hesabın var mı? giriş yap

  • bu şafaklarda yüzen alsancak söndürülemedi. [korkma] [vazgeç]
    yurdun üstünde tüten ocak bulundu, lütfen tum ocakları söndürüp tekrar deneyiniz. [tekrar dene] [vazgeç]
    windows bir yıldız buldu ve şimdi o yıldızı sizin için parlatıyor.
    seçili öge millet klasörünün dışına taşınamaz.

    bu nazlı hilal uyumlu kip'te çalıştığından sistem performansını olumsuz etkileyebilir. [çatma] [vazgeç]
    kahraman ırk yaratma sihirbazina hoşgeldiniz. [devam] [kapat]
    c: sürücüsünde dökülen kan bulundu. windows bu dökülen kanları helal edebilir. windows'un sizin için bu kanları helal etmesini ister misiniz? [ ] bu soruyu bir daha sorma [evet] [hayır]
    millet kullancısının istiklal klasörüne erişim yetkisi zaten mevcut. [tamam]

  • hayalimdeki geziye çıkmıştım, yalan yok, hayalimdeki gibi olsun diye, olduğumdan daha fakir gezmiştim avrupa'yı, öyle ki gittiğimde cebimde olan paranın %30'u kapıkule'den bir tırla girerken cebimdeydi hala.

    planım her yeri gezmekti, brüksel'e inmiştim, amsterdam'ı gezip, paris'e gelmiştim, buradan da ispanya'ya doğru trenle devam edecektim. tek başımaydım ve bu keyifliydi.

    ama paris'in böyle olduğunu bilmiyordum, hiç hayal edememişim, ne kadar şahane bir şehir olduğunu. hayran hayran tüm sokaklarını gezdim, turistik yerlere gelince kalabalığı görüp burun kıvırdım, bir gece sokakta yatınca her yer benim evim olmuştu sanki.

    neyse, bildiğim bir yer ya, ismini duymuşum ya en azından, şanzelize'ye (yarabbim, böyle değişik yazılan bir isim olabilir mi? metroda durağını bulana kadar elli kişiye sordum.) gitmek istedim. gittim, ulan, bana yönelik hiçbir şey yok orada. her yer mağaza. kitapçıya gidip kapaklarından kitapları tanımaya çalıştım bir süre. sonra coco chanel'e girip, o berduş halimle, ıvıra zıvıra baktım. en sonunda sıkıldım, aklımda bir yer vardı, gitmeden sevdiğim bir abim söylemişti, cafe de flore, camus'lar sartre'ler orada takılırmış, git bi gör demişti. aa böyle bir yer vardı diyip metroya doğru gittim, tabi bilmiyorum nerede.

    metronun merdivenlerine geldiğimde, orada sigara saran bir kız vardı, ona sorayım dedim.

    -ingilizce gerçekleşiyor-

    -pardon, cafe de flore'ye nasıl gidebilirim biliyor musunuz?
    -a biliyorum evet, bu metroya bin, şu şu durakta in, çıkınca çok yakın, tekrar sorabilirsin.
    -teşekkür ederim. camus ve sartre'dan ötürü biliyorum, doğru mu biliyorum?
    -evet, ben de sırf o yüzden gitmiştim, ama çok pahalıydı. ben de o metroya bineceğim, sigaramı içtikten sonra, istersen beraber gidebiliriz.
    -çok güzel olur.

    dedikten sonra ben ona sigara uzattım, türkiye'den stokladığım camel softlar, amacım zaten sardığı sigarayı alabilmekti, o da bana verdi gülümseyerek. sonra, camus ve sartre'den konuştuk biraz, kendisi fotoğrafçılık okuyormuş orada, kitap okumayı çok severmiş, camus ve sartre'yi çok küçükken okumuş, şimdi kafamı dağıtmak için polisiye okuyorum dedi.

    neyse, metroya indik, ayakta duruyoruz, oldukça yakınız. ben kızı da çağırmak için kendimi toplamaya çalışıyorum, bütün konsantrasyonum onu çağırmak üstüne.

