıllar sonra birer delikanlı, birer genç kız olacak miniklerin 'soma için oynanan finali hatırlıyor musun ne kadar güzel bir gece olmuştu' demesi beni tüm zaferlerden daha çok mutlu edecektir." diyerek dile getirmiş güzel insan.

    şu kirlenmiş türk spor camiasına ne kadar örnek olur bilinmez ama umuyorum ki güzel bir iz bırakacaktır bu topraklarda.

    edit: bırakamadı.

  • üzücü, dehşet verici, ibret alınması gereken görüntüler...
    hindistan... nüfusu yaklaşık 1,4 milyar... günlük vaka sayısı 200 bin civarında, binlerce kişi yetersiz sağlık hizmeti yüzünden ölüyor. hastanelerdeki görüntüler çok şeyi anlatıyor, görebilenlere...
    inandıkları binlerce din tanrısının bir faydasının olmadığı kesin... bu tanrılara dua etmenin hiç bir faydası yok, ama öylesine din ile köleleştirilmişler ki anlamaları imkansız... sonunda durumları ağırlaşınca soluğu bilimde, hastanelerde arıyorlar ama çoğu için artık çok geç...
    ölümden sonraki yaşam için hayat tarzını benimsemiş cahil, din ile uyutulmuş toplumların kaçınılmaz kaderi... yaşarken bir değerleri yoktu, ölürken de bedenleri dini ritüelleri eşliğinde odun ateşinde kül olup gidiyor. hiç yaşamamış gibi...
    cehaletten, dinden daha büyük düşman yoktur... insanın aklını alır, köleleştirir... köle olarak yakılır ya da gömülür...

  • "sevgilinin olması."

    yani şöyle ki; şu an kız arkadaşınla dışarı çıkıp eğlenelim desen, ortalama bir mekana oturdun birkaç bira fındık fıstık 450 lira.

    kalktın oradan hadi karnımızı doyuralım dedin. gittin yine ortalama bir mekanda bir şeyler yedin, en az 150 lira da ona koy etti 600 lira.

    bak daha ulaşım gideri benzin ıvır zıvır yazmadım bile. bu yüzden gönül işlerini bıraktım, bim'den aldığım makarnayı yerken ahaber izliyorum.

  • -bence de en önemlisi elle yemek, yani kibarlık yapıcam diye bazen levye ile odun ile dövüyorlar. halbuki elden yiyince tadı çok farklı...

  • 1920’ler sinema için fırtınalı bir dönemdi. daha yerleşmiş bir endüstri oldu, mevcut akımlarla rekabet eden ve onlara karşı çıkan yeni akımlar ortaya çıktı. yeni teknikler, stiller denendi. ancak bir şey eksikti. the birth of a nation’da köprüyü geçen at arabasının, das kabinett des dr. caligari’de cesare’ın deliliğini, safety last’ta llyod’un tırmanışı sırasında uzaktan gelen trafiğin sesini duyamıyorduk. daha önce sesi sinemaya katma denemeleri olmuştu fakat en başarılısı ve dünyaya daha çok dağıtılan film the jazz singer ile başladı. chaplin gibi çoğu sessiz sinemacı ses kullanımının sinemanın esrarını bitirdiğini düşündüğünden kullanmayı erteledi. japonlar 1930’ların ortasına kadar yatırım bile yapmadılar. ancak bu yeni sistem oldukça sıkıntılıdır. kameralar yarattıkları gürültülerin mikrofona yakalanmaması için büyük siyah kutuların içerisine konulur. bu konteynırların arkasında mikrofonların bağlı olduğu sopayı tutan bir operatör oturur ve konuşan oyuncuya göre mikrofonu ona yaklaştırır. bunun yanında sette büyük bir orkestra film sırasında film için müzik yapar ve ancak 1933’e kadar orkestralar filmle simultane şekilde kayıt yapmak zorundaydılar.
    sanatsal özgürlüklerini kısıtlayan bu engeller ve zorluklardan kurtulmak için yeni yöntemler bulmak zorunda kaldılar. sesi yenilikçi bir şekilde kullanan ilk kişi, daha önce tiyatro ve opera yönetmiş, rus yönetmen rouben mamoulian. applause ile hikaye açısından olmasa da sesin kullanımıyla endüstriyi düşündürmüştür. bir sahnede trafiğin gürültüsünü, new york’un sokaklarından ortaya çıkan sesleri kullanır. başka bir sahnede kızı dua ederken annesi ninni okumaktadır ancak sesçiler böyle bir şeyin mümkün olmayacağını, sadece birisinin sesinin duyulacağını ya da ikisinin de açık bir şekilde duyulmayacağını söyleseler de, denemeler üzerine simultane ses sinemada mümkün hale gelmiştir. 3 yıl sonra love me tonight’ı çeker. buradaki yenilik ise filmi çekmeden önce filmin müziğini kaydedilmesidir. böylece karakterler müzikle ahenkli bir şekilde hareket eder.

