hesabın var mı? giriş yap

  • umarım alemin kerizi bir tek ben değilimdir. konu ne olursa olsun. ( siyasi, futbol, türk kızı/erkeği, troll'lemelerini devre dışı bırakarak konuşuyorum ) bir başlık altında ciddi bir şekilde dönen tartışmada taraf olamıyorum. ilk girilen entry'yi okuyorum ve direkt "e yani, adam %100 haklı" diyorum. karşıt görüşteki yazıyı okuyorum. bu kez de tıpkı bir yavşak gibi, derhal ilk entry'nin sahibi yazarı satıyorum. "he lan, bu doğru söylüyor, diğeri bok yesin aq" diyorum. böyle böyle yazılanların hepsini okuyorum. ve evet. hepiniz haklısınız lan :/

    yani bu nasıl iş ben anlamadım. ruhumdaki gevşeklikten mi kaynaklanıyor. çok mu iyi niyetliyim yoksa. "yazık ya o da üzülmesin, tamam lan tamam o da haklı :/" diye mi düşünüyorum. bilmiyorum. sanırım benden kaynaklı bir tutarsızlık bu. o yüzden nerede bir gürültülü tartışma var, derhal damlıyorum başlığa. içiniz rahat olsun. en az 1 şukela oyunuz cepte. yazılanların hepsine artı oy veriyorum. herkes haklı abi napayım :/

  • eö1 - vak
    eö2 - vak vak
    eö3 - vak

    açıkça görüldüğü üzere, daha önce vaklanmış bir entriyi vaklaması nedeniyle 3 numaralı entri ördeği hatalıdır. örnek alınmaması gerekir.

  • ne değişik canlılar lan.

    cidden baktıkları ilk yerlere bak; eller, ayakkabılar, üst baş... hiç mi birisi gözünün içine, kaşına, saçına bakmaz.

    şahsen ben erkek olarak kadında veya erkekte baktığım ilk yer kişinin yüzüdür.

    ben mi çok değişiğim lan yoksa.

  • bazı yabancı dillerde karşılaşılan nesnelerin eril veya dişil olması, güzel türkçemizde olmadığını düşündüğümüz bir kavramdır. hatta böyle yabancı dilleri öğrenen arkadaşlarımız ve yakınlarımızın canını sıkan "sapık bunlar! kravatın da cinsiyeti mi olurmuş?" gibi tepkiler vermesine yol açan bir durumdur.(bkz: almanca)(bkz: fransizca)(bkz: ispanyolca)
    halbuki cümlelerimizin gizli öznesi gibi nesnelerimizin de gizli cinsiyeti bulunmaktadır. biz sadece, pratik olduğumuzdan ötürü artikel gibi dandik işlerle uğraşmamaktayız. ama bu sizi yanıltmamalıdır. söylediklerimi bir kaç örnekle açıklayayım:
    türkçe'de nesneler tekil halde dişil durumdadır. ör:
    "-ne olmuş bu kaleme?"
    "-ne var ki?"
    "-**ına komuşsun"
    ör2: (kapı çarpar)
    "-hay **ına koyiim senin gibi kapı"
    ya da "hay skiim senin gibi kapıyı"

    nesneler çoğul halde eril durumdadır. ör:
    "-naapmışsın walkmanime? ne hale gelmiş bik bik bik..."
    "-yeter be walkmenler s*ksin seni"
    gördüğünüz gibi 'walkmanler' eril hale geldi.

    bunların yanında türkçe'de başka bir dilde rastlamadığım (elbette başka bir dilde de bulunabilir) sahipliğin erilliği ve dişilliği vardır. bunu da böyle bir örnekle açıklayabiliriz:
    sahipler kibar/resmi konuşmada nötrdür: "onun bilgisayarı"
    az kibar/sinirli konuşmada erildir: "eşşoğlueşşeğin bilgisayarı" //gördüğünüz gibi sahip eril oldu
    kaba/çok sinirli konuşmada dişildir: "s*ktiğimin/**ına koduğumun bilgisayarı" //sahip dişildir

    ilgili bir konu olarak (bkz: turkcede ucuncu sahis zamirlerinin belirsizligi)
    ve tabi ki (bkz: guzel turkcemiz)

  • yıllar önce sevdiceğimle okulun kafetaryasında oturuyoruz.
    çok seviyoruz birbirimizi fakat bunu hiç söylememişiz birbirimize, o ilk benim söylememi bekliyor bende onun.

