şükela:  tümü | bugün
  • bulunduğu yere, yaşadığı hayata ait olmadığını hissedenlerin anlarıdır.

    sokağa çıkarsınız, etrafınızdan kalabalık akar gider, yüzlere bakarsınız, ayaklara bakarsınız, dükkanlara, tabelalara, arabalara, her şeye bakar da bakarsınız. o keşmekeşin içerisinde kaybolmuş gibisinizdir, sanki oraya etraftaki herkes aittir bir şekilde. ama siz değilsinizdir.

    bazen iş yerinde, mesaiye kalındığında benim burada ne işim var diye sorarsınız, o an o kadar anlamsız gelir ki? sonra bir sigara yakar, öyle anlamsızca, yerinizde duramadan sanki bir yere yetişecekmiş gibi mehteran adımlarla volta atarsınız. ait olmadığınız an, ait olmadığınız yer sizi bir tür devinime sokar, sanki o an sizi oradan kovmak ister.

    bazen bir akrabanıza gidersiniz, saatlerce oturulur orada, yine sorarsınız, sorgularsınız o anı? niye mi? çünkü o an'a da ait değilsinizdir de ondan.

    evde sıkılıp bunalmışsınızdır. 10 senedir görmediğiniz eski bir arkadaş arar, ben geldim senin oralara hadi görüşelim der. gidersiniz bir değişiklik olsun diye. o sohbet, konuşma bitmek bilmez. dinliyormuş gibi yaparsınız, gözlerinin içine bakarsınız ancak arka plandaki o ses, benim burada ne işim var, bu an ne de anlamsız bir an der durur.

    gün gelir, ekşi sözlük'de acayip bir başlığa anlamsızca tıklamışsınız, hiç alakanız olmayan bir konuyu okurken yarım yamalak anlayıp arka plandaki sese kulak verir, küfrederek orayı terk-i diyar eylersiniz.

    efendim, hayatın kendisine ait olmayanların sıklıkla, hatta hayatın her anında hissettiği, yaşadığı, duyduğu sestir bu.

    sonra şu şarkı da eşlik eder, kafanızın içinde çalar durur adeta...yalnız adam

    tanım: öyle de illet bir şeydir. ancak üzerinize atılan toprakla kurtulursunuz. işte o zaman kim olduğunuzu unutup sonsuzluğa adım attığınız andır, istediğiniz kadar sorgulayın, ne an değişir, ne de sonsuzluk...
  • ağır ceza mahkemesinde yargılandığım gün sormuştum bu soruyu kendime, hayat bazen bir ilüzyon gibi geliyor insana. jokerin filmde dediği gibi, bütün hayatım boyunca gerçekten var miydim bilmiyorum, ama varmışım amina koyim.
  • bugün kaç kez bu cümleyi kurdum bilmiyorum. en son masaya kapanıp hüngür hüngür ağlayacaktım. sürekli kendime "tüm bu çabalarım neden?" diye sordum. elimden gelenin fazlasını da yapsam bir şeyleri değiştiremeyeceğimi bilmek beni kahrediyor. işitme yetersizliği olan bir çocuğun kendini anlatabilmek için çırpınması ve benim onu anlayabilmek için kendimi parçalamam. ailesi tarafından umursanmayan, geçimsiz ve iletişimsiz ortamlarda büyüyüp tek başına hayatı tanımaya çalışan çocuklar, ne yaparsam yapayım değişmeyecek aileler, eksik kalan duygular, sevgi yoksunluğu... ve benim ne yaparsam yapayım eksik kaldığım hissi. yüzlerindeki basit bir tebessüm olabiliyorum sadece daha fazlasını nasıl başaracağımı bilmiyorum. bazen yaptığım her şey boş geliyor. bu düzeni sen, tek başına mı değiştirebileceksin diyorum. akademik başarı kanıtı gibi bir kanıtın olmadıktan sonra nereden anlayabilirsin ki başarılı olduğunu diyorum. insan bu değişir elbet ama nasıl değişir, neyle değişir ve sen onu iyi yönde değiştirebildiğini nasıl anlayabilirsin ki? suya yazı yazmak gibi benim yaptığım bu yüzden sürekli soruyorum kendime ben kimim ve burada ne yapıyorum?
  • geçen yıl, yanıldım; şaşırdım okuldaki bayan arkadaşların "gün toplantısı" na dahil oldum. her çağırdıklarında daveti geri çevirmekten yorularak nezaketen bir tanesine bari katılayım diye düşündüm. çaylar, kekler, pastalar derken abartılı şıkır şıkır bir sofra... gündelik yaşamın tüm gereksiz ayrıntıları meğer sadece" kadın günleri" nde konuşuluyormuş. yok efendim evdeki koltukları nasıl silermiş-miş; camları silerken çok yorulmuş- muş. yapılan dedikoduları saymıyorum bile. kimsenin birbirine içten olmayan davranışları da cabası. işte tam o an, üstüme üstüme gelmişti tüm duvarlar. pişmanlıktan kıvranıyordum adeta. "niye geldim ki buraya?" diye. onlar konuştu bense başlıkta geçen soruları sordum kendime. çünkü arkadaşlık anlayışı bundan farklı olmak zorunda insanın.
    en yakın arkadaşım bana gelir, kucağımızda birer kase yemek, öylece salonda, boş boş oturur; koltuğun üstünde saatlerce susabiliriz. susarız ama birbirimizi hep iyi anlarız. işte o an, insan kendine kim olduğunu da orada ne yaptığını da sorma gereği duymaz.
  • kendimi anlatmaya gerek bile duymamaya başladığım anlar (bkz: hissizlik) ve ardından o meşhur sorusu, neden ?
  • kahvesini aldı ve masaya koydu. alkol ya da madde bağımlılarının hikayelerini paylaştığı sandalye düzeni vardır hani, tam olarak o hâlde oturmuş, birbirimizin yüzüne bakıyorduk. ama meselemiz sanattı. hatta çağdaş sanat. floransa'nın göz kamaştıran ustaca işlenmiş heykelleri değildi konumuz, boya tüpünü kemirip deliren ressamlar değildi. kavramsal sanat, arte povera, land art, fluxus, digital art... öncesinde dadaizm, kübizm, soyut ekspresyonizm, pop-art, minimalizm. zaten yavaş yavaş seyri değişmişti koşarak gittiğim dersin. örnekleri gördükçe kafayı yiyor, bunların kesinlikle insanların sanata olan bakışlarını değiştirmek için yapılan psikolojik oyunlar olduğunu düşünmeye çalışıyordum. veyahut insanların eseri görünce vermiş olduğu tepkiler üzerine yapılan sosyolojik analizler. fakat hiçbiri beni ikna etmiyordu. saçma sapan bir hâl almıştı artık mevzu. en son artist's shit örneğini görünce dayanamayıp kahkaha attım. bu neydi şimdi mk. yani hayalini kurduğum, yıllar sonra okumak için can attığım sanat ve bu dersleri veren sanatçıların geldiği nokta bu muydu? onlarca yıldır tartışılan sanat nedir sorusunu ben burada tartışmayacağım tabi ki ama o an bana verdiği hissiyat tünelin ucunun bombok bir yere çıktığıydı. işte tam da o noktada kendime sordum; "ben kimim ve burada ne yapıyorum?" ve cevapladım. "sen mühendissin kızım, git evine tezini yaz." duchamp'ın fountain'ine bakarken aklımdan termodinamiğin ikinci yasası geçti, derken akışkanlar mekaniği, diferansiyel denklemler...

