şükela:  tümü | bugün
  • nazım hikmet'in bu şiirde tkp ile yaşadığı sorunları sembolize ettiği düşünülmektedir. şöyle ki:

    benerci hindistan'da ingiliz emperyalizmine karşı komünist parti saflarında mücadele etmektedir. ve içinde bulunduğu il komitesinin tümü polis tarafından tutuklanır. ama benerci serbest bırakılır. arkadaşları da benerci'yi ajan olmakla suçlar. daha sonra benerci tekrar hapse atılır. ve hapiste bir kahraman haline gelir. hapisten çıkınca tek lider olması beklenmektedir. bu kez de benerci hareketin başına geçerse hareketi geriye götüreceğini düşünerek intihar eder.

    işte bu temayı veri alanı kimi tarihçiler nazım'ın tkp'den atılmasını ve "kemalizmin ajanı" olarak suçlanmasını hatırlatarak bu hikayede o dönemin tkp tarihinin anlatıldığını iddia ederler. tabii sonuçta bu bir iddiadır.
  • istanbul devlet tiyatrolarının "ben ruhi bey nasılım"dan* sonraki şiir sahneleme icraati..
  • düşecekler peşine
    eşine
    ateşine
    mateşine
    tükürmüşüm kafiyenin içine

    gibi bi cıkıntı yapmıştır nazım bu şiirinde, buruk bi gülümseme uyandırmıştır nitekim.
  • istanbul devlet tiyatrosu'nun sahneledigi oyunun muzikleri de kudsi erguner'indir (saniyorum muziklerin bir kismina islam blues albumunde rastlanabiliyor ya da benim kulaklarim balik hafizali ya da muzik muzige benzer).
    ha bir de, oyun en basarili produksiyon, reji, sahne tasarimi ve muzik dallarinda afife odulu aldi 2002'de. (bkz: mehmet ulusoy)
  • http://www.siir.gen.tr/…i_kendini_nicin_oldurdu.htm

    "
    delikanlım!.
    senin kafanın içi
    yıldızlı karanlıklar
    kadar
    güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
    yıldızlar ve senin kafan
    kâinatın en mükemmel şeyidir.
    "
  • benerci kendini niçin öldürdü?

    birinci kisim

    birinci bap

    bir genç adama... hakîm heraklit'e...
    yildizlara ve aşka dairdir...

    i

    şehir
    uzakta.
    genç adam
    ayakta.
    akıyor şehirden geçen nehir
    genç adamın ayakları dibinden.
    genç adam
    piposunu çıkarıyor cebinden
    aranıyor kibriti.
    bakıyor akar suya
    düşünüyor heraklit'i,
    düşünüyor büyük hakîm heraklit'i genç adam...
    kim bilir belki böyle bir akşam,
    böyle bir akşam,
    heraklit alnını
    yeşil gözlü zeytinliklerde akan
    suya eğdi
    ve dedi:
    «— her şey değişip akmada,
    bu hâl beni hayran bırakmada..»

    heraklit, heraklit; ne akıştır bu!.
    ne akıştır ki bu, dalgalarında
    dağlıdır alnı en mukaddes putun
    kızgın demir damgasıyla sukutun.
    gebedir her sukut bir yükselişe.
    ne mümkün karşı koymak
    bu köpürmüş gelişe..
    heraklit, heraklit!.
    akar suya kabil mi vurmak kilit?

    şehir
    uzakta.
    genç adam
    ayakta.
    akıyor şehirden geçen nehir
    genç adamın ayakları dibinden.
    genç adam
    kibritini çıkarıyor cebinden
    yakıyor piposunu.

    ii

    dikine mustatil bir apartımanın
    en üst katında
    dört köşe bir oda.
    perdesiz pencereler.
    pencerelerin dışında yıldızlı geceler.
    genç adam
    alnını dayamış cama.
    ben, romanın muharriri
    diyorum ki genç adama:
    — delikanlım!.
    iyi bak yıldızlara,
    onları belki bir daha göremezsin.
    belki bir daha
    yıldızların ışığında
    kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

    delikanlım!.
    senin kafanın içi
    yıldızlı karanlıklar
    kadar
    güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
    yıldızlar ve senin kafan
    kâinatın en mükemmel şeyidir.

    delikanlım!.
    sen ki, ya bir köşe başında
    kan sızarak kaşından
    gebereceksin,
    ya da bir darağacında can vereceksin.
    iyi bak yıldızlara
    onları göremezsin belki bir daha...

    delikanlım!.
    belki beni anladın,
    belki anlamadın.
    kesiyorum sözümü.

    işte kapı açıldı
    geldi beklenen kadın..
    «— beklettim mi?»
    «— çok...
    ama zarar yok..»