    ıvır zıvır muhabbet derken elini tuttum.

    bak dedim şimdi eline parmağımla bişey yazıcam bakalım bilebilecekmisin.

    - bilirim tabi ne varki bunda.

    + bence bilemezsin.

    - taam yaz bakalım görecez.

    avucunun içine parmağımla "seni seviyorum" yazdım.

    kim milyoner olmak ister'de son soruyu bilmiş gibi heyecanlandı sevdiceğim..

    - ahahaha biliyorum biliyorum ne yazdığını.

    + tamam söyle ne yazdım?

    - seni seviyorum!

    + neeey??

    - seni seviyorum.

    + aahhh canım benim yaaa bende seni seviyorum!

    - pisliksin biliyosun dimi..(utandı kıpkırmızı oldu)

    on yıldan fazla oldu, hala seviyoruz birbirimizi.

  • benimkisi biraz silahı değil de, silah-ları:

    gustav raylı top:
    tüm zamanların en büyük topu. alman malı olan bu meret, 1942 yılının temmuz ayında gözler önüne seriliyor.
    aslına bakarsak o kadar sofistike bir silah değil. en önemli özelliği büyük olması. yalnızca namlusu 47 metre. gerisini siz düşünün. tüm ağırlığı ise 1350 ton. topun bu denli büyük tasarlanmasının nedeni, fransa'nın tüm kuzey ve doğu sınırlarını kapsayan ve ağır silahlarla güçlendirilmiş maginot savunma hattını delebilmekti. (red alert oynayanlarınız bilir, fransa'nın savunma topları efsanedir, esnetilemez, kırar geçer.) topun mermileri de doğal olarak daha önce görülmemiş boyutta ve ağırlıktaydı.
    alman ordusu 1934'te topun üretimi için önde gelen silah üreticisi krupp ag'yi görevlendirmişti. almanların, maginot hattı'nı delip fransa işgalini başlatabilmesi için projenin 1940 baharına kadar tamamlanması gerekiyordu. ne var ki üretim aşamasında yaşanan bazı aksilikler yüzünden gustav 1941'e kadar test aşamasına geçemedi. ilk defa 1942 başlarında sivastopol'de kullanıldı.
    sivastopol alman saldırısıyla harap olsa da gustav, namlusu devre dışı kalana kadar sadece 48 kez ateşlenebilmişti. oysa testlerde 250 atışa kadar dayanmıştı. gustav'ı atış pozisyonuna getirmek için tam 4000, ateşlemek için ise 500 adam gerekiyordu. 1944'te varşova'daki bir ayaklanmayı bastırmak için kısa süreliğine tekrar ortaya çıkmış olsa da ele geçirilmesini önlemek için almanlar bu alev püskürten yer ejderyasını hurdaya çıkardı.

    sherman crab:
    kendisi bir mayınsavar. 1944 yılında ingiliz elinden çıkan bir icat. önünde taşıdığı dönen bir silindire iliştirilmiş zincirlerle, yola düşenmiş mayınları imha ederek ilerleyen ve böylece arkasından gelenler için yolu temizleyen bir tank üretme düşüncesi, sherman crab ortaya çıkmadan önce de ingiltere'de konuşuluyordu. aslında böyle bir silindiri monte etme fikri, güney afrikalı yüzbaşı abraham du toit'ya aitti. du toit, fikri önce kendi ülkesindeki makine mühendisleriyle paylaşmış, sonrasında ise geliştirmek için ingiltere'ye gitmişti. bu uğurda, 1942'den itibaren sayısız plan, proje geliştirilmiş ve nihayet sherman crab, general hobbart tarafından üretim onayı almıştı. du toit, silindirin kendi motoruyla çalışmasını planlamış olsa da son tasarımda ana motora bağlandı. o, yalnızca bir mayın temizleyicisi değil, silindirin üzerine iliştirilmiş kesiciler sayesinde aynı zamanda bir dikenli tel kesme ustasıydı.
    elbette işlerin aksi gittiği zamanlar da olmuyor değildi. sonraki tasarımlarda düzeltilmiş olsa da zincirler birbirine dolanabiliyordu. öte yandan, yolu temizlerden saatte maksimum 2 km hızla ilerlemesi işlevsellik açısından bir eksiydi. ayrıca, belli sayıda mayın temizleyebiliyordu ve çalışırken zincirlerinin havaya uçtuğu da oluyordu. o zaman da onarmak için zincirleri yerinden sökmek gerekiyordu. ne kadar kusurlu olursa olsun, du toit bu icadıyla savaşa katkılarından ötürü 1948'de kraliyet komisyonu tarafından 13.000 sterlin ödüler layık görüldü.

