hesabın var mı? giriş yap

  • lahmacun siparişi verilirken,
    "hocam bu sefer 9 tane lahmacun söylüyorum bak, getirin artık bi ezme... var biliyorum."

  • hazır bohemian rhapsody adlı film sinemalara girmişken, queen'in freddie mercury'li dönemini sonlandıran made in heaven'ı ziyaret etmek istedim. aslında mercury defteri innuendo ile kapansa da grup üyeleri, mercury'nin ölümünün ardından queen adı altında stüdyo albümlerinde yayınlamadıkları şarkıları toplayarak son bir veda yapmaya karar vermişti. normalde bu tarz albümler genel müzik dinleyicisi olarak kabul görmez ve bunların son kez paraları cukkalamak için yayınlandığı düşünülür. made in heaven için böyle düşünenler var elbette ama bu albüm için genel olarak hayranlardan kabul görmüş bir albüm diyebiliriz.

    şunu unutmamak lazım: innuendo sonrası queen, hadi yeni albüm yapalım diye stüdyoya girmedi. albümdeki çok az şarkı innuendo sonrası kaydedildi. diğer şarkılar ya solo albümlerden alınmış, ya b yüzünden, ya da farklı nedenlerle son anda albümlere girememiş. elbette böyle şarkı "queen"leştirmek büyük risk. mesela freddie mercury'nin queen'e vermeyip kendi çantasında tuttuğu şarkılar tabii ki de grubun tarzına uymadığı için mercury'nin solo albümünde yer almış. bu nedenle bu şarkıların hepsine bir cila gerekmiş. cila da bazen tutmuş, bazen tutmamış.

    şarkılar güzel, ona hiçbir laf yok. freddie mercury, her şarkıda ne kadar muazzam bir vokalist olduğunu gösteriyor. hiçbir şarkıda - en son kaydedilenler dahil - aids ile boğuşan, yorgun bir adam havası yok. sesinde olmadığı gibi yazdığı sözlerde de hep bir umut var. belki de umut albümü anlatan en iyi sözcük. çünkü bu albüm bol bol, sakin ve duygusal ilerleyen, karanlığın içinde aşkı, mutluluğu, huzuru anlatan şarkılarla dolu. bu aynı zamanda albümün en büyük sıkıntısı. queen'den her zaman olduğu gibi yaratıcı, müzikal sınırları zorlayan şarkılar ya da saf, hareketli bir rock'n'roll duymak isteyenlerin albümü değil bu.

    albümün bu huzurlu genel havasına çok yakışan it's a beautiful day albümün açılışını yapmakta. kuş sesleriyle, perdesiz bas gitarla, mercury'nin hisli sesi ve piyanosu ile hoş bir açılış şarkısı. mercury zaman zaman sesine güç katarken, brian may de gitarının volümünü arttırarak mercury'ye fazladan bir destekte bulunmakta. çok kısa süren şarkı sonlanırken bir orkestra başını uzatıyor ve hemen bitiyor. mercury'nin zamanında piyano başında doğaçladığı bu kısa performans tadına bırakılmış. albümün sonunda bu noktaya geri döneceğiz.

    albüme adını veren made in heaven, mercury'nin solo albümü mr. bad guy'dan alınan iki şarkıdan biri. orijinaline düzenleme olarak çok benziyor. sadece gitarın ve davulun sesini biraz daha yükseltmişler. mesela şarkının basit ama görkemli olmayı başaran piyano rifini gitarla çalmışlar. güzel de bir solo eklenmiş. fena şarkı değil. mercury'nin tiyatral yönünü çok iyi yansıtıyor. ama orijinalini bilenler için çok büyük bir yenilik içermemekte.

    let me live, albümün en pop şarkılarından biri. bunda şarkıda neredeyse grup kadar önce çıkan geri vokallerin de büyük bir etkisi var. hatta bir gospel havası yakalamış. oldukça iyi vokalistler olduğunu düşündüğüm brian may ve roger taylor'ın da şarkıda kendi kıtalarının olması çok hoşuma gidiyor - ki kıtalar nakarattan bence çok daha iyi. şarkının sonlarına doğru sadece el çırparak şarkıyı söyledikleri yer çok eğlenceli. içi oldukça dolu bir şarkı kısacası. tabii şarkı, big brother and the holding company'den sevdiğimiz piece of my heart'tan oldukça etkilenmiş ki ilk versiyonunun üstünde yasal olarak sıkıntı yaratabileceği korkusuyla oynanmış. iki şarkı da oldukça güzel. hüzün denizine dalmadan önce son çıkış.