    kadın
    yakaladı genç adamı
    elinden.
    genç adam
    yakaladı kadını belinden.
    bir yumrukta kırdı camı.
    oturdular pencerenin içine.
    sarktı ayakları gecenin içine...
    işıklı bir deniz dibi gibi
    başlarında, sağda, solda gece yanıyor.
    ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..
    sallanıyor ayakları
    sallanıyor ayakları...
    ........... dudaklari ......

    sevmek mükemmel iş delikanlım.
    sev bakalım...
    mademki kafanda ışıklı bir gece var,
    benden izin sana,
    seeeeev
    sevebildiğin kadar...

    ikinci bap

    genç adamin, sevgilinin şahislarina...
    tibet mabetleri ve amerikan filimlerine...
    ayin on dördüne... genç adamin esrarengiz
    meşgalesine... ve nihayet, müsebbibi meçhul
    bir ihanete dairdir.

    i

    mevzubahs gencin
    ismi: benerci.
    kendisi aslen hintli olup
    maskatı re'si delhi'dir..
    dostlarının nazarında tam
    adam,
    düşmanlarının indinde azgın bir delidir
    ve britanya polisinde künyesi şüphelidir..
    şeklü şemailine gelince:
    ne pataşon gibi tombul bir cüce,
    ne masist gibi bir dev,
    ne de villi friç gibi bir babik oğlandır o,
    iki gözlü, tek burunlu, basbaya insandır o...
    birinci babımızda,
    benerci'nin odasına gelen kadın
    mühim bir rol oynıyacak kitabımızda.
    kendileri bir ingiliz mis'idir.
    hem ingiliz mis'lerinin nefisidir...
    imdi,
    be nefis
    mis
    nerde, nasıl tanıdı benerci'yi?.
    diye sorarsam size, ben,
    eminim ki, siz, cevaben:

    «— mermer
    merdivenler..
    kapı.
    kapıda kıvırcık saçlı
    taştan
    iki aslan.
    tibet.
    tibette mabet.
    mabedin içi...
    omuzlarından çıkan on altı kolu havada,
    çıplak karnı iki kat,
    bağdaş kurup oturmuş
    mâbut
    buda..
    inledi öküz derisinden mukaddes davul:
    — savul!
    savul!!.
    savuuuul!!!.
    buda'ya kurban geliyor.
    sarı saçlı, mavi gözlü bir kadın
    beyaz, kar gibi..
    kadının canına kıyacaklar gibi..
    açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı buda'nın,
    fışkırdı mukaddes alevler dışarıya.
    uzun külâhlı moğol rahipleri
    kaldırdılar havaya beyaz kadını.
    doyuracaktır buda ateş dolu karnını.
    mavi gözlü dilber kurban gidiyor, kurban...
    . . . . . . . . . . . . . . . .

    — dran!
    drrrran!.
    drrrrrrrran!!!.

    atıldı üç el tabanca.
    yuvarlandı moğol rahipleri birbiri ardınca.
    esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere!
    — kaçalım!
    bir an kaybedecek zaman değil..

    otomobil..
    son sür'at..
    saatta 110 kilometre..

    işte bu kurtarılan kadın,
    birinci bapta odaya gelen kadındı.
    onu kurtaran genç:
    benerci..
    ve bu suretle ingiliz mis
    tanıdı hintli genci..»
    diyerek
    haltedeceksiniz.
    romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz..
    gelin, etmeyin çocuklar..
    ne çıkar,
    inanın bir sefer olsun nâzim'a
    amerikan filimlerinden fazla..

    ilk tesadüf
    tramvayda oldu.
    ikincisi
    lokantada.
    üçüncüde düğüm bağlandı nihayet
    siyah podüsüet
    bir çantada..
    ingiliz kızı mahsus
    çantasını yere düşürdü.
    hintli genç mahsus
    düşen çantayı gördü:
    kaldırarak
    verdi kıza...
    eeeeeee?
    sonra?
    derseniz,
    bakın, birinci babımıza...

    ii

    ayın on dördü.
    ayın on dördünü paris'te aç gezen gördü,
    dedi ki:
    — bu gece ay
    dibi kalay
    bir tencere gibi...

    ayın on dördü.
    ayın on dördünü fatihli hırsız gördü,
    dedi ki:
    — bu gece ay
    gökte açık kalan
    bir pencere gibi.
    atlasak içeriye,
    aşırsak, be imanım,
    meryem ana'nın
    gümüş takımlarını.

    ayın on dördü.
    ayın on dördünü irlandalı bir polis gördü,
    dedi ki:
    — benziyor ay
    yıldızların yaldızlarını çalmak için
    göğe çıkan bir hırsızın
    fenerine...

    ayın on dördü.
    ayın on dördünü şair salih zeki gördü:
    benzetti kendi eserine
    beğendi...

    ayın on dördü.
    ayın on dördünü londralı bir lord gördü,
    dedi ki:
    — benziyor ay
    haşmetpenahımın
    dizbağı nişanına...