    goliath tankı:
    namı büyük, kendisi küçük. almanya, 1942'nin başı.
    amerikan kuvvetleri tarafından, böcek larvası anlamına gelen "doodlebug" ismiyle anılan goliath tankları, son derece küçük boyutlarda ve uzaktan kumandalıydı. müttefik tanklarının ya da kamplarının çok yakınına sokulabilen ve gerektiğinde patlatılabilen, tek kullanımlık araçlardı bu tanklar. düşmanları şaşırtmak amacıyla, boyutlarına zıt olarak dev goliath'ın ismi verilmişti. elektrikli veya benzinli bir motorla çalışan, daha sonraları ise iki silindirli bir motosiklet motoru monte edilen goliath, bir kabloya bağlı olan kumandası sayesinde istenilen hedefe yönlendirilebiliyordu. genellikle düşman savunmasını patlatmak ya da mayın temizlemek amacıyla kullanılsa da 650 metrelik menziliyle tanklar karşısında işe yaradığı oluyordu. 7500'ü aşan sayısıyla goliath, savaş sonrasında uzaktan kumandalı cihazların üretimine ilham kaynağı oldu. bununla birlikte, pek de ucuz olduğu söylenemezdi. tek kullanımlık olması ise etkinliğini azaltıyordu. saatte en fazla 10 km hızla yol alabilmesi başka bir dezavantajıydı. bir tanka yetişebilmesi için o tankın neredeyse sabit durması gerekiyordu. kablosu yüzünden menzili de son derece sınırlıydı ve kablonun her an kesilme riski de cabasıydı. o dönemin küçük silahlarının bile delebileceği ince zırhı, onu oldukça savunmasız kılıyordu.

    habakkuk projesi:
    buzdan uçak gemisi. bir hayal. britanya'nın 1943'te ortaya attığı ütopik bir fikir. yeni gemiler üretmek için gereken çelik ve alüminyum kaynakları tükenmeye başlayınca, geoffrey pyke fantastik bir çözüm ortaya sunuyor:
    buzdan üretilmiş bir uçak gemisi. önerisi; doğal ya da insan yapımı olan bir buzdağının kesilip düzleştirilmesi, içi oyularak bir uçak gemisi formu verilmesi ve nihayetinde de okyanusta kullanılmasıydı. pyke, avusturyalı biyolog max perutz ile birlikte bir buzulu nasıl gemiye dönüştürebilecekleri konusunda çalışmaya koyuldu. ne var ki ihtiyaç duyulan boyutlardaki bir buzulun kendi ağırlığıyla kırıldığını fark etmeleri uzun sürmedi. ancak, talaş ve buz karışımından oluşan pykrete'ın keşfiyle umutlar tekrar yeşerdi. bu malzeme yüzüyordu ve sağlamdı, ancak yalıtım ve soğutma gerektiriyordu. kelime, ingilizcede beton anlamına gelen "concrete" ile geoffrey pyke'ın soyadının birleşiminden oluşuyordu. bu keşfin ardından, kanada'daki patricia gölü'nde inşa edilen bir prototip fantastik bir hayali gerçeğe dönüştürse de erimesini önlemek için bir soğutma sistemine ihtiyaç vardı. prototip, erimeden önce sadece üç yaz dayanabildi. başarılı olabildi mi? hayır.