    albümün en iyi ve anlamı şarkısı hiç kuşkusuz mother love . bildiğiniz üzere freddie'nin son vokal performansını bu şarkıda dinliyoruz. vokal kaydı mercury'nin ölümünden yaklaşık 6 ay önce yapılmış. ama kim der ki bu adam kısa süre sonra ölecek. mercury'nin sesi hala çok güçlü. gitar, bas, ve özellikle de keyboard çok duygusal bir altyapı oluşturmuş. gitar solosu çok iyi. bu altyapının üstüne mercury'nin yazdığı güzel sözler cuk oturmuş. albümün girişindeki şarkının tersine oldukça karanlık ve umutsuz sözler. bu bakımdan albümün ayrıksı otu diyebiliriz. anne rahmine geri dönüş temasını ise artık psikologlar incelesin. son kıtada brian may şarkıyı söylemeye başladığında hep çok hüzünlenirim çünkü bilirim ki mercury'nin gücü son kıtayı kaydetmeye yetmemiş. eserin sonuna iliştirilen mercury'nin day-oh performansı, tüm queen şarkılarının bir film şeridi gibi akması ve genç mercury'nin sesi de hayatın en sonundan en başa geri dönüşü anlatıyor ve buna uygun olarak bebek ağlaması ile şarkı sonlanıyor. keşke albüm de böyle kapansaymış. ama böyle umutlu bir albümü karamsar bir şekilde sonlandırmayı uygun bulmamışlar.

    bu hüzünlü havayı dağıtmak için biraz klişe bir pop şarkısı olan my life has been saved ile devam ediyoruz. tam bir 80'ler pop rock şarkısı. sözlerindeki yüzeysel politik göndermeler de bu havayı katmerliyor. buna rağmen, şarkının önce piyano ile çalınan sonra da gitarla çalınan ana teması huzurlu, güzel bir ezgi. ama o kadar. kanımca oldukça mantıklı bir şekilde aslen sadece b-side olarak yayınlanan bu şarkı orijinalinden çok farklı kaydedilmemiş. hatta nasıl olmuşsa made in heaven versiyonu daha eski duyulmayı başarmış. nazar boncuğu diyelim. hele hele john deacon gibi yazdı mı canavar gibi bir yazan adamdan bahsediyorsak çifte nazar boncuğu olsun.

    i was born to love you da tıpkı "made in heaven" gibi mercury'nin mr. bad guy'ından alınmış bir eser. 1980'lerdeki albümlerinde yer alabilecek bir queen şarkısı gibi hissettiriyor. bir önceki şarkının tam tersine orijinali vasat bir new wave şarkısı gibi duran şarkı çok başarılı bir şekilde yeniden düzenlenmiş. sadece sonunu biraz fazla uzun tutmuşlar gibi geldi. bu şarkı japonya'da en sevilen queen şarkılarındanmış. nakarattaki güçlü mercury performansı ve taylor'ın hızlı tempoda çalınan davulu, may'in gitar performansı ile birleşince gerçekten de japon animasyonlarından/filmlerinden alıştığımız gaz şarkıları andırıyor. albümü yıllar sonra döne döne dinledikten sonra tek dilime takılan şeyin bu şarkının nakaratı olması da ne kadar akılda kalıcı olduğunun bir göstergesi.

    heaven for everyone bence biraz ortalama bir şarkı. bunun iki nedeni olabilir. birincisi, belki de albümde bu tarz çok fazla beste olmasından ötürü, bu noktada biraz sıkılmaya başladıyorum. ikincisi de şarkının sürprizsiz ilerlemesine rağmen neredeyse 6 dakika sürmesi. özellikle son dakikaları "this could be heaven" diye fısıltılardan oluşmakta. bilemiyorum, tek başına dinlenildiğinde çok kötü değil aslında. yine de dinlersem the cross'un söylediği orijinalini dinlerim sanırım.

    albümün bir başka power balladı too much love will kill you. bu şarkı da çok yeni bir şey sunmuyor aslında. piyano ile saf bir ballad gibi başlıyor, ikinci kıtada hafiften davul giriyor, sonra gitar derken oldukcça görkemli bir hale geliyor. başkası yapınca biraz sakil durabilecek ve özellikle 80'lerde pek fazla kullanılan bu formül, queen'e ise cuk oturuyor. bu da mercury'nin her şarkıyı yaşar gibi içten söylemesi sayesinde. dediğim gibi, adam tiyatral adam. görkemli balladlar adama çok uyuyor. bir de tabii "too much love will kill you" çok güzel bir kalıp. tam bir slogan. daha ismiyle seni çekiyor. sözleri de genel olarak güzel. bu nedenle kolayca unutulacak, vasat romantik şarkılar listesine girmiyor.

    en sevdiğim queen şarkılarından biri her zaman you don't fool me olmuştur. bu albümde de o kadar daha yavaş, dokunaklı şarkı arasında parıldıyor. hem funky (bakınız bas gitar rifi), hem ciddi ciddi rock (bakınız gitar solosu) bir eser. öte yandan tadında bir duygusallığı var. mercury'nin "daba ba ba bababa" diye vokalleri de mevcut daha n'olsun. dinlemekten asla bıkmayacağım bir çalışma.

    a winter's tale bir müzikalden fırlamış biri bir şarkı. normalde çok dinleyeceğim bir tarz olmasa da mercury'nin özel durumdan dolayı çok etkileyici buluyorum çünkü kendisi hasta hasta camdan dışarı bakarken hayatın güzelliği hakkında yazabilmeyi becermii. bu pozitiflik albümün açılışını yapan "it's a beautiful day" ile büyük ölçüde uyuşuyor. e bir de freddie'nin kişiliğini, üslubunu düşününce kendisine çok yakışan bir şarkı olduğunu kabul etmek lazım.