    -sen de gelmek ister misin? sana bir kahve ısmarlayabilirim cafe de flore'de.
    -çok isterdim ama stüdyoya gidiyorum, beni bekliyorlar, hatta bak kaç tane mesaj atmışlar, diyip blackberry telefonunu çıkardı. birkaç mesaj gösterdi. menüde dolaştı biraz, boş ekrana baktık beraber. sonra,
    -işte de bu da benim telefonum, dedi, biraz daha boş ekrana baktık.

    içine sıçayım, o kadar odaklanmıştım ki çağırmaya onu, hiç aklıma gelmedi, telefon numaramı al dediği, hem fransa'da cebimde bir telefon var ama hiç kullanmadığım için telefon kavramını da unutmuşum sanki. basiretsizlik. onun ineceği durağa gelmeden önce bir kez daha sordum, eminsin di mi? diye, ne yazık ki dedi.

    concorde durağında indi (bak o durağı hatırlıyorum) ben de iki durak sonra indim, çıktım, cafe de flore gerçekten yakındı, uzaktan bir baktım, klasik paris kahvesi, ne işim var lan benim burada diyip, metroya geri bindim, concorde durağına.

    indim, küçük bir yerdir diye umuyordum, ama yine devasa bir paris semti. çıktıktan sonra, yalan söylemeyeyim, 10 ile 20 arasında kişiye buralarda hiç fotoğraf stüdyosu biliyor musunuz diye sordum, birkaç fikri olan oldu, tek tek gezdim sokakları, bulamadım.

    en son, bilen bilir, concorde'da meydanda bir kilise var, onun önündeki merdivenlere oturdum, bir sigara yaktım. o kız da kahverengi deri ceketi, boynunda iki tur dolanmış ipek fuları, yeşil gözleri, güzel parmakları ve tütün kaçmış tırnaklarıyla aklımda hep kaldı öyle. hani new york'ta özgürlük anıtı durur ya, o kız da paris'in girişinde öylece duruyor ellerinde bir sigarayla.

    bir sigara daha yakayım.

  • ekşi sözlük yazarı olup başka bir sözlükte "ekşi sözlük'ün osmanlı tuğrası ile dalga geçmesi" gibi genelleyici başlık açabilen mal değneklerini bize göstermiştir.

    ulan kurma kolu, bir de artık yazmama sebebidir falan demişsin. sen zaten yazma bu kafayla burada.

    ekşi sözlük diye tek bir ortak akıl yok, her yazar kendi görüşünden sorumludur diye ben sana anlatma ihtiyacı duyuyorsam sen cidden yazma zaten burada.

    üstelik keyfini kaçıran durum da söz konusu değil bu arada. kimsenin tuğraya laf ettiği yok, arabasına tuğra çıkartması takanlarla bir dalga geçme söz konusu olan. sapla samanı ayırmayı bile bilmiyor.

    hele ki osmanlı için "bu toprakların gerçek sahibi" demiş ki of ki ne of. birader bu toprağın gerçek sahibi üzerinde yaşayan halktır. osmanlı o dönemin hükümranıydı, şu anda değil. sen illa ki ben teba olacağım, hür düşünce, özgürlük falan beni bozar diyorsan sevdir git mutlakiyetle yönetilen bir ülkede yaşa, kralın, padişahın, emirin uzuvlarını öperek ömrünü geçir, biz iyiyiz böyle.

