şükela:  tümü | bugün
  • merakla beklenen filmler arasında olmamasına rağmen bu sene sundance film festivali'nde çok beğenilen ve tüm biletleri tükenen bir ilk film. fox searchlight da hemen haklarını satın almış.

    http://www.imdb.com/title/tt2125435/

    http://www.slashfilm.com/…sundance-2012-video-blog/
  • sundance'te ulusal yarışma kategorisinde en iyi film ödülünü almıştır.
  • bol spoiler içerebilir--hatta içerir.

    2012 sundance film festival'inde seyrettiğim, sinemada taze ve orijinal bir magical realism örneği. ancak filmin sunduğu "magical realite," nerdeyse yaşadığımız zamanın çevresel gerçeği olmak üzere.

    hikaye spesifik bir mekanda geçmiyor olsa da (dünyanın dibindeki bir delta diye yazıyor filmin tanıtımında), yapımcıların söylediği çekimlerinin çoğunun terrebonne parish, louisiana, ya da kasırgalar ve sellerle perişan olmuş diğer güney eyaletlerinde yapıldığı. aktörlerin tamamı oyunculukla ilgisi olmayan yörenin insanları. filmden sonra yönetmen birçoğunu sahneye davet etti; hepsi çok neşeli ve hoş insanlardı. hatta filmin çıkışında, ki saat gece 1 idi ve dışarıda kar fırtınası kopuyordu, oyunculardan yaşlı beyaz sakallı olanı (bar sahibini oynayan) herkese kendi yörelerinin bir yemeğini ikram etti--bir tür kızartma.

    yönetmenin 2008'de sundance'de oynamış glory at sea adlı benzer temalı kısa filmi çok beğenilmişti. buradan yatırımcıların ilgisini çeken bu proje bir çok yerden destek gördü. bence kısa filmde o enerji ve sihirli anlar yoktu, ancak yine de bu filmin tohumu olduğu için saygıya değer. kısa filmin tamamını buradan seyredebilirsiniz: http://vimeo.com/10066407

    beasts of the southern wild ın senaryosunun sundance lab'te geliştirildiğini ve yıllar almış bir çalışmanın ürünü olduğunu biliyordum. ancak filmi seyredince senaryonun öyle sundance lab'te bir odada, lab'teki yazarların yardımıyla yazılabilecek türden bir şey olmadığını gördüm. benim yönetmene tek sorum vardı, onu da aynı sırada oturan bir başka izleyici sordu: "senaryonun son haliyle, şu seyrettiğimiz film arasında ne farklar var?"

    yönetmenin cevabı aynen düşündüğüm gibi oldu: filmi çekerken hemen hemen herşeyi baştan yazmak zorunda kalmışlar. o yörenin gerçek insanlarıyla çalışırken, her sahnenin provasını yapar yapmaz o insanların gerçek reaksiyonlarının yarattığı inanılmaz enerjinin senaryo sayfalarında olmadığını görmüşler, ve senaryoyu o sihirli ve gerçek enerjiyle aynı frekansa getirmek için yazar-yönetmen benh zeitlin ve diğer yazar lucy alibar oturup sahneleri neredeyse sıfırdan tekrar yazmışlar. elbette, bu kadar güzel bir senaryo öyle akademia koridorlarında bir aşağı bir yukarı yürüyerek yazılamaz.

    şimdi bunları okuyup sakın bu filmi düşük bütçeli falan sanmayınız. set dizaynlarından kullanılan hayvanların eğitimine, ana karakterin babasının kullandığı ters çevrilmiş ford kamyonetten bozma deniz botundan tahta evler ve içlerindeki çöplere kadar her şey olağanüstü bir ekip tarafından hazırlanmış. bağımsız metodlarla çekilmiş bir film, evet, ancak değme hollywood filmi bütçelerine yakın bir para harcanmış olsa gerek.

    başrol oyuncusu küçük kızı herkes çok beğendi. bence öyle aman aman bir durum yoktu kızda. bir şeyler yapması gereken sahnelerde yapacağını abartarak yaptı, ama çocuk olduğu için sırıtmadı. hiçbir şey yapmaması gereken sahnelerde de hiçbir şey yapmadı. gerçi her şeyin altından kalktı--kaybolduğu bir sahne bile yok, ama yine de ben kızın tüm başarısını yönetmene bağlıyorum.

    sinematografi, müzikler, diğer oyuncular, hepsi harika. ancak sinematografi konusunda şunu not etmek lazım: birçok sahnenin daha hemen başında 85mm ve üstü lenslerle (acemi televizyoncular gibi) oyuncuların kafasının içine girmiş. ama ben bu durumu "o müthiş setlere değil, oyuncularına daha çok güvenmiş yönetmen, ve doğrusunu da yapmış," diye yorumlamak istiyorum. hiç mırın kırın edemiyorum, çok çarpıcı bir film. oyunculardan hiç sıkılmadım.

