hesabın var mı? giriş yap

  • sozlukte bu ipuclarinin buyuk cogunlugu ogrencilerden gelecegi icin pek de dikkate almamak lazim. ogrenciyken gunler 32 saatti.

  • merak edilen dizidir.
    ya siz ne aptal adamlarsınız böyle. “bu akşam izleyeceğim bakalım” “ merak ediyorum” diye entry mi girilir. burası facebook mu birader hayırdır amk? diziyi izleyin yapın yorumunuzu da okuyalım neymiş ne değilmiş. adam bu akşam izleyeceğim için çok heyecanlıyım yazmış, bu kutsal bilgi için çok teşekkür ederiz kardeş.

  • yaşayan en büyük ikinci sanat eleştirmeni ertuğrul özkök'ün - en büyüğü için (bkz: hıncal uluç) - hürriyet'in pazar eki'nde yer alan söyleşisinde yaptığı açıklama. rec by saatchi'den çıkan "arta kalan zamanda" albümünde sevdiği 15 aryayı derleyen özkök'ün kendisiyle bu vesileyle yapılan söyleşideki açıklaması gerçekten düşündürücü:

    "ikinci yeni şiiri gırtlağına kadar arabesktir. alın ikinci yeni ’den bir şiir, doğuş ’un şarkı sözlerinin yanına koyun, fark görebilecek misiniz bakalım. sezen aksu’nun şarkı sözlerinde de aynı tat vardır."

    bu açıklamadan sonra hafif bir içim geçmiş, uyumuşum. rüyamda sezai karakoç, ece ayhan ve cemal süreya'yı gördüm. aralarında doğuş ve hilal cebeci ayrılığı hakkında tartışıyorlardı. daha sonra turgut uyar geldi ve "size genç şair doğuş'un şiirlerini getirdim, haydi birlikte okuyalım" dedi. okumaya başladılar:

    eserin adı: uyan (doğuş adlı albümünden)

    zordu bu anı beni yordu
    yokluğun beni vurdu
    zordu bu anı beni yordu
    ayrılık beni vurdu

    düşünmeden uğra bana
    kapım açık hala sana
    ayrılığın vurdu aya
    yansıdı odamın duvarına

    uyan uyan uyan
    gönlüm uyan
    dayan dayan dayan
    ruhum dayan

    seni de bir gün severler
    sevda yüklü trenler
    boş raylarda ilerler
    sevenleri üzenler
    hep o yolda giderler

    eserin son bölümünde sezai karakoç ağlamaya başlamıştı. "ben neden böyle yazamadım hiç?" dedi. turgut uyar, diğer esere geçti:

    eserinin adı: bebişim (hadi hızlandır albümünden)

    dayanir mı bedenim bu acıya
    alısır mı ruhum sensizlige
    yüreğimde gözlerimde nefesimde
    kaderimsin duam yeminimsin
    kalbim kalbini görmediği zaman
    atar mı sence bir daha

    bebişim bebişim teninin kokusunu özlemişim
    bebişim bebişim bebişim
    canımdan bile sevdigim herşeyimsin...

    "bebişim" kısmında ece ayhan sigarasından derin bir nefes aldı... "hiçbir zaman doğuş gibi yazamayacağız, hiçbir zaman..." dedi. turgut uyar devam ediyordu okumaya:

    eserinin adı: uh uh (denge albümünden)

    şimdi sana söylüyorum
    içimdeki aşkı çıkar onu
    çıkar onu çıkar onu bebeğim

    vazgeçilmez terkedilmez
    içimdeki tutku
    al al al al al al
    uva uva oh oh

    kaldır üstündeki kara bulutları
    serbest bırak alev alsın

    özellikle "al al al al uva uva oh oh" bölümünden sonra, şairler "olmaz böyle şey" nidalarıyla "doğuş şiirlerindeki imgelem zenginliği" hakkında hararetli bir tartışmaya giriştiler. hatta sezai karakoç ile ece ayhan neredeyse birbirine girecekti. o sırada ertuğrul özkök geldi ve "ikinci yeni şiiri gırtlağına kadar arabesktir. alın ikinci yeni ’den bir şiir, doğuş ’un şarkı sözlerinin yanına koyun, fark görebilecek misiniz bakalım. sezen aksu’nun şarkı sözlerinde de aynı tat vardır." dedi. sezai karakoç "ne demek fark görebilecek misiniz? doğuş bizden milyon kat iyi...dalga mı geçiyorsun bre?" dedikten sonra koşup irice bir budaklı meşe odunu kaptı. .. tam o anda uyandım. bilgisayarımı açıp, doğuş’un resmi sitesinden fan clup bölümüne girdim ve hemen üye oldum. çok mutluydum. üstelik nickim de uvercinka ‘ydı.

    http://www.hurriyet.com.tr/…791.asp?gid=59&sz=15434

  • ben buna fena halde uyuz oluyorum hacı. bakın başta vurguluyorum "kadına öncelik vermeye değil, kadının öncelik hakkını kendinde sorgusuz sualsiz görüp 'ben bayanım' diyerek öne geçmesidir" uyuz olduğum kısım. yoksa her zaman hanımlara veririm sorun yok bunda. hatta vermezsem kendimi kötü hissederim. burada ben olayın örtülü anayasasından söz ediyorum (ayrıca kadınlar aşağı kadınlar yukarı diye başlık açmayı da hiç sevmem. ben iki cinsin de hakkaniyetli şekilde eleştirilmesinden yanayım).

