şükela:  tümü | bugün
  • geçen yıl, yanıldım; şaşırdım okuldaki bayan arkadaşların "gün toplantısı" na dahil oldum. her çağırdıklarında daveti geri çevirmekten yorularak nezaketen bir tanesine bari katılayım diye düşündüm. çaylar, kekler, pastalar derken abartılı şıkır şıkır bir sofra... gündelik yaşamın tüm gereksiz ayrıntıları meğer sadece" kadın günleri" nde konuşuluyormuş. yok efendim evdeki koltukları nasıl silermiş-miş; camları silerken çok yorulmuş- muş. yapılan dedikoduları saymıyorum bile. kimsenin birbirine içten olmayan davranışları da cabası. işte tam o an, üstüme üstüme gelmişti tüm duvarlar. pişmanlıktan kıvranıyordum adeta. "niye geldim ki buraya?" diye. onlar konuştu bense başlıkta geçen soruları sordum kendime. çünkü arkadaşlık anlayışı bundan farklı olmak zorunda insanın.
    en yakın arkadaşım bana gelir, kucağımızda birer kase yemek, öylece salonda, boş boş oturur; koltuğun üstünde saatlerce susabiliriz. susarız ama birbirimizi hep iyi anlarız. işte o an, insan kendine kim olduğunu da orada ne yaptığını da sorma gereği duymaz.
  • kendimi anlatmaya gerek bile duymamaya başladığım anlar (bkz: hissizlik) ve ardından o meşhur sorusu, neden ?
  • kahvesini aldı ve masaya koydu. alkol ya da madde bağımlılarının hikayelerini paylaştığı sandalye düzeni vardır hani, tam olarak o hâlde oturmuş, birbirimizin yüzüne bakıyorduk. ama meselemiz sanattı. hatta çağdaş sanat. floransa'nın göz kamaştıran ustaca işlenmiş heykelleri değildi konumuz, boya tüpünü kemirip deliren ressamlar değildi. kavramsal sanat, arte povera, land art, fluxus, digital art... öncesinde dadaizm, kübizm, soyut ekspresyonizm, pop-art, minimalizm. zaten yavaş yavaş seyri değişmişti koşarak gittiğim dersin. örnekleri gördükçe kafayı yiyor, bunların kesinlikle insanların sanata olan bakışlarını değiştirmek için yapılan psikolojik oyunlar olduğunu düşünmeye çalışıyordum. veyahut insanların eseri görünce vermiş olduğu tepkiler üzerine yapılan sosyolojik analizler. fakat hiçbiri beni ikna etmiyordu. saçma sapan bir hâl almıştı artık mevzu. en son artist's shit örneğini görünce dayanamayıp kahkaha attım. bu neydi şimdi mk. yani hayalini kurduğum, yıllar sonra okumak için can attığım sanat ve bu dersleri veren sanatçıların geldiği nokta bu muydu? onlarca yıldır tartışılan sanat nedir sorusunu ben burada tartışmayacağım tabi ki ama o an bana verdiği hissiyat tünelin ucunun bombok bir yere çıktığıydı. işte tam da o noktada kendime sordum; "ben kimim ve burada ne yapıyorum?" ve cevapladım. "sen mühendissin kızım, git evine tezini yaz." duchamp'ın fountain'ine bakarken aklımdan termodinamiğin ikinci yasası geçti, derken akışkanlar mekaniği, diferansiyel denklemler...

    hoca kahvesini tekrar eline aldı, bir yudum içti ve "yani gençler bu adamlar manyaktı." dedi. gülümsedim. resim çantamı alıp çıktım sınıftan. bir sonraki derste nü çizecektim ya da kavramsal çalışıp kağıda kocaman bir çük çizecektim. olmadı. eve gidip poliüretan köpük üzerine yazdığım teze devam ettim.
  • tansiyon düşümü sonrasında göz kararır ve beyin bilgisayardaki gibi yeniden başlatılır. işte o an bu an.
  • zaman zaman okuduğum demeyeceğim, gördüğüm sözlük başlıkları...
  • anneannemin cenazesi.

    yoğun bakımdayken kalbinin durduğu haberi gelmişti, annemler benden önce gitti tabii. ne oldu ne bitecek diye beklerken sadece memlekete gel diye haber geldi. olanı biteni bilmediğimden, hayatım boyunca edebileceğim tüm umutla yola koyuldum.

    otobüse biner binmez annemin arkadaşı aradı, duyduğum ilk ve tek cümle şu oldu:

    “anneannen nereye gömülecek?”

    bir cümle beynimin içinde ne kadar yankılanabilirse o kadar yankılandı sanırım. arabadan arabaya koşturarak, bir şekilde yetiştim cenazeye. önce köydeki eve gitmiştim. bahçesinde güle oynaya kahvaltı ettiğimiz çardakta anneannemin tabutunu görmeyi hiç beklemiyordum. yere çöküp kaldım, dedemle oturup ağlaştık. dakikalar içinde mezarlığa gittik, defnettik anneannemi.

    o gün zaman durmuş ve kısa sürede yaşanabilecek ne kadar travma varsa yaşamıştım. telefonu aldığım andan hakkımı helal ettiğim ana kadar sonsuz bir kabusta gibiydim. içten içe haykırıp “neden buradayız, ne yapıyoruz biz?” diye sonu gelmeyen sorular sordum kendime. çaresizlik, bilinçsizlik, acı ve daha tarif edemediğim pek çok duygu harman olmuştu içimde.

    canımın acısını ancak gözyaşlarım tükendiğinde duyabilmişim. hayatım boyunca ağladığım en uzun gündü o gün. belki ağlarsam uyanırım bu kabustan diye düşündüm, uyanamadım. sorgularımın ardındaki çaresizlik yerini derin bir özleme bıraktı şimdi.
  • yakın bir arkadaşa (kız) bekarlığa veda partisi düzenlemişler.. gittik, yeme, içme, kakara, kikiri. sonra bir zenne çıktı! ve adam harbiden striptiz yaptı.. kaçasım var ama kıza ayıp olacak. zaten kız da mahvolmuş utançtan.. şimdi düşünüyorum da kızın mutluluğunu sabote etmek isteyen biri vardı herhalde.
  • benim için hep bir travma sonrasında gelen anlardır.

    ilkinde yurtta ilk ayımdı ve okulu bırakmak istiyordum. bir gece yurtta kalabalık bir odada otururken bunlar kim benim burada ne işim var diye ardarda sorular gelmişti.

    sonra bir yakınımı kaybettikten 1-2 gün sonra arabada giderken yaşamıştım.

    sonra 2 kez de kaza yaptıktan hemen sonra olmuştu.

    bu durum travmaları yeniden çerçevelemek için değerlendirilebilirmiş aslında onu da yazarken farkettim...
  • üniversitede her derse girdigimde kendime sordugum sorulardır
  • -2 santigrat derece havada burnum akarken etlik'teki bir pizzacıda domates çorbası içtiğim tam da şu an.