    kızardı ayın on dördü.
    kızaran ayın on dördünü bir parya gördü,
    dedi ki:
    — benziyor ay
    ganj'ın üstüne damlayıp yayılan
    kardeş kanına.

    ayın on dördü.
    bu sefer bizzat
    çekik gözleriyle ayın on dördü
    kalküta şehrine civar,
    bir çay tarlası gördü.
    tarlanın dışında duvar.
    içinde bir ev.

    gece saat: 2...

    evin alt katındaki
    oda.
    kapalı pencereler, asma bir lamba,
    bir masa ortada.
    üç amele, iki köylü, bir muallim ve benerci,
    yani ceman yekûn:
    yedi kalküta delikanlısı, yedi inkılâp genci......
    benerci söz söylüyor:
    — bize karşı
    intelicent servis
    kendine mahsus...

    — sus.
    bir tıkırtı var.

    döndü başlar
    kapıya.

    — sana öyle gelmiş.
    devam ediyorum arkadaşlar:
    intelicent servis
    kendine mahsus...

    — benerci, sus.
    — rüzgâr...
    — arkadaşlar
    intelicent servis...
    — sıııııs...
    söndürün...
    dışarı bakacağım...

    karanlık...
    aralandı pencere.
    ay ışığı
    parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı
    düştü yere.
    — ne var?
    — sııııısss!.
    dışarda polis.
    lambaları sönmüş iki otomobil,
    ve bir sürü motosiklet...
    — satıldık...
    — evet...

    üçüncü bap

    taymis gazetesi'nin bir telgrafi... vaziyetin telhisi ve benerciyle istanbulda matbaada bir mülâkat... kalkütada umumî grev... somadeva... taşlanan çocuğum... ve daha birçok yürekler paralayici hadiselere dairdir.
    i

    taymis gazetesinin kalküta'dan aldığı bir telgraftan:

    kalküta - kızılların tevkifatı devam ediyor. şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli vilâyet komiteleri, içtima halindeyken derdest edilmiştir. yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir. yalnız, ilk istintak neticesinde, gene komite azasından, benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur...

    ii

    vaziyeti telhis edelim hele.

    bir.
    benerci inkılâpçı bir gençtir.
    hazım zamanlarını, boş gecelerini değil,
    boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle...

    iki.
    birinci bapta öğrendik ki,
    benerci âşığıdır britanyalı bir kızın.
    yani, delikanlımızın
    kalbine bir taş
    düşmüş.
    kırmızı saçlı bir baş
    düşmüş
    ve kalbi
    dalga dalga halkalanıyor...

    iki, a:
    benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa
    altı yoldaşıyla yakalanıyor.

    iki, b:
    fakat meçhul bir sebebe
    binaen,
    yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen,
    benerci tahliye edilmiştir.

    iki, c:
    bence, yani romanın muharrirince
    olduğu kadar,
    benerci için de bu tahliye keyfiyeti
    siniri, ruhu, kemiği, eti
    kemiren bir esrardır, iki gözüm,
    serapa esrar...

    . . . . . . .
    . . . . . . . . . . . . .
    . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
    . . . .

    benerci, sana dört teklifim var:
    evvela,
    kalküta'dan istanbul'a
    çık yola.
    babıâli caddesinde matbaaya gel...
    geldin mi?
    âlâ...

    saniyen:
    sinirini yen.
    karşımda dikilip durma, otur...

    salisen:
    ayağını iki defa yere vur:
    kapı açılsın
    lebbeeeeeeeeyk! deyip
    bize iki çay getirsin kahveci üstat.

    rabian:
    anlat.
    şu müthiş müşkili birlikte halledelim
    seninle...

    — anlatıyorum.
    dinle:

    ve benerci, macerayı bana, kafiyesiz filân, yani nesren şöyle anlatmaya başladı:

    sarılmıştık. yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. vakit kazanmak için, polisin üstüne ateş açtık. brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. birimiz kolundan, birimiz de başından yaralandı. kurşunlarımız tükendi. britanya polisi içeri girdi. gırtlak gırtlağa kapıştık. nihayet, kıskıvrak bağladılar bizi. kamyonlara yüklediler. müdüriyette, yedimiz birden, bir herifin karşısına dizildik.