    örneğin asansöre binmek için kalabalık bir sırada bekliyorsundur ve hemen arkandaki kadın "doğal öncelik reflesiyle" löp diye dalar. yahu bir dakika da sıra benim sıram. yani öncelik hakkı benim. o hakkı ben uygun görürsem "buyrun lütfen" derim zaten ama hanımefendi kişisi "nasılsa ben tırnak içinde bayanım verilecektir zaten o yüzden bakmaya gerek bile yok" diye düşünmesi beni deli ediyor. belki acele işim var? belki vermek istemiyorum? belki o kadar centilmen birisi değilim? olmaya da mecbur muyum? belki odunum?

    bu yalnızca bir örnek. çarşıda pazarda, bir kapıdan girip çıkarken, toplu taşımaya binerken her şart ve her koşulda karşımıza çıkabiliyor.

    ha arkada bekleyip "buyurun lütfen" diye teklif edilince teşekkür ederek öne geçen kadın yok mu? olmaz olur mu var ama ciddi anlamda az sayıda.

    tekrar ediyorum ayar olduğum nokta öncelik vermek değil, öncelik verilmesini beklemeyip o doğal hakkı kendinde görüyor olmasıdır.

  • mitralyöz günümüzde her makinelitüfekle eş anlamlı bir kelime haline gelmiş olsa da aslen tek bir icadın özel ismi olarak çıkmış ancak buradan yürüyerek koskoca bir janra da adını vermiştir. böyle nescafe'nin bütün instant kahvelere kendi adını vermesi gibi bir örnek silahlar aleminde çok görülmez.

    mesela günümüzde bütün makinelilere gatling demiyoruz çünkü o dönen namlularla özdeşleşmiştir. nordenfelt demiyoruz, öyle diyince aklımıza 15 kilo çelik bloklarla kurulan primitif silahlar geliyor. mitralyöz diyince aklımıza top arabasında çekilen tuzluk gibi bir şey gelmesi lazımken modern makinelitüfek de akla geliyor. niyeyse öyle olmuştur.

    kelimenin kökeni fransızca mitraille'den gelir. bu file bir torba içine üzüm salkımı gibi koyulmuş bilyalardan oluşan bir tür anti personel topçu mühimmatının tarihi adıdır. görünüş olarak zaten topa benzemektedir, sadece piyadeye karşı kullanılması planlanmaktadır, ona mukabil bunu atan silaha dişi bir cinsiyet vererek mitrailleuse demiştir fransızlar*.

    1866 yılında mekanik bir kol yardımıyla ateşlenebilen, top arabasıyla çekilebilen, şarjörle dolan ve 25 namlunun bir top namlusunun içine yerleştirildiği, dönemine göre modern denilebilecek bir dizaynı vardır. silahın operatörü silahın arkasındaki bir manivelayı saat yönünde çevirdikçe pirinç 10 kiloluk bir şarjör bloğuna itinayla dizilmiş 13mm mermiler sırayla ateşlenmektedir. mermi bittiğinde tepeden pirinç blok çekilip yeni şarjör koyulmaktadır. tüm şarjörler kullanıldığında silahın savaştaki kullanımı da sona ermektedir.

    fransızlar bu silahı icat ettiklerinde devlet sırlarının en üst mercii olarak kabul etmiştir. mitralyöz nihayetinde bir manga askerin 30 saniyede yapacağı işi 10 saniyede iki kişiyle yaptığı için potansiyelinin de büyük olduğunu hesaplamaktadırlar. o yüzden böyle bir silah olduğunu duyurmak bir yana, can düşmanları prusya ve habsburg hanedanları bunu görüp kopyalamasınlar diye 3. napoleon zamanında devlet erkanı ve generaller arasında bile orduda böyle bir silah olduğunu bilen adam yoktur. bunlardan 400 tane üretmişler, savunma platformu olduğunu hesaplayıp defansif noktalara sanki topçu bataryasıymış gibi dizmişler ancak gizliliğin bokunun çıkması yüzünden bu bataryalara atanan topçu subayları ve erat mitralyözü açık alana çıkarıp adam gibi bir eğitim yaptırmamışlardır. şöyle eğitim tablolarıyla silahı operatörlere teorik olarak anlatıp bundan verim bekleme eğilimine girmişlerdir. bugünkü standartlarda silah operatörün pratiği silahını tanıması, sınırlarını bilmesi açısından en geçerli metoddur. 1860-70 arası fransızlarda ise askerler sınıflarda daha önce hiç icat olmamış, hiç kullanmadıkları, ne işe yarar tam anlayamadıkları bir silahı resimlere baka baka öğreniyormuş gibi yapmışlardır.