  • "al bu 11 ocak 2003 sayısal numaraları1 2 13 17 25 38. sonra abd ye bilet al mark zuckerberg denilen adamı bul ve para sorun değil dostum al köpeğin olsun yarım milyon dolar de"

  • başlık: beyler aileme cok büyük yalan söyledim
    entry: bu sene beni ünvden mezun olacak zannediyorlar ama ben daha sinavi bile kazanamadim, her sabah evden cikiyorum 4 yildir kahveye gidip geri geliyorum, napiim lan ben öldüreyim di mi annemi babami

    `@4`: o değilde bu yalanı 4 yıldır yiyecek kadar mal ailen varsa senin üniversiteyi kazanamaman normal

  • 2018 yılında black panther en iyi film dalında oscar'a aday olduğunda bir çok kişi şaşırmıştı. ondan önce çekilmiş daha iyi çizgi roman uyarlaması filmler hep görmezden gelinmişti. kararın politik bir tarafının olduğu açıktı. büyük ihtimalle black lives matter hareketinin etkisiydi. black panther'ın adaylığı kadar the dark knight'ın aday olmamasının sebebi de politikti.

    uç noktalara varan ahlakçılığıyla batman zaten sağcı bir karakter olarak görünüyor. bu çizgi romanlarda da filmlerde de böyle. devlet kurumlarına güvenmeyip adaleti kendisi sağlar. silah kullanmaya karşı olsa da bu yalnızca çocuklara kötü örnek olmaması için yapılmış bir hareket. tabanca falan kullanmıyor olmasına rağmen adamları zaten haşat ettiğinden arada çok fark olmuyor. batman begins'ten the dark knight rises'a kadar üç filmde de polisin ve hükümetin zayıflığını görüyoruz. bu dönemde amerika'da başta genellikle demokratlar vardı. akademi de zaten yıllardır liberal kesim ağırlıklı insanlardan oluşuyor. hal böyle olunca, devleti ve ona bağlı kurumları bir yana atıp adaleti kendisi sağlayan bir kahramanın olduğu filmin zaten en iyi film dalında kazanması değil, aday bile olması imkansızdı. two-face lakaplı harvey dent'i de unutmayalım. açık biçimde liberal olan bölge savcısı, lakabını yüzünün yarısının yanmasından çok önce almıştı. amerika'nın aydınlık yüzüdür sözde, batman gibi sivil olarak değil, devleti arkasına alarak suçlularla savaşır. mahkemede kendisine silah doğrultan adamı da yumruğuyla halleder. iki yüzlü olmasının sebebi ise batman'i desteklemesidir. güven veren demokrat kimliğinin altında maskeli bir intikamcıyla iş birliği yapan, sinirlendiğinde joker'in adamının ağzına silahı dayayan ve suçlularla savaşı kaybettiğinde çıldırıp onlara katılan biridir.

    joker: yine batman gibi devlet ve kurumlarının zayıflığını gösteren sempatik bir anarşist
    harvey dent: iki yüzlü zayıf bir demokrat
    batman: her türlü fedakarlıkta bulunan kahraman bir sağcı
    işte bu üçgen filmin oscarlarda görmezden gelinmesinin sebebi.

    frank miller'ın the dark knight returns'ü de işte bu yüzden aslına sadık kalınarak sinemaya uyarlanamadı. sağcı kimliğiyle bilinen miller bu romanda batman ve superman'in gölgesinde cumhuriyetçiler ve demokratları savaştırmış, ülkedeki yozlaşmaya dayanamayıp 60 yaşından sonra kostümünü üzerine geçiren batman, amerikan hükümetinin köpeği olan demokrat superman'i ayağının altına almıştı. zack snyder kendi dc filmlerinin çekerken doğal olarak bu hikayeye sadık kalmadı. zaten en başında hollywood'daki en güçlü liberallerden ben affleck'i rol için seçmelerinden bu belliydi. snyder'in filmlerinde affleck'in batman'inin hükümet ile sorunu yok. alien olarak gördüğü, göçmen kimlikli superman'in vereceği zarardan korkuyor ama sonrasında gürültülü bir mücadelenin ardından kanka oluyorlar. göçmen sorununa bakış açıları bu olsa gerek.

    nolan'ın çoğu filmi ana kategorilerde es geçilirken obama'nın seçilisi sonrası kölelikle veya devlet kurumlarının gücüyle ilgili filmler adaylığa boğuldu mesela. aklınıza direk the hurt locker, argo, zero dark thirty, lincoln, 12 years a slave, django unchained falan gelebilir.