    filmi izledikten çok sonra slumdog millionairei düşündüm. öyle ya: slumdog, gerçek olacağına neredeyse bir çocuğun bile inanamayacağı tesadüfler zincirinden--hindistan'ın en ağdalı melodramatik senaryo modelinden yola çıkarak, aynı anda hem gerçek hem fantazi olan olağanüstü büyüleyici bir dünya yaratmıştı. beasts of the southern wild ın en orjinal yanı da aynı anda hem gerçek hem fantazi olan büyüleyici bir dünya yaratabilmesidir şüphesiz, ne var ki filmin hikayesi, bu büyüleyici dünyadan yola çıkarak bildik bir baba-kız ilişkisini insanlık temelinde en içten biçimiyle yeniden yazmaktan ibarettir.

    beasts of the southern wild arthouse salonlarında kaybolup giden küçük bir film de olabilir, en yukarılara, oscar'lara kadar erişen büyük bir kültürel fenomen de. bu filmin bundan sonraki serüveni amerikan bağımsız sinemasının hangi noktada olduğunun net bir göstergesi olacak. en azından benim için.

    ---

    temmuz 2012 itibari ile sadece new york ve los angeles gibi büyük şehirlerde gösterime girecek. buna limited release diyorlar: eğer tutarsa daha büyük açılacak demek. ve eğer tutmazsa amerika'daki perde ömrü bitti demek. bakalım ne olacak.
  • amerika vizyon macerası başarılı bir şekilde devam eden film. buradaki meraklılarının filmekimini beklemeleri gerekecek.
  • bu yılki filmekimi'nde zirvede olmaya aday yapımlardan en iddialısıdır. muhteşem bir seyir zevki, büyük bir etki bırakır insan üzerinde. idealize olanı yerlebir eden, insandan öte her canlıya methiye bir üslubu vardır. bir de bırakalım da herkes bildiği yerde ölsün be.
    ekşi sinema yazısı için: http://eksisinema.com/…012-vadim-oyle-yasanilir-ki/
  • filmekiminde kaçıranlar için vizyonunun yakın olduğunu söylerek başlıyorum sözlere sevgili sözlük.

    sinemaya inancımın kaybolmaya başladığı ve artık "bütün filmler birbirine benziyor." dediğim bir zamana denk geldi izlemek. bağımsız diye peşine düştüğümüz filmlerin önce "yarı bağımsız" sonra da "bayaa bayaa stüdyo filmi canım" en sonunda da "hepsi aynı b.kun soyu" olarak başlayan maceraları beni çok sıkmıştı.

    dün film hakkında yazılanlardan ve hatırı sayılır ödüllerinden etkilenip gittim ve dedim ki "hala sinema var!" evet.. hala hiç anlatılamayan hikayeler, başka gözlerden bakılınca çiçek dürbünü gibi açılan senaryolar ve yalnızca minik bir kızın gözünden -yaşadığı yerin kötülüğüne inat- hepimizi büyülemeyi başaran bir evren var. muhteşem görüntüler, başarılı bir reji ve amatör olup da döktüren oyuncular var..

    insani şartlardan uzak derme çatma barakalarda yaşayan annesi kaçmış ve ölmek üzere olan babasıyla baş başa kalmış bir kızın yalnız kalınca doğayla başa çıkabilmesinin, aralarında büyülü bir dil geliştirmelerinin hikayesini izliyoruz aslında. ama ben bunların en üstüne baba kız arasındaki dolaysız, bağırmayan ama gümm diye üstümüze inen ilişkinin peşinde izledim filmi.. bir kez daha izlesem başka bir serüvene çıkarım eminim..

    kaçırmayın, izleyin, izletin..
  • çok çok çok iyi.

    resmen elini pisliğin içine sokuyor film, bağırsakları tutup dışarı atıyor. "bak!" diyor. bak. bize demiyor tabi aslında. kendi ülkesine, kendi hükümetine sesleniyor. iyi de ediyor.

    sanki yer yer jack london, hemingway de okur gibi. öyle bir vahşet, öyle gerçek. çok iyi.

    bir de şu replik aklımda takılı kaldı: "hapishaneye pek benzemiyordu, daha çok, suyu olmayan bir akvaryum gibiydi."

    edit: ha bir de, müzikleri çok başarılı.
  • insanlara hayvan oldukları gerçeğini hatırlatan film.
  • --- spoiler ---

    ölümün bir çocuğun gözünden öyle güzel tasviri yapılmış ki. küçük kız için babasına en yakın olabildiği an sarılıp kalp atışlarını duyabildiği andı. filmin sonunda da kalp atışları bir daha atmamak üzere durdu. çok manidar gelmişti bana bu sahne.

    --- spoiler ---
  • bir saniyesini bile kaçırmamak için, gözlerimi kırpmadım film boyunca. çok çok iyi.