    hoca kahvesini tekrar eline aldı, bir yudum içti ve "yani gençler bu adamlar manyaktı." dedi. gülümsedim. resim çantamı alıp çıktım sınıftan. bir sonraki derste nü çizecektim ya da kavramsal çalışıp kağıda kocaman bir çük çizecektim. olmadı. eve gidip poliüretan köpük üzerine yazdığım teze devam ettim.
  • tansiyon düşümü sonrasında göz kararır ve beyin bilgisayardaki gibi yeniden başlatılır. işte o an bu an.
  • zaman zaman okuduğum demeyeceğim, gördüğüm sözlük başlıkları...
  • anneannemin cenazesi.

    yoğun bakımdayken kalbinin durduğu haberi gelmişti, annemler benden önce gitti tabii. ne oldu ne bitecek diye beklerken sadece memlekete gel diye haber geldi. olanı biteni bilmediğimden, hayatım boyunca edebileceğim tüm umutla yola koyuldum.

    otobüse biner binmez annemin arkadaşı aradı, duyduğum ilk ve tek cümle şu oldu:

    “anneannen nereye gömülecek?”

    bir cümle beynimin içinde ne kadar yankılanabilirse o kadar yankılandı sanırım. arabadan arabaya koşturarak, bir şekilde yetiştim cenazeye. önce köydeki eve gitmiştim. bahçesinde güle oynaya kahvaltı ettiğimiz çardakta anneannemin tabutunu görmeyi hiç beklemiyordum. yere çöküp kaldım, dedemle oturup ağlaştık. dakikalar içinde mezarlığa gittik, defnettik anneannemi.

    o gün zaman durmuş ve kısa sürede yaşanabilecek ne kadar travma varsa yaşamıştım. telefonu aldığım andan hakkımı helal ettiğim ana kadar sonsuz bir kabusta gibiydim. içten içe haykırıp “neden buradayız, ne yapıyoruz biz?” diye sonu gelmeyen sorular sordum kendime. çaresizlik, bilinçsizlik, acı ve daha tarif edemediğim pek çok duygu harman olmuştu içimde.

    canımın acısını ancak gözyaşlarım tükendiğinde duyabilmişim. hayatım boyunca ağladığım en uzun gündü o gün. belki ağlarsam uyanırım bu kabustan diye düşündüm, uyanamadım. sorgularımın ardındaki çaresizlik yerini derin bir özleme bıraktı şimdi.