    burada, benerci yine coştu, işi kafiyeye döktü:

    herifin
    mavi gözleri çipil çipil
    suratı çilliydi.
    intelicent'ten olduğu belliydi.
    geçti arkadaşların önünden.
    benim önümde durdu.
    yüzüme baktı.
    ismimi sordu.
    beni bıraktı...
    niçin bıraktılar beni?
    beni
    niçin
    bırak-
    -tılar?
    — benerci, buna bir tek sebep var.
    — ne?
    — düşecekler peşine..
    eşine??
    ateşine??
    mateşine??
    tükürmüşüm kafiyenin içine...
    yani, anlıyacağın, seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. sonra cooop, haydi bir tevkifat daha. tabii, sen yine içerde. hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. işte tahliye keyfiyetinin sebebi...
    — sebep bu değil. ben, tamamen temizim. arkamda takip yok.
    — tuhaf şey. dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor?
    — galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. iki üç defa, muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. fakat verdiğim randevulara gelmediler. arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor.
    — öyleyse, sen hemen yine kalküta'ya git oğlum. ne halt edersen et, şu vaziyeti bir düzelt bakalım.

    benerci gitti.
    baktım ki, pencereden:
    muktesit, muharrir ve muhbir
    nedim vedat bey geçiyor.
    düşündüm benerci'yi
    ve mel'un bir ihtimalle birden
    yüreğim cızz etti.

    arif olanlar için,
    bu fasıl burada bitti...

    iii

    stop:
    fren!
    zıııınk!
    durdu!.
    amele
    baş parmağını tele
    dokundurdu.
    akümülatör, dinamo, motor, buhar, benzin,
    elektrik,
    trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik!
    d u r - d u !!!..

    yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı.
    koptu kayışlar.
    — patron, sabotaj var!.
    — koş telefona.
    — işlemiyor...
    — telgraf...
    — teller kesilmiş,
    makina bomboş...
    — koş!..
    karşımda durma, avanak!..
    hangarda ne varsa, üstüne atlıyarak,
    koşun şehre...
    sarjant, polismen, asker,
    kırk ikilik, tayyare, tank,
    ne bulursanız,
    yetiştirin...
    birden
    bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs
    tozu dumana kattılar, dumanı toza...
    fakat
    yine birden
    ekşi boza...
    ne ileri
    ne geri.
    paaaaah!..
    fıııııss...
    patladı lastikleri...
    geç kaldılar, geç!..

    drran
    drrrn
    drrran...
    tiki taka frev...
    edildi ilân
    umumî grev!!!..

    kalküta grevdedir.
    benerci evdedir,
    sırtüstü yatıyor yatakta...
    geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden
    tek başlı, tek yürekli, milyon ayaklı kalküta...

    onlar, hep beraber grevdedir...
    o, yapayalnız evdedir.
    yapayalnız...
    tavan, kapı ve duvar...
    onu kavgaya çağırmadılar.
    günlerdir ki, onu gördükçe arkadaşları
    çevriliyor başları...

    benerci yatakta
    kalküta ayakta.
    benerci görmeden görüyor yattığı yerden
    yürüyen kalküta'yı:

    «adım
    adım.
    adım — lar
    adım — ları...
    kal — dırım
    kal — dırım.
    kal — dırım — lar
    kal — dırım — ları...
    cad — de...
    cad — deler...
    kalabalık...
    ka — la — ba — lık
    itiyor
    iki
    yana
    apar — tıman — ları...
    behey tram — vay!..
    çiğneneceksin:
    sağa sola sap...
    geçit yok.
    rap
    rappp
    rappp!!!!!
    ve...
    va...
    vey...
    — yol açın kamyonlara
    amele çocukları
    babalarını geçiyor..»

    haykıraraktan
    benerci fırladı yataktan.
    şimdi sokaktan
    tek bir insan sesi yükseliyordu...
    benerci koştu pencereye:
    aşada sokak
    kalabalık.
    yukarda masmavi bir hava
    aşada bir kamyonun üstünden
    kalabalığa
    söz söylüyor en yakın arkadaşı somadeva:*
    «— arkadaşlar!
    aylardır ki anamız avradımız
    uzun aç dişleriyle dişlediler
    kendi memelerini.
    arkadaşlar...
    çıplak aç karnını kurşunlara vermek,
    kıvranarak gebermek...
    . . . . tek . . . .
    . . . . . . . . . . vaar?
    hayır!.
    ar . . . . . . . lar . . . . . .

    (*) somadeva, benerci'nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri kalküta'da bulunmuyordu. binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbette ki, benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. n.h.

