şükela:  tümü | bugün
  • philip seymour hoffman, ethan hawke, albert finney ve marisa tomei`in yer aldığı 2007 yapımı dram/gerilim.
  • "may you be in heaven half an hour before the devil knows you're dead." şeklindeki bir irlanda vecizesinden geliyor filmin ismi, ki zaten başlangıçta film ismi olarak bu vecizenin tamamını görüyoruz, yani "before the devil knows you re dead" filmin gerçek isminin kısaltılmış hali.

    fargo 90ların ortasında çekilmiş ama 80lerde geçen bir kara film idi. bu filmin konusu da sarpasaran bir suç öyküsü, bir aile draması olduğundan ve sydney lumet'nin görsel tarzı 2000ler sonrası bol kamera hareketli maykıl bey estetiğinden ziyade 80ler ve 90lar mainstream sinemasına yakın durduğundan acaip bi 90lar havası aldım ben filmden. öyle ki ilk yirmi dakikadan sonra filmi bir dönem filmi zannedip "aha şu ayrıntıyı ne güzel yakalamışlar, aha bu süper olmuş" diye izlemeye başladım. arada görmemesi imkansız cep telefonu, lcd ekran televizyon gibi ufak ayrıntıları "herhalde bizim ülkemize geç gelmiştir" diyerek geçiştirdim, önemsemedim, phillip seymour hoffman'ın saçlarının tam doksanlar olduğunu düşünmekten başka bişeye konsantre olamaz hale gelmiştim.

    velhasıl çok ağır ve yanlış bikaç hareketin üstüste geldiği film insanın midesine oturuyorken, ben tüm bu şiddeti doksanlarla nasıl bağdaştıracağımı düşünerek türlü çeşit soyutlamalarla sinemadan çıktım, sonra sinemaya beraber gittiğim kişi ne dese beğenirim? film doksanlarda geçmiyormuş, lcd ekran varmış. bir müddet kendi kuruntularımda ısrarcı davransam da her yeni argümanla köşeme sindim, insan çok fena ters köşeye yatabiliyormuş dedim.

    sonra şuna karar kıldım o lcd ekranı, o cep telefonlarını filme prodüktörler sonradan sokmuş olmalı, yoksa insanın bu filmi bir dönem filmi sanması kaçınılmaz. 83 yaşındaki adam film çekince böyle oluyor. filmin verdiği mesajı "plan yapmayın plan, tutmaz nevyork şehrinde" şeklinde özetleyebiliriz, eğer bir murphy kanunu varsa bunu en iyi özetleyen şarkı zaten "plan yapmayın plan" olsa gerek. plan yapmayın, emprovize hareket edin, bakın nasıl tutar karadenizde.
  • bir yerden sonra fena halde very bad things filmini cagristirmistir. ethan hawke'i sirin yakisikli cocuk modelinden, philip seymour hoffman'i da homoseksuel entel imajindan kurtararak takdirimizi kazanmistir.
  • oyunculugun ve rejinin cok iyi oldugu ama senaryonun izleyenin icini inanilmaz derecede kararttigi film, bi yerden sonra off be yeter bitsin bu cile diyorsunuz.
  • albert finney'i, "hastanede cinayet" kliselerinin ozgunlestirilmis versiyonuyla seyrettigimiz panik atak filmi.
  • onuncu uluslararası sinema tarih bulu$ması'nın açılı$ filmi, $eytan duymadan önce.

    (bkz: capote) (bkz: before sunset)

    edit: 15 $ubat'ta türkiye'de.
  • holivudun 15 yıldır ekmeği oldu bu, gerçekten (bak ama gerçekten) adam öldürmüş ve boka batmış gibi davranan dünyevi karakterler. iyi olmuş güzel olmuş, ama subjelerin bakış açısını da değiştirmeden lineer bir anlatımın burada olmaması için pek bir sebep yoktu. kurguyu zaman içinde ileri geri oynatmak adına 5 yıllık bir moratoryum istemeye başladı bu deli gönül.

    tanım: marisa tomei hakkında ohşşş dedirten, düşündürten, düşünürken heyecanlandıran film.

    edit not mot: ethan hawke romantik komedinin dışına taşmasın artık.
  • uzun zamandır, sinemada, andrew hanson*ın sehpanın üstündeki kasenin içindeki taşları döktüğü ve dökülüşlerini izlediği sahne gibi bir sahne görmemiştim, nefesim kesildi, koltuğa çivilendim. neden böyle oldu? insanın eşyayla imtihanında önemli bir noktayı işaret ediyor o sahne. dövüş kulübü'yle bayağılaşmış "sahip olduklarının sana sahip olması" durumu değil bu, başka bir şey. bilhassa şehirli insana, tüketim öznesi olduğunu hissettirmeyen eşya da aslında çok güçlü pençelerle tutunmuş, yapışmış durumdadır. şehirlinin farkında olmadığı muhafazakârlığı da sanki oradan ileri gelir. paradigma yerleşik hayat ise insan -adı üstünde- yerleşmek ve yerini korumak durumundadır. ve bir gün içine bilmeden istemeden düştüğü bu hayatın bedelini ödemek gerektiği, filmdeki gibi bir patlama anıyla kafasına dank ederse, farkında olmadan çok temel birtakım asabi eylemlerde bulunabilir. içindeki taşlarla o kase, müsebbip midir, evet öyledir; saçma, komik varlığını, anlamsız yapısını, güncel bir dekor olarak masanın üstündeki yerini bu insana borçludur ve bu insan da eylemini ona yöneltir işte. yönetmenin de uzun vurgusuyla, o sahnenin temsil ettiği şey "her şey darmadağın" / "everything is falling apart"ın çok ötesinde bir insanlık durumudur, olmalıdır.