şükela:  tümü | bugün
  • troçki'nin öldürülmesinin ardından -ve belki de daha hayattayken- , daha çok stalinizm'e tepki olarak gelişmiş, akademik solculuğun kendine bulduğu bir çıkış yolu olan akım

    bu akım içerisinde değerlendirilen lukacs ve gramsci bu akımın genel bütününden farklı olarak, devrimci bir geçmişe sahiptirler. lukacs kısa dönemli 1919 macar sovyet cumhuriyetinde bakanlık yaparken, gramsci italyan komünist partisinin önderlerindendir. ancak macar sovyetinin yenilmesi bu ikili için olumsuz olmuştur. gramsci yıllarını geçirdiği zindanlarda marksizmden uzaklaşmış, lukacs ise umutsuzluğun verdiği yılgınlıkla düşüncelerini buandırmış, karışık bir marksizm üslubuna kavuşmuştur

    frankfurt okulu bu akımın temellerinin sağlamlaştırıldığı yer olarak söylenebilir. bu ekolün kurucuları reformist sosyal demokrasinin savnucusuydular ve esas anlamda marksizmin günümüzde içinin boşaltılmasının başlıca sorumlularıdır.
  • batı marksizmi üzerine düşünceler kitabıyla perry anderson tarafından kullanıma sokulmuş gibi durmakla birlikte asıl sahibi, kavramı ilk kez 1955 tarihli les aventures de la dialectique* adlı kitabında kullanan maurice merleau-ponty'dir. ponty, marxisme occidental diyerek lucas'ı ve tarih ve sınıf bilincini hedeflerken, anderson hedefi daha da genişleterek lucas'a ilaveten genel olarak bütün frankfurt okulu'nu, korsch'u, gramsci'yi, bloch'u, althusser'i, goldmann'ı, lefebvre'yi ve hatta sarte'ı kapsama alanına alır. anderson'un bütün bu isimleri batı marksizmi adı altında aynı çatı altına almasının temel nedeni, siyasete karşı felsefeyi öne çıkaran ve genel olarak pasifistlikle malul tavır alışlarıdır. devrimci geçmişleri düşünüldüğünde korsch'a, lukacs'a ve gramsci'ye biraz haksızlık yaptığı söylenebilirse de, batı marksizmine dahil ettiği isimlerin (ve hatta bu üç ismin) siyasal müdaleden kopuklukları da su götürmez bir gerçektir.
  • perry anderson batı marksizmini inşa eden akademisyenlerin marx öncesi filozoflara yönelirken nasıl bir yelpaze oluşturduğunu şöyle gösterir:

    lukacs: marx öncesi düşünce tarihinde en büyük rolü hegel'e veren ilk isimdi.
    marcuse: hegel'in düşüncesini bütün gelişmesiyle marx'ın eserinin ön şartı olarak gördü.
    adorno: en önemli eseri minima moralia'sını hegel'in tinin fenomenolojisi'ne dayandırdı.
    sartre: hegel-kierkegaard ilişkisini öne çıkararak marx'ın bu antinomy'i aştığını söyledi.
    della volpe: hegel'i reddedip marx'ı aristoteles'ten galileo-hume'a uzanan bir çizgiye yerleştirdi.
    colletti: marx'ın gerçek selefinin hegel değil kant olduğunu söyledi.
    althusser: marx'a uygun görülen filozof bu sefer spinoza oldu.
    goldmann: diyalektik teorinin baş habercisi olarak pascal'ı seçti.
    lefebvre: gençliğinde schelling'in felsefesine bağlanmıştı.

    peki ya nietzsche? lukacs'ın lanetle andığı bu isme adorno ile sartre ve marcuse ile althusser saygı duyuyorlardı.

    anderson'ın bütün bu yelpazeden kopardığı tek isim gramsci'dir, "çünkü gramsci batı'nın filozof değil siyaset adamı olan tek büyük teorisyeniydi." fakat o da en özgün eseri hapishane defterlerini machiavelli'nin etrafında temellendirdi.

    batı marksizmi üzerine düşünceler, s. 101-109.
  • bugün hala, düşüncenin, felsefenin ve sosyal teorinin geldiği son nokta, en büyük ve en güçlü gelenek olarak karşımızda duruyor batı marksizmi.
    ne yapısalcılık (ya da postyapısalcılık) ne de hermeneutik batı marksizmi karşısında ayakta durabilir.
    ilki bilimciliğe, oradan da bilim karşıtı mistisizme, içi boş siyasi anarşizme gidiyor.
    ikincisinin en güzel ve değerli yanları romantizmden geliyor, ki batı marksizmi romantizmin en değerli yanını kendi heybesine katmıştır.
    bu da lukacs'ın gelenek başlatıcı tarih ve sınıf bilincinde paradigmatik bir biçimde ortaya koyduğu şeyleşme kavramıdır.
    benjamin'den adorno'ya kadar hepsi bu kavrama bağlıdır. her biri için geçerli olan daha temel bir kavram düşünülemez. sartre da kendi adına bu alman kavramına varoluşçulukla ulaşıyor.
    ama batı marksistleri şeyleşme kavramından itibaren hermeneutik gibi bilim karşıtlığına gitmiyor. şöyle denebilir: bilimciliğe düşmeyen ve felsefeyi dışlamayan bir sosyal çözümleme faaliyetini, kaygan ve paradoksal sularda sürdürüyor. ben habermas'ı, hatta foucault'yu bile alırdım bu panteona. ve bu noktada artık iyice belli olduğu üzere, batı marksizmi marksizmin ya da marksistlerin pek tutabileceği bir şey olmaktan çıkıyor.
    tabii batı marksizminin alacalı bulacalı kompozisyonunda sadece marxçı toplumsal eleştiri, romantik şeyleşme karşıtlığı yok. kantçı bir formalizm de var. lukacs'ta, benjamin'de, adorno'da yer yer kendisini çok güçlü biçimde duyuruyor bu. onlara sosyal, kültürül ve tarihsel çözümleme yapma olanağını da formal çözümleme damarı açıyor aslında. yine bu formalist damar, yapısalcılıkla da yakınlaşmalara neden oluyor. buralar, çalışmak için verimli sular. ama türkiye'de bunu yapacak insan çıkmaz. çünkü burada marksistler de diğerleri gibi dar ufuklu. yukarıdaki entrylerde de görüldüğü üzere siyasi ufkun dışına çıkmakta, ya da başka geleneklere açılıp ilişkiler kurmakta sorun yaşıyor. batı marksizmini marksistlere bırakmam.

    edit: entrynin sonunda sinirleri kabarmak :/