    önümüzde onlar
    kalın enselerini kırıp
    boynuzlarını saplayınca toprağa...
    . . . . . ağa....
    biz....
    . . . . . . . mizi!.
    patiska bir gömlek
    gibi yırtarak
    etimizi
    kanlı kemiklerimizle
    . . . . . . . . cağız . ! ! . .
    o zaman gülleri koklıyacağız.
    o zaman
    tabiat
    güzel bir ağız
    gibi karşımızda gülümsiyecek...»

    benerci artık kendini tutamadı. pencereden üç defa: s o m a d e v a.. s o m a d e v a.. s o m a d e v a.. diye haykırdı. bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki, s o m a d e v a sustu. birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. insanlar, başlarını enselerinin üstüne yatırarak, dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. ve orada, camın arkasında, benerci'nin sarı yüzünü gördüler.
    s o m a d e v a, benerci'yi tanıdı. kolları ona doğru uzanır gibi oldu. bu hareketi, yalnız yukardan benerci ve kendi içinin içinden s o m a d e v a gördü. başka hiçbir göz, uzanmak, kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi.
    yukardan, yine benerci, üç defa bağırdı:
    — s o m a d e v a.. s o m a d e v a.. s o m a d e v a...
    aşada s o m a d e v a, kamyonun etrafına toplananlara:
    — bana bir taş veriniz, dedi.
    taşı verdiler. ve en eski günlerin en yakın arkadaşı:
    — bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. benerci müstevlilerin casusu olmuştur. en yakınlarının kellesini satmasaydı, bunu yapmasaydı, onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı, dedi. ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle, yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne, taşı attı...
    somadeva'nın taşı, benerci'nin alnına geldi. benerci dimdik durdu. iki kaşının arasından sızan kan, çenesinden göğsüne aktı...
    ve benerci'nin başı benim, ben nâzım hikmet'in dizlerine düşünceye kadar, en büyük, en iyi, en sevgili, kahreden ve yaratan kalküta, onu taşladı.
    baygın çocuğumu, yatağına yatırdım. camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye çıktım. arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım:
    benerci benim oğlum...
    ben onun yüzünü
    görebilmek için
    kaç kerre gecemi gündüzümü
    on birlik tütüne satarak
    dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum...
    benerci benim oğlum,
    ben onu
    uykusuz gecelerin
    ellerine doğurmuşum...

    benerci sizi satmadı.
    benerci günlerdir yemek yemiyor,
    gecelerdir yatmadı.
    o yatmıyor, ben yatabilir miyim?
    benerci sizi satmadı,
    sizi ben satabilir miyim?
    benerci benim oğlum.
    onu ben
    kellemden, etimden, iskeletimden
    sizin için doğurdum...

    dostlar!
    içinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.
    benerci sizin oğlunuz,
    benim oğlum...

    fakat, kalabalık, benim sesimi bile işitmeden ilerledi, kayboldu. o zaman, hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm, dedim ki:

    dostlar dinlemedi beni benerci.
    benerci oğlum, küçücüğüm, büyüğüm,
    başında dolaşan bu mel'un düğüm
    çözülene kadar...
    bizim ah! demeğe hakkımız yok,
    onların taşlamağa hakkı var...

    iv

    kalküta'da bir polis karakolunun
    yüksek duvarlarinin dibi

    gök gürler. vakit akşam üzeri. üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur.

    birinci polis — nereye gitmiştin?
    ikinci polis — domuz boğazlamaya...
    üçüncü polis — sen nerdeydin?
    birinci polis — köprünün üstünde
    bir hintli karı gördüm demin.
    kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı.
    çocuk beni görünce başladı ağlamaya
    ağlamaya
    ağlamaya...
    karıya:
    — sustur şu piçi,
    britanya polisine selam versin,
    dedim.
    selam vermezse, kuyruksuz bir fare gibi
    gebersin
    dedim.
    ne sustu, ne selam verdi kara kurbağa yavrusu.
    akıyordu su...
    akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini.
    anası yüzüme bakıp
    kara bir uçurum gibi çekti içini.
    dokundu rikkatime
    bu iç çekiş.
    madraslı bir ihtiyar:
    «azabı azapla tedavi edin...»
    demiş.
    getirdim karakola kocakarıyı.
    sarı sırtından kızıl kan sızdırıp
    çekeceğim içinden ağrıyı...
    ikinci polis — sana bu işte yardım için
    kocakarıyı eski bir halı gibi
    ayaklarına sereceğim.
    birinci polis — lütufkârsın...
    üçüncü polis — ben de sana:
    bengale ormanlarında avlanmış bir filin
    koparılmış erkekliğinden
    bir kamçı vereceğim...
    birinci polis — başka bir şey istemez...
    malumdur bana azabı ısdırap,
    ezberimdedir tekmil
    kitabı ıstırap.
    meselâ:
    uykulara kâbus gibi çökebilirim,
    tırnak sökebilirim,
    kulakların içine kurşun dökebilirim.
    ellerin derisini eldiven gibi soymak,
    koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış
    hindi yumurtası koymak,
    sirke damlatarak gözleri oymak,
    domuz topu ıtlak olunan usûl,
    velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl
    mümkündür bence...
    bakınız, bende ne var?
    3. ve 2. polis — göster bize
    göster bize!!
    birinci polis — grevde yakalanan
    hintlilerden birinin
    taze kesilmiş başparmağı...
    kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı...
    3. ve 2. polis — haydi içeri gidelim,
    uzayan tırnağı seyredelim...