    bir başka fecaat durum ise mitralyözün komple top kabul edilmiş olmasıdır. ordu defterindeki adı bile "le canon à balles" (mermi atan top) olarak geçer. silahın mucidi auguste verchère de reffye bile silahı hafif top gibi kullanılsın diye tasarlamıştır. daha dünyada bir makineli tüfek anlayışı yoktur. nelere kadir olduğunu kimse tam hesaplayamamaktadır.

    işte bu seviyede denyoluklar kendilerine imparatorluk fransasının en kara yılı olan 1870'de çok pahalıya patlayacaktır. silahın tam potansiyelinden emin olmadıkları için bunları topçu olarak kullanmaya kalkacaklar, top menzili ile mermi menzili arasında epey bir fark olduğu için ve 19.yy topçusu cephenin geleneksel olarak hep tepesinde olduğu için mitralyözler kıyım yapabilecekleri yerde hep uzakta menzil dışında kalacaktır. oysa devir piyadenin sıra sıra küme küme yaklaşıp volley atışlar yapmayı tam bırakamadığı, makineli tüfekçinin böyle karşısında 50 metrede statik duran binlerce piyade gibi ıslak rüyasında görebileceği durumlar yaratan bir devirdir. yanyana üç mitralyözün düşman cephesini ortadan makas gibi biçebileceği durumlarda mitralyöz fransız savaş anlayışının bir kurbanı olarak hiç aksiyonda bulunamamıştır. prusya ordusunun demirbaş tüfeği dreyse o senelerde bile 1400 metreye atış yaptığı için mitralyöz operatörleri ölmesinler diye 1500 metrede duracaklar, o mesafeden attıkları da dağa taşa uçan kuşa gidecektir.

    bunun tek istisnası da geleneksel örnek olarak 18 ağustos 1870'teki gravelotte savaşı'dır. burada fransızlar şansa mitralyöz bataryalarını koruganların ardına çekip kamufle etmeyi becermişler. prusya piyadesi hücumu başlattığında saldıran 8. kolordu birden kendilerini açık alanda altı mitralyözün önünde bulmuş tam 5200 kadar ölü ve 14.430 yaralı vererek dağılmıştır. ancak bu da tek bir örnektir, fransa bu savaşı da nihayetinde kaybedince ve mitralyöz 1870 fransa prusya savaşına büyük bir etki etmeyince fransızlar deyim yerindeyse bu silaha küsmüşlerdir. büyük umutlarla icat edilen bir şey en kara günde kendilerini kurtaramayınca fransız ve denebilir ki avrupa genel askeri doktrini makineli tüfeğin potansiyelini hiram maxim gelip bunu zorla kendilerine anlatana kadar anlamamakta direnecektir. fransa 1897'ye kadar tam 27 sene bir daha mitralyöz falan görmek istemeyecektir.

    birinci dünya savaşında ise makineli tüfek dikenli tel ve siperle birleşince savaş denen olguyu komple değiştirecek, süvarinin hükümranlığını bitirecek, milyonlarca genci gömecek ve cephede hareketi bitirdiği için siperlerde sefalet koşullarının yaşanmasının da baş müsebbibi olacaktır. ama tabii oraya daha gravelotte'den sonra bir 44 yıl vardır.

    özetlersek mitralyöz başarısız addedilse de başarısızlığı dizayndan değil kullanımdaki yetersizlikler ve doktrinin uyumsuzluğu yüzündendir. ona rağmen dünyadaki çoğu dile makineli tüfek terimini karşılamaktan da geri duramamıştır. bugün bile fn-minimi'nin fransız ordusundaki adı mini-mitrailleuse'dür. norveçliler makinelilerine mitraljøse, biz keza osmanlı devrinde daha çok bugün çok nadir de olsa mitralyöz, romenler mitrailiera, yugoslavlar mitraljez, arnavutlor mitraloz, yunanlılar ise mydraliovolo derler.

    çıkıntı olarak bir tek hollandalılar silahtaki dişi cinsiyet kalıbını değiştirerek makineli tüfeğe mitralyör demişlerdir. fransızca konuşan belçikalılar ise biri ortalık yerde atışlarda falan mitralyör derse "bu ne biçim fransızca lan" diye söylenerek gidip kanser olurlar.

  • -aloo
    +acildeyim gel beni al
    -noldu
    +ciğerlerime su kaçtı
    -nasıl yaa
    +yüzme kursunda ayaklarımı yukarda tutamıyorum diye kollukları ayağıma bağladım