    nellie:
    bunun için churchill'in şapkasından çıkan tavşan diye geçer. 1939 doğumlu bu silah, avrupa'da patlak veren savaşla birlikte, doğal olarak hafızalarda 25 yıl öncesinde yaşanan 1. dünya savaşı'nın neden olduğu sorunlar canlandı. elbette ilerleyen yıllarla birlikte teknoloji gelişmişti. artık, savaşın nede olduğu sıkıntılara daha etkin çözümler üretilebiliyordu. bizzat winston churchill, bu çözümlerden bazılarının fikir babasıydı. piyadelerin önünde ilerleyen ve onları tehlikeye atmadan siper kazıp, savunma hattını uzatabilen "beyaz tavşan" bu fikirler arasında yer alıyordu. bu siper kazma makinesine nellie adı veriliyor. 12 silindirlik iki yüksek hızlı dizel motorla çalışan nellie'nin standart nakliye araçlarıyla saha taşınması imkansızdı. 1940'a gelindiğinde ise küçük ve hızlı hareket eden tanklar siper savaşını gereksiz kılmaya başladı. nellie her ne kadar iyi bir fikir olsa da bu gelişme, ona pek iş bırakmayacaktı.

    anti-tank köpekleri:
    bu yöntem, sovyetler birliği tarafından kullanılmaktaydı. önceleri köpekler, tanklara yaklaşmaları ve altlarına zaman ayarlı bir bomba bırakmaları için eğitilmişti. bu plan pek işe yaramayınca köpeklere bir düzenek ve bir bomba bağladılar. eğitilen köpek hedefe varıp temas ettiğinde düzenek çalışıyor ve bomba patlıyordu. sovyet ordusu bu yönteme 1941-1942 yılları arasında başvurdu ancak çok başarılı olamadı. köpeklerin bazıları daha tanklara ulaşamadan öldürülüyor, bazılarıysa sovyet hatlarına gri dönerken patlıyordu. bir kısmı da doğruca eğitim sırasında görmeye alıştığı sovyet tanklarına koşuyordu.

    güvercin füzeleri:
    abd'li psikolog ve mucit burrhus frederic skinner, füzelerin içine koyulacak güvercinlerin önüne yerleştirilen ve aynı zamanda üzerinde füzeyi yönlendiren sensörler bulunan ekranlar planlamıştı. güvercinlerden, ekranda doğru hedefi, örneğin bir düşman gemisi gördükçerinde ekran üzerinde onu gagalamaları ve görüntü ekranın merkezinden uzaklaşınca hedefi gagalamaya devam ederek onu hep ortada, yani füzenin hedefinde tutmaları bekleniyordu. denemeler sırasında güvercinler hedefi hep ortada tutmayı başarsa da abd ordusu füzeleri kuşlara emenet etmek istemedi.

    yokosuka mxy-7 ohka:
    1945, japonya, roket yakıtlı kiraz çiçeği.
    japon hükümeti, amerikan güçlerinin pasifik'teki japon mevzilerine doğru ilerleyisini durdurmak için elinden geleni yapıyordu. 1944 yılından itibaren kamikaze saldırılarını iyiden iyiye arttırmıştı. 1945'te, tokyo üniversitesi havacılık araştırma enstitüsü'nün yardımıyla asteğmen mitsuo ohta, yeni ve çok daha yıkıcı bir kamikaze uçağı tasarladı. anlamı kiraz çiçeği olan "okha", tek kişilik ve roket güdümlü bir bombaydı.
    kısa menzilde kullanılacağı için fazla bir pilotaj tecrübesi de gerektirmiyordu. genellikle mitsubishi g4m "betty" bombardıman uçağına bağlı şekilde havalanan ohka, hedefin yakınına taşınır ve orada salınıverilirdi. deniz üzerindeki hedefine nişan almadan önce havada süzülmeye başlar ve zamanı gelince pike yamak için üç roketini birden devreye sokardı. tam yol dalış sırasında saatte yaklaşık 1000 km'yi bulurdu.

    yarasa bombaları:
    amerika'nın dahiyane fikirlerinden bir diğeri, japonya'da yangın çıkarmayı amaçlayan yarasa bombalarıydı. binden fazla bölmesi olan büyük bir mermi kovanına, kış uykusunda olan ve bedenlerine birer saatli bomba bağlanmış yarasalar yerleştirilecekti. mermi bırakıldıktan bir süre sonra bir paraşüt açılacak ve ardından merminin dış kaplamasının açılmasıyla yarasalar dışarı çıkıp ormanlarda ya da şehirlerdeki bina saçaklarında kendilerine barınak arayacaklardı. yapılan denemeler bu fikrin etkili olabileceğini gösterdi ancak 1945 ortalarına kadar hazır edilemeyeceği anlaşılınca proje rafa kaldırılıyor.