    polisler karakoldan içeri girerler. bir müddet sahne boş kalır. benerci gelir.
    yağmur yağmaya başlar... benerci, belini karakolun duvarına dayayarak çömelir.
    karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir.
    karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: kalküta grevcilerine aittir.
    yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: kalküta'dır.
    yağmur... alaca karanlık... akşam suları...
    kalküta grevi mağlûp olmuştur.
    somadeva yakalanmıştır. ve benerci'nin, duvarı dibine çömeldiği karakolda, somadeva'nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor.
    yağmur... karanlık... gece iyiden iyiye indi.
    benerci'nin saçları, omuzları, dizkapakları sırılsıklam oldu. arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı, yapıştı...
    arkadaşlar içerdedir.
    benerci yine dışarda...
    kara gömlekli bir italyan faşistinin bile, oğlumun çektiği azabı duymasını istemem...

    birinci kismin sonuncu babi
    i

    benerci'den aldiğim mektuptur

    benerci'den şöyle bir mektup aldım, aynen neşrediyorum:

    "sana verdikleri zaman
    bu
    mektubu
    belki ben çoktan
    nokta
    son
    demişimdir.
    bu sefer dostların taşını değil,
    mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir.

    nâzım,
    biliyorum,
    ölümün önünde rol kesip
    hamlet gibi budala,
    verter gibi komik olmamak lâzım.

    nâzım,
    bilmiyorum, ne haltedeyim?
    nasıl altedeyim?
    şöyle bir poz alıp durmak
    kendi kendini vurmak,
    kıyak iş doğrusu!..

    bak,
    kapı komşum uyandı,
    muslukta akıyor su,
    yüzünü yıkıyor...
    indi ıslık çalarak merdivenlerden
    sokağa çıkıyor...

    ben...
    ne hamlet, ne de verter...!!!
    neyse, geç...
    işi anlatayım,
    tıraş yeter...

    sokak karanlıktı.
    senin, nefis
    mis
    dediğin
    birdenbire karşıma çıktı.
    dedi ki: «aylardır peşindeyim»
    dedi ki: «telâş içindeyim,
    nerdesin?»
    daha birçok şeyler dedi korkuya, aşka dair.
    eklendi hatıralar hatıralara.
    sonra,
    «nereye gidiyorsun?» dedi, «eve geldik» dedi,
    «içeri gir.»
    onun evine girdik.
    ev karanlık ve bomboştu.
    yatak odası, lamba yandı, konuştum:
    — bana bir bardak
    dumanlı, kırmızı, sıcak
    çay, dedim.

    çıktı dışarı.
    baktım karşıda çanta.
    hani taaa
    onun yolda düşürdüğü
    ben benerci serseminin gördüğü
    siyah podüsüet çanta.

    açtım:
    kâatlar.
    okudum:
    intelicent servis raporları,
    ve yeni bir tevkifat listesi var.
    benim ismim yok.

    anladım.
    içeri girdi o,
    bardağı bıraktı.
    yüzüme, elime, çantaya baktı.
    bakıştık.

    tuttum omuzlarından.
    başını vurdum duvara
    vurdum...
    duvarda kan.
    vurdum duvara...

    sonra...
    sokak...
    tramvay yolları
    tramvay yolları,
    sağları, solları
    bomboş, uçsuz bucaksız tramvay yolları...
    nefes nefese koşarak
    sonra teker teker
    merdivenler.

    durdum.
    odam.
    dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı.
    açıldı kapı.
    oturdum.
    kalktım.
    odanın ortasında dolaştım biraz.
    sonra
    baktım
    duvarlara.
    dışarda şafak atmış,
    duvarlar bembeyaz.
    baktım duvarlara.
    sonra
    sağ elim art cebimden
    brovniği çıkardı.
    ağzımda cıgara vardı.
    acı geldi tütün
    tükürdüm.
    şarjörü sürdüm.
    kurşun
    namlunun içindedir.
    kalbim
    hudut haricindedir...
    şimdi benden sana son göz
    son söz
    son ses:
    s.. o.. s!!.
    s.. o.. s!!.
    s.. o.. s!!.

    ii

    kalküta'ya gidip benerci'yi
    ne halde buldum?

    ya yattı karanlık sulara
    yahut da yatıyor.
    imdat işareti var,
    ışıklı bir umman gemisi batıyor...
    dedim.
    gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,
    yetiştim kalküta'ya...
    gökten bir kartal gibi alçalarak
    girdim yedinci kattaki odaya.

    o ne?
    benerci yazı yazıyor ıslık çalarak...
    dipdiri!
    teresin keyfi yerinde...
    ne mükemmel bir ışık var
    beni gören gözlerinde.
    gözlerinin içine güneş vuruyor.

    masada bir portakal duruyor,
    soluyarak soyup yedim.
    — haydi be herif, anlat! dedim...

    iii

    ölüsünü bulacağimi zannettiğim halde
    karşima yazi yazar ve islik çalar bir vaziyette
    çikan benerci'nin "anlat be herif..." feryadim
    üzerine bana anlattiklari:

    — en yakınlarım, en yakın dostum
    taşladılar beni, taşladı.
    ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp
    başımı bana bağışladı...
    karardı içim
    karardı içim...
    kulaklarımda kazma sesleri.
    içimde ıslak
    bir toprak
    kazılmaya başladı.
    girdim yarı belime kadar
    dumanlı sıcak karanlıklara...