    amerika’da ses devrimi olurken, milliyetçiliğin, politik muhafazakârlığın etkisindeki japonya sessiz filmlere devam etti. ancak bu politik, teknolojik, ve sanatsal izolasyon döneminde japonya en önemli filmlerini çıkardı. bu dönemki en büyük yönetmen ve sinemanın gördüğü en büyük yeteneklerden biri yasujiro ozu. sinemaya girişi ı was born but… ile olur. yeni okullarında zorbalıktan, kabadayılardan çeken iki kardeşin nasıl zorbaya dönüştüğünün hikâyesidir. ozu’nun çoğu hikayesi sıradan ailelerin ve çocukların ilişkisi üzerinedir. gençliğin değişim için en büyük güç olduğu bireysel batı sinemasının tersine ozu temalarında bu isyanı bastırır. hollywood’un mutlu sonlarına ve rusların trajik kapanışlarına karşın daha sakin, rahatlatıcı alternatifler sunar. ozu’nun filmleri japonların momo no aware dedikleri hayatın durağan ve üzücü olduğu temasından türer. insan doğasının sadece aile ve çocuk arasında değil, aynı zamanda umut ve umutsuzluk, özel ve kamusal hayat arasında da dengeli olduğunu düşünür. hollywood ve diğer ülke sinemalarında normları arasında yer alan kamera yüksekliğini göz veya omuz hizasında olması kriteri ozu sinemasında kendini daha alçak seviyeye çeker. bazı eleştirmenler bunu ozu’nun filmleri bir çocuğun gözünden anlattığını savunur. bazıları japon kültüründe insanların yere oturmasından dolayı olduğunu savunur. ancak ozu’nun bu tekniği üç uzamsal efekt yaratır;

    • insanın ağırlık merkezini çerçevenin merkezine yerleştirir. böylece imgeler daha durağan, daha az burkulma, bozulma gösterir.
    • kamera hafif yukarı baktığından kamera zemin özelliklerini içermez ve karakterlere hafiflik katar.
    • ilk defa çerçeveye tavan da girmiş olur ve setin filmle bilrlikte inşa edildiğini gösterir.

    ozu’nun filmleri ve japon sineması ancak kurosawa’nın rashomon filmi venedik film festivali’nde ödül alıncaya kadar uluslararası anlamda izlenmemiştir.

  • yaptıkları yalan olan muhterem. evliya çelebi gibi duy da inanmacılığın sembolü, hiç güvenilir olmayan bir adamın seyahatnâmesinde kim bilir hangi kafayla kayda geçtiği büyük bir muammadır. lakin insanoğlu efsanelere çabuk bağlanır.