    patlayan fareler:
    ingiliz özel operasyonlar biriminin yöneticisi tarafından tasarlanan bu sinsi fikir, ölü fareleri plastik patlayıcılarla doldurmak ve onları almanya'daki kritik öneme sahip binaların kazan dairelerine yakın yerlerde bırakmaktan ibaretti. bulundukları zaman kazana atılmalarını ve kazanın içindeki patlamanın büyük bir hasar yaratmasını umuyolardı. tek bir farenin infilak etmesi pek etkili olmazdı, ancak beraberinde binanın kazanının da patlamasına neden olursa, hasar tam da istedikleri büyüklükte olabilirdi. bu plan fazla gelişemedi çünkü ilk ölü fare sevkiyatı almanlar tarafından tespit edildi.

    panzer viii maus:
    200 tonluk bir tank, temmuz 1944'te almanların elinde gözlerini hayata açıyor.
    nazi almanyası'ndaki büyük silah takıntısının örneklerinden biri de maus (fare). mihver devletleri'nin birçok süper silah denemesi gibi maus da kendi kulvarında fazlasıyla büyük bir silahtı. 188 tonluk ağırlığı ve en kalın noktasında 200 mm'yi bulan zırhıyla o zamana kadar üretilmiş en yüksek tonajlı ve en kalın zırha sahip tanktı. düşman hatlarını yaracak bir koçbaşı olması amacıyla tasarlanmıştı. müttefiklerin farklı tanksavar silahlarına karşı durabilecek kadar güçlü, ölümcül hasar almayacak kadar sağlam bir yapıya sahip olması amaçlanıyordu. ne var ki birçok sorunla karşılaşıldı. örneğin, onu hareket ettirebilecek güçte büyük motoru içine sığdırabilmek bu sorunlardan biriydi. birkaç motor denendi ama en fazla saatte 20 km hıza ulaşabildi. dahası da var, böylesine devasa bir ağırlığı hangi köprü taşıyabilirdi ki?
    çözüm, maus'un basınçlı bir kabin sayesinde suyun altında ilerleme kabiliyeti kazanması oldu. beş adet sipariş edilmesine rağmen yalnızca iki prototip tamamlanabildi. ayrıca, üzerine monte etmek için ellerinde yalnızca tek bir top bulunuyordu. zaten kısa bir süre sonra sovyet ordusu, böblingen bölgesindeki maus test alanını ele geçirdi.

    büyük panjandrum:
    nam-ı diğer ölüm fırıldağı, 1944 britanya.
    1943 yılıydı ve müttefiklerin avrupa'yı istila etme planları hızla şekillenmeye bşalamıştı. avrupa'nın batı kıyısına yapılacak çıkarma planlarındaki lojistik sorunlarının yanında, norveç ve fransa boyunca devam edip ispanya sınırına kadar uzanan atlantik duvarı savunma hattı da kaygı vericiydi. müttefiklerin, personel yardımı olmaksızın çıkarma gemilerinden sahile inip, hareket edebilecek bir araca ihtiyacı vardı, zira çıkarma sırasında personel ateş altında kalacaktı. aracın sahilde hareket edebilmesi ve nazilerin savunma hattında bir tankın geçebileceği büyüktülte delik açabilmesi gerekiyordu. çözüm, yaklaşık üç metre çapındaki iki tahta tekerlek arasına yerleştirilmiş bir tambur ve tamburun içinde saklı 1 tonluk bomba taşıyan panjandrum'du. kordayt roketleri sayesinde ileri doğru hareket edebilen bu aracın gizli tutulması gerekiyordu, fakat devon'daki halka açık bir plajda, tüm güvenlik uyarılarına rağmen kalabalığın meraklı gözleri arasında test edildi. panjandrum başlangıçta tekneden kıyıya doğru oldukça iyi gidiyor gibi görünse de sonrasında kontrolsüz bir şekilde dönmeye ve farklı yönlere doğru fırlayan roketlerini kaybetmeye başladı. roket sayısını değiştirerek ve dengeyi sağlamak amacıyla merkeze üçüncü bir tekerlek ekleyerek yeni denemeler yaptılarsa da hiçbir zaman panjandrum'u zapt etmeyi başaramadılar.