    albümün kapanışına yaklaşırken it's a beautiful day (reprise) ile albümün başına geri dönüyoruz. çok benzer ilerleyen şarkı biterken rock'a dönüyor ve brian may'den oryantal havalı bir gitar solosu dinliyoruz. ama gitarın ve baterinin tonu şarkıyı ucuz bir remix haline çevirmiş. güzel bir kapanış olduğunu hiç düşünmüyorum.

    sonra da 4 saniyelik yeah var.

    albüm bitti derken bir untitled track başlıyor ve bitmek bilmiyor. 22 dakikadan fazla süren bir bayık enstrümantal eseri sadece bir kez baştan sona dinleyebildim. içinde müzik namına pek bir şey barındırmıyor.

    kağıt üstünde bir queen albümü olsa da "made in heaven" hayatta kalan queen elemanlarının düzenlediği bir freddie mercury saygı albümü gibi. queen'a başlamak için hiç iyi bir kayıt değil çünkü grubu temsil eden özellikler, (mesela çeşitlilik) bu albümde yok. hardcorde queen fanları için de çok yenilik barındırmıyor çünkü bu şarkıların bir kısmı zaten farklı mecralarda bulunmakta. bu nedenle bence albümün hedef kitlesi iki ayrı grup. birincisi queen'in hikayesini bilen, freddie mercury'nin müziğini beğenmiş ve bu insanın son çalışmalarını duymak isteyen meraklı müziksever kitle. ikincisi kafa şişirmeyen ve kafa yormayan, azıcık rock'a bulaşmış piyano balladları dinlemek isteyen yaşını başını almış kitle. ben kendimi birinci gruptan olarak gördüğüm için albümü dinlerken zevk aldım. özellikle bohemian rhapsody sonrası mercury'li son queen albümünü dinlemek iyi geldi. abi "mother love" nasıl bir şarkı öyle ya.

    3,5/5 verdim gitti
    albümü en iyi anlatan şarkılar: made in heaven, too much love will kill you, a winter's tale

  • en önemli sebebi maç yayınlarının şifreli/paralı olmasıdır. çok meraklısı dışında kimse para vermiyor artık. şifre işi çıkalı neredeyse otuz sene oldu. başlarda özetler goller ile idare ediliyordu ama açgözlülük ile o da kaldırıldı. bunları geçtim, artık gazeteden bir önceki akşamki maçın skorunu bile rahatça görüp öğrenemiyorsunuz. futbol o kadar gözden ırak oldu ki artık unutuldu dersek yeridir. şifre işi çıkalı neredeyse otuz sene oldu, birkaç nesil geçti artık. insanların merakı kalmadı. eski "kalite" ve başarı da yok. şahsen tuttuğum takım beşiktaş bile artık umrumda değil. şampiyonalr ligi'nin star'dan gidip şifrelenmesi ile son çivi çakıldı kanımca. artık nadiren milli takım maçlarını seyrediyorum. onu da bıraktım gibi, zira sefil futbol çekilir gibi değil.

    ben neysem de, benim oğlanın böyle top merakı hiç olmayacak galiba. hemen her çocuk böyle. elbirliğiyle bindikleri dalı kesiyorlar.

  • sdflşgajşdlhjaihşsjdha ortalama bir lisede fen bilgisi dersi ödevi olabilecek bişeyi baya baya arge projesi gibi anlatmış adamlar. güneş enerjili mobil istasyonlarda aküler maliyetsiz olarak şarj edilecekmiş. güneş enerjili şarj istasyonu beleşe kuruluyor sanki.

    her modelin başka bir özelliği varmış. cumhuriyet adlı model tahtadan olduğu için ekolojikmiş. ekolojiden anladıkları bu asldjgah.

    öbürkü modeli doğa şartlarına uygun ve sportifmiş. aşdlsgjşaldshşlajh

    hadi çocuklar saf ve hevesli okey de koca koca hocalar nası böyle şeylere alet oluyor anlamıyorum aq. saatte 50 kilometre yapıyomuş lan tahtaya teker takmışsın iki kişi ittirse zaten elli yapar o aşslfdgja

  • dvd'sine değişik final alternatifleri de koyulmuş olan ayardır.

    adam: biliyor musun ne var, bence berber diye bir şey yok.

    berber: bu nasıl olabilir ki? ben buradayım ve bir berberim.

    adam: hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.

    berber: hayır, ben buradayım berber olarak, ama tek berber ben değilim, bir sürü berber var, sen nasıl bana geliyorsan başka insanlar başka berberlere gidiyor. bu insanların özgür iradesiyle seçimine bağlı bir şey, isteyen evinde traş olur veya traş olmak istemediği zaman traş olmaz. peki sana "bütün bu sakallıları topla bana getir hepsini traş edeceğim," desem bana ne cevap verirsin? insanları zorla, baskıyla tutup buraya mı toplarsın, yoksa benim traşım bana yeter, benim sorumlu olduğum benim başım, banane elalemin traşından mı dersin?

    adam: dur ben biraz daha çalışıp öyle geleyim.