    sözüm ona bu uçma hadisesi, alkollü içki tüketimini halk tabakasında dahi men etmek suretiyle alkolsüz hava sahası yaratma arzusundaki iv. murad saltanatında vuku bulur. birincisi iv. murad gibi geç bir dönemde vakayinâme yazımı had safhadadır, tahrir defteri kusursuz tutulmaktadır, istanbul hududlarındaki uçan dişi sinek bile kayda geçer. hele ki iv. murad gibi pimpirikli bir sultan, bu gibi bir hadiseyi katiyen atlamaz, şahsi rûznamesine şüphesiz hemen işlerdi. hiçbir şey olmasa, derin araştırmaları olduğu öne sürülen bu muhteremin bir takım eskizlerine, kanat tasarımlarına rastlanılması gerekirdi. lâkin evliya çelebi müptezeli haricinde hiç kimse böyle bir veri işlememiştir defterine. gel gelelim bu döneme tekabül eden kent yaşantısında alkolün de yasaklanması ile beraber insanlar kısmî bir içe dönüş yaşamış, kendilerini haşhaşın huzurlu kollarına bırakmıştır. benim bildiğim kadarıyla da osmanlı şehirlerinde haşhaş ve kenevir tüketimi bu dönemde had safhaya ulaşmıştır. bu gibi kafası güzel ortamlarda böylesi hikayeler uydurulması pek normaldir. adamın biri galata'dan kendini atacak bilmemnereye konacak. lakin bu kıymetli hadise hiçbir deftere işlenmeyecek. şaşılacak iştir. böyle bir zat'ın varlığını inkar etmek yersizdir. pek tabi yaşamış olabilir böyle bir insan. uçuş meraklısı da olabilir. lakin galata'dan atlayıp üsküdar'a konması şimdilik hayal ürünüdür. hele ki, sultan'ın "böyle zeki adamlar pek zararlı olur" diyerek kendisini cezayir'e sürdüğü ise hiç inanılası değildir. osmanlı ilmin memleketidir. böylesi hadiselere ehemmiyetle yaklaşılır.

    her şeyden evvel; herhangi bir mevzuda ilk olmayı gurur belleyip, yedi cihana ilan etme vazifesine sahip olan osmanlı elçileri, böylesi bir hadiseyi anadolu'dan evvel avrupa'ya duyururdu. avrupa nazarında kendisini debdebeli bir yaşam biçimine sahip, cihanşümul bir imparatorluk olarak tanıtma merakına sahip olan idari sistem böylesi bir vakayı kesinlikle dünya'ya açıklardı. resmî dünya tarihine geçerdi bu durum. bilumum kronikte satır başı edilirdi. bugüne döndüğümüzde ne görüyoruz? türk milletinden başka tanıyan yok bu hadiseyi ve bu muhteremi. zîra tarihimizi ecnebi kaynaklardan takip etmeyi bilmediğimiz için efsanelere körü körüne inanan bir milletizdir. tarihi mitolojiden ayıran en mühim husus ise bir kısım vesikadır. kayıtları vâr olan hadiseler evet yaşanmıştır ve tarihe geçmiştir. bütün bunlar bir yana yazılı kayıtlara bile körü körüne inanmak sakıncalıdır. kendisini temize çıkarmak için yalancı vesikalar işlemeye meyletmiş muhteremler malesef vardır. lâkin hiçbir resmî kaydı bulunmadığı gibi, efsane olduğu gün gibi ortada olan böylesi bir vakaya ise, resmi bir kayıt bulunana dek inanmak ancak kendini kandırmaktır.

    hoştur böylesi efsanelere inanmak. lakin boştur. bildiğim kadarıyla resmi tahrirlere geçen ilk uçma sevdalısı türk, minareden atlayan imam cevheri efendidir. mamafih yere çakılmıştır.

  • okuyunca birden gülümseten başlık. benim anneannem ya lan bu.

    ocakda yemek vardır...
    -allahuekber
    -naapıyım altını mı kapatıyım?
    ses bir ton yükselir
    -alahuekber!!!
    - ..... :/ kısıyım mı?!?
    l ye baskı yapılır kızgın kızgın...
    -alllllahuekberrr
    -0.o açıyım mı altını?
    -gerizekalı namazı bozdurdun bana anneni ara gelirken ekmek alsın!