    güneş silahı:
    bence 2. dünya savaşı'nın en garip projesidir.
    james bond filmlerinde görmeye alışık olduğumuz türden çılgın bir icat. bilinen adı sonnengewehr, türkçesi güneş silahı! alman fizikçi hermann oberth tarafından 1929'da ortaya atılan ilk güneş silahı projesi, dünya'nın yörüngesine yerleştirilen 100 metre çapındaki bir içbükey aynanın, yoğunlaştırılmış güneş ışınlarını istenilen bir hedefe yansıtmayı amaçlıyordu.
    bu fikir, 2. dünya savaşı sırasında alman ordusu topçu birliği tarafından değerlendirmeye alındı. mühendisler projeye dünya'dan 8200 km uzakta, gezegenin yörüngesinde dönecek bir uzay istasyonu da dahil etmişlerdi. bu istasyona, metalik sodyumdan yapılmış 9 km'lik bir ayna bağlanacaktı. ayna ve istasyon, itici roketler sayesinde hareket edip doğru pozisyonu alacak ve hedefe odaklanacaktı. bu büyüklükte bir silahın koca bir şehri yakabileceği ya da okyanusu buharlaştırabileceği düşünülüyordu. doğal olarak proje hiçbir zaman başlamadı, çünkü alman bilim insanlarına göre ihtiyaç duyulan teknolojiyi kusursuz hale getirmek için 50 ile 100 yıl sürebilirdi.

    balon bomba "fu-go"
    kıtalararası bir silah, japonya 1944
    abd savaşa katılmıştı ama şehirleri bombalanan ve tüm altyapısı yerle bir olan diğer müttefik ülkelerinin aksine doğal bir koruma altındaydı. hem doğu hem de batıdaki düşmanlarıyla arasında uzanan koca bir okyanus, ülkeyi tehlikelerden koruyordu. fakat japonlar, amerikan birliklerinin ilerlemesini durdurmak için bir şeyler planladı. patlayıcılarla donatılmış ve pasifik üzerindeki doğal jet akımını kullanarak serbestçe süzülüp abd'ye ulaşacak insansız balonlar üretmeyi planladılar. kağıttan yapılmış ve patates unu ile yapıştırılmış fu-go bombaları amerika semalarına ulaştığında halka korku salacak ve taşıdıkları yüksek tesirli bombalarla binaları yerle bir edecekti. termit bombaları her yeri ateşe vermeye başladığında insanlar panik içinde sağa sola kaçmaya başlayacaklardı. en azından planlanan buydu. fakat bu balonların sadece küçük bir kısmı amerika'ya ulaştı ve verdikleri hasar çok az oldu. japonya'nın hayal ettiği o kitlesel panik ise hiç yaşanmadı. öte yandan, kıtalararası bir silah ilk defa denenmiş oldu. bu girişim, savaş sonrası silahlanma yarışında kesinlikle üzerinde durulacak bir meseleydi.

    avre bobini:
    britanya 1944, overlok makinesi ayağınıza geldi.
    normandiya çıkarması zamanı, fransa kıyılarına yapılacak askeri çıkarmanın planları hız kazanıyor, müttefik güçlerin karşılaşabileceği olası zorluklarla nasıl başa çıkılacağına dair yeni fikirler ortaya atılıyordu. daha öncesinde dieppe'de yapılan sahil çıkarması, piyadeleri korumakla görevli tankların zamanında konuşlandırılamaması gibi zaafları gözler önüne sermişti. tankların bir kısmı çakıllı yüzeyde hareket dahi edememişti. kimi mühendisler, savunma hattını delebilecek patlayıcı yüklü tekerlekler üzerinde çalışırken, kimileri de mayın tarlalarını temizlemenin yolunu arıyordu. kraliyet taarruz aracı mühendisleri (assault vehicle royal engineers) tarafından geliştirilen "avre bobini" taknının çalışma prensibiyse son derece basitti: ardından gelen tanklar için halı döşemek. adını, iki çelik kol arasında taşıdığı kanvas makarasından alan avre bobini, sahile indirilen tankların önünde ilerleyerek onlar için yolu daha elverişli hale getirip, kuma batmalarını önlüyordu.