    — sonra?
    — çok şükür ki, sonrası senin
    kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade,
    alelade!..
    hani üstadın bir sözü var:
    «boş gecelerini değil,
    boydan boya ömrünü ver inkilâba...»
    diyor.
    bu söz.
    virgül
    kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.
    virgül

    ve ben işte sağım!..
    anladım ki şunu......
    çıkardım namludan kurşunu,
    onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım...

    birinci kısmın sonu

    ikinci kisim

    birinci bap

    benerci tekrar arkadaşlarina kavuşur...
    somadeva yatağa düşer...
    roy dranat'in hayat felsefesi...
    yirminci asir tarihinin başlangici
    v. s... v. s...

    noktanoktanoktanokta nooook-ta
    basmıştır yine bağrına benerci'yi
    o inanılmayacak kadar iyi
    kahredip yaratan kalküta.
    noktanoktanoktanokta noooook-ta

    i

    bu yaz:
    sabahları — taze süt gibi beyaz,
    öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık,
    akşamları — bombaylı kadınların esmer teninden ılık
    ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava
    somadeva
    düştü yatağa.
    kan geliyor boğazından.
    dinleyin bunu benerci'nin ağzından:
    «— gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. somadeva, duvarın dibindeki yer yatağındaydı. boynu bembeyaz. elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. tıraşı uzamış. ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.
    yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.
    gittim, tahta kurusunu aldım. masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim.
    somadeva güldü:
    — benerci, beni seviyorsun, dedi.
    gözlerini yüzümde gezdirdi. gözleri alnımda durdu:
    — benerci, seneler geçti. benim attığım taşın izi silinmemiş. bunun şimdi farkına vardım, dedi.
    yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı:
    — bugün iyiceyim, dedi.
    su istedi. verdim.
    — karanlık, dedi.
    lambanın fitilini açtım.
    yine ona para getirmiştim.
    — bu parayı nineye verirsin yine. her gün besleyici yemekler pişirsin. hem, üç öğün mutlaka yemelisin, dedim.
    cevap vermedi:
    — geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün kuru ekmek yemişsin, dedim.
    işitmemezliğe geldi.
    — sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok, dedim. yemek yemen, iyi olman lâzım, dedim.
    bir şey söylemek istedi.
    söylemedi.
    düşünüyorum.
    bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen somadeva aklıma geliyor.
    yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. karakolun duvarına çömelmişim. içerde somadeva'nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor.
    somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor.
    somadeva hapisaneden kaçıyor. yine beraberiz. britanya'ya karşı grevler, nümayişler, içtimalar...
    sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. uzun bir yol yürüyoruz. terimi silmek için somadeva'dan mendilini istiyorum. dalgın, mendilini veriyor. mendilde kan.
    gece boğazından kan boşanmış. doktora gidiyoruz. verem.
    metelik yok. zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. kaçak.
    somadeva'yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor.
    düşünüyorum.
    kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.
    sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya, bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.
    gülüyorum.
    somadeva soruyor:
    — niye güldün?
    — hiç.. hem artık ben gideceğim.
    somadeva soruyor:
    — haftaya geleceksin değil mi?
    — tabii.
    odadan çıkarken somadeva'nın sesini işitiyorum:
    — böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. hiç olmazsa orada ölsem. sen, söyle arkadaşlara...
    gözlerim yaş içinde.
    — arkadaşlara söyle. unutma, benerci. orada. anlıyor musun?»

    ii

    sıcak.
    ufukta ışıldayarak
    nehir akıyor.

    benerci kapalı bir kitap gibi.

    roy dranat toprağa bakıyor
    ve konuşuyor, yarı yoldan dönen
    bizim eski ahbap gibi:
    «— benerci sen
    yüksek dağların çayırlarında biten
    keskin kokulu
    göz alan renkli bir otsun.
    fakat
    devedikeninden
    daha faydasız bir ot.
    benerci sen bir don kişot'sun,
    kahraman
    ve gülünç
    bir don kişot.
    benerci bil ki
    neticeler çıkarmak
    öyle mümkün değil ki...
    hayat öyle karışık.
    geç efendim, bunları bırak.
    akşamüstü serinlikte teferrüce çık...
    ve yahya kemal beyi asrîleştir biraz,
    yaz:
    "şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz
    dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz..."
    gerisini at.
    işte felsefei hayat.»

    benerci güldü.
    ben bir şey demedim.
    eski bir kavga şarkısı mırıldanarak
    bakıyorum ufukta akan suya.

    sıcak.
    yazdım bütün gece benerci'yi,
    şimdi bir yatsam uykuya.*

    (*) okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıkları roy dranat hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum. roy dranat, benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. fakat sonra, galiba korktu, galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. kavgadan ayrıldı. şimdi roy dranat, ingiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip bir faust'tur.
    n.h.

    iii.

