hesabın var mı? giriş yap

  • her gün içmeyin. içiyorsanız da en azından karaciğerinize biraz olsun toparlanma imkanı vermek için her hafta en az 3 günü pas geçin. alkol alacağınız an'a kadar vücudu suya doyurun, mümkünse maden suyu ile destekleyin. alkol aldıktan sonra açlık atağını en aza indirmek ve ödemi daha kolay atabilmek için öncesinde bolca c vitamini almaya özen gösterin. karaciğerinizin alkolü parçalama hızıyla doğru orantılı içmek adına yavaş için. saatler boyu sıvı olarak sadece alkol tüketip, son yudumu da aldıktan sonra hiçbir sıvı tüketmeden asla uyumayın. maden suyu, portakal suyu en kötü ihtimalle bolca su için öyle uyuyun.

    vay efendim içeceğimiz iki şişe bira bir ton laf etmişsin derseniz hiçbir şeyi dişünmeyin gömün gitsin, dünyaya bir kere geleceksiniz.

  • bana basketbolu sevdirmiş olan maçtır.

    ortaokulun bittiği yaz, henüz 14 yaşındayken basketbol mevzusuna yeni yeni uyanıyordum ve tamamen izlediğim 2006 japonya basketbol şampiyonası içimde o ateşi tetiklemişti, başlıca sebebi de bu maçtı işte. ender arslan'ın kaçırdığı serbest atıştan sonra topu yakalayıp üçlüğe gidip o atışı soktuğunda yaşadıklarımı hala hatırlıyorum. 37 ekran eski televizyonun başında kendimi yerlere atıp haykırmış, apartmanı ayağa kaldırmıştım. ve o günden sonra da basketbol oynamayı, izlemeyi hiç bırakmadım.

    işte bu duyguları her zaman tertemiz, başka bir şey düşünmeden, sadece spor sevgisi ve heyecanıyla hissettirebildiği için basketbol gözümde hep insanlığın icat ettiği en güzel oyun olarak kalacak. teşekkürler ender arslan, ermal ve ersan ilyasova.

  • çocukları avusturya’da kreşe giden biri olarak söyleyim. mükemmel bir tabaktır. burada çocuklara içeceği bildiğin demir ayran tasıyla veriyorlar. bu kahvaltı bizimkilerin kahvaltısının yanında beştepeli reyiz kahvaltısı gibi kalır.

    biri de demiş çocuklar o tası başkasının kafasına vurursa tehlikeli olabilir. e amk bir zahmet çocuğunuza birinin kafasına demir tasla vurulmayacağını öğretin lan.

  • bugün keşfettiğim bir tanesini eklemeden geçemeyeceğim. hastalık nedeniyle salya sümük yatakta geçirdiğim şu günlerde bunlara sarmış olmam tesadüf değil elbette ama arada sahiden güzel şeyler çıkıyor. we never met isimli bu sayfa aslında rastgele yabancıların (asla yüzleri görülmeyecek şekilde) fotoğraflarının çekilmesiyle başlayan hikaye, altlarına onlala ilgili kurgusal bir metnin eklenmesiyle paylaşılıyor. siz de benim gibi çok sıkılıyorsanız, takip edilesi bir sayfa. ya bi de insan bi hüzünleniyo mu nedir anlamadım ki..

  • saat 3.00'da saati ileri alıyoruz, saat oluyor 4.00. burası tamam, da problem şu: saat 3.00'da utah- brooklyn maçı var arkadaş. ancak bu işlemi gerçekleştirdiğimizde 3.00 diye bir saat olmamış oluyor. e saat 2.00'da alabilirsiniz falan da denmiyor. dolayısıyla zamanın boşluğunda bir şeyleri yitirmemiz söz konusu, biri bi'şey söylesin lütfen?

  • "sahnede eğer bir silah varsa mutlaka patlar." bunu hepimiz biliyoruz.

    gülse birsel de bunu o kadar göstere göstere, gözümüze soka soka yapıyor ki, bir sonraki sahnede ne olacağını anlamak hiç de zor olmuyor.. hatta ne olacağını çözdüğümüz için devamını izlemesi ziyadesiyle sıkıcı geliyor.

    misal;
    orçun, eylem'e içirmeyi düşündüğü kızları coşturduğu söylenen içkiyi cebinden çıkarıyor, eylem'e sesleniyor. birden annesi gelince, o elinde dursa bile görünmeyecek küçücük şişeyi panikle baharatların arasına atıveriyor. (ki cebine geri koyması daha kolay bir hamle olabilirken)

    hee bu demek oluyor ki, onu oradan alamayacak ve annesi onu yemeklere koyacak.

    peki yanıldık mı? hayır? aynen düşündüğümüz gibi de oldu.

    bu kadar mı? tabi ki değil..

    emir hasta yatıyor. rıza'nın deniz'e hediye ettiği orkideden oldukça rahatsız. çiçeğin ortamki oksijeni aldığını ve bu yüzden rahat nefes alamadığını söylüyor. çaktırmadan, deniz görmeden çiçeği terasa koymak için hızlıca çiçeği kapıp terasa çıkıyor. çiçeği masanın üzerine koyuyor. sonra da ne alakaysa çiçeği sulamaya kalkıyor. (çiçeği koy içeri gir, çiçek sulamak da neyin nesi) derken deniz'in sesi duyuluyor. panik yapan emir elindeki suyu nereye koyacağını bilemezken su yere dökülüyor ve koşarak içeri giriyor.

    hee, yere su döküldüğüne göre biri bu suya basıp düşecek.

    bi'şeyler bi'şeyler oluyor, diş ağrısı çeken bora terasa çıkıyor. "heh! suya basıp, kayıp düşecek kişi de geldi" diyoruz hepimiz.

    neden bora? çünkü tüm uğraşlara rağmen dişi çekilemedi, ayağı kayıp düşsün ki, diş kendiliğinden çıksın.

    eee yanıldık mı, hayır!

    çünkü gülse birsel, bir sonraki sahnede ne olacağını şıp diye çözmemizi sağlayacak basit oyunlar kurguluyor. ve bu da bildiğimiz, sevdiğimiz gülse birsel'e hiç yakışmıyor. kendisinden daha yaratıcı kurgular bekleyen bizleri hayal kırıklığına uğratıyor.

    şahsen ben uğruyorum.

  • ulan 3 kuruş geliri olup da olmayanın eziklendiği bir dünyada yaşamakta bize nasip oldu keşke 100 sene önce yaşasaydım diyorum.

    başlığı açan salak kardeş bak sana örnekle anlatayım antalya da tam adliye sarayının arkasında oturuyorum.
    konyaaltı plajına 1.5 km mesafede evim

    param olsa ekonomim parayı düşünmeyecek durumda olsa giderim bi beache locasıydı yemeğiydi içmesiydi hepsini yaparım ama ekonomi kısıtlı.

    sandviç ekmeklerine sandviçler yapılıyor. termosa çay konuluyor. buzlukta su var bilmum içeçecekker var. plaj şemsiyesi sandalye hepsi var

    2 çocuğumuzla gidiyoruz mekana gidip 400 tl ye yapacağımız eğlenceyi 50 tl ye çözüyoruz bu şekilde daha fazla ve sürekli olarak deniz keyfi yapabiliyoruz tavla da oynuyoruz müzik de dinliyoruz ne istersen.

    temel sorun 3 kuruş parası olanın kısıtlı imkanlarla birşeyler yaratan yaşamaya çalışan insanları varoş vs diye nitelemesi

    kadın erkek fark etmez ekonomik gücüne göre hayattan maksimum keyfi alan insanlar candır