    «keşmirli ebe kadın
    anamın kasıklarından çekti beni.
    ve
    kundakladı bir sinema biletiyle.
    biletim
    üçüncü mevkiydi.
    anam
    etekliğini giydi,
    babam
    mavi gömleğini,
    yola düzüldük...
    gittiğimiz sinemanın
    üç kapısı var:
    birincinin önünde:
    otomobiller tepiniyor,
    fraklı britanya bankaları iniyor.
    ikincinin önünde:
    küçük dar
    dükkânlarla
    dar
    tarlalar.
    üçüncü kapı bizim,
    oradan
    biz giriyoruz,
    istihsal aletinden mahrum olanlar.
    içerde
    the polismenler gösteriyor yerlerini
    müşterilerin:
    — buyrun siz oturunuz!
    oturtuldular.
    — oturun!
    oturdular.
    — otur ulan kerata...
    oturduk.
    lambalar söndü.
    muzıka başladı, makina döndü.
    perdede
    filmin ismi göründü:
    (yirminci asrın sergüzeştleri nâm
    dram.)
    yirminci asır
    dört kanatlı bir tayyareden
    mendil salladı bize.
    yakasında kapitalizm
    açıldı kabak çiçeği gibi.
    o kadar çoğaldı
    o kadar
    uzadı ki bacalar
    saçlarından asıldılar sıra sıra
    kehkeşanlara.
    öyle duman çıktı, kurum yağdı ki
    gökte allah bile meleklere
    amerikan markalı muşambalar giydirdi.
    şikagolu bir milyoner
    öptü telsiz telefonla
    tokyolu sevgilisini.
    elektrikli salhanelerde
    makinaların bir ağzından pastırma attılar,
    öbür ağzından
    boynuzlu inekler çıktı.
    bir coğrafya hocası dedi ki derste:
    "senegalli zencinin yegâne derdi
    yüzünün siyah olmasıdır."
    bu haber bir velveleyle köpürdü paris'te,
    müstemlekeler nezareti emir verdi,
    pudra fabrikaları geçti seferberliğe.
    paris'te olan işler duyulunca londra'dan
    hemen içtima edip karar koydu avam kamarası:
    "kıçlarına kuyruk takmıyan hintlilerin
    kesilecek kafası."
    telsizler daha tebliğ ederken bu kararı hind'e
    muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti
    mançister şehrinde.
    kutbu şimalide eskimolar
    görünce bu halleri,
    kıça kuyruk takmamak
    ve değiştirmemek için deri,
    ince japon fincanlarında
    okkalarla hollanda sütü içmeğe başladılar.
    üstünde uzun katarlar kayan raylar,
    bahrimuhitlerin elli bin tonlukları
    ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.
    kilometreler
    ticaret evleriyle bağlandı birbirine.
    sahrayı kebir'in ortasında
    ilân kuleleri dikildi.
    tröstler kartellerle tokuşuyor.
    balyalar, denkler, çuvallar, kutular
    şarktan garba, garptan şarka koşuyor...
    perde karardı, makina durdu.
    perde beyazlandı, lambalar yandı.
    lambalar yanar yanmaz
    kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.
    babama sordum:
    "— ne oldu?"
    anam güldü.
    ve birdenbire küçücük kafam
    yukardan düşen bir kitabın
    yapraklarıyla örtüldü.
    kitabı kafamdan atıp yukarı baktım:
    britanya bankalarının localarından
    filozoflar:
    tonlarla yaldızlı eserlerini
    fırlatıyorlar üstümüze.
    lambalar söndü.
    muzıka başladı, makina döndü.
    perdede
    ikinci kısmın ismi göründü
    "hindistanlı parya
    ve proletarya.."
    the polismenler el attı kıçlarına.
    birinci mevki homurdandı.
    ikinci sallandı.
    bağırdı üçüncü mevki
    avazı çıktığı kadar:
    "— geliyor, ror, geliyor bizimkiler...."
    mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi
    mavi pantolonların dalgaları
    kapladı perdeyi.
    başladı resmigeçit
    misisipi gibi uzun
    amazon kadar geniş.
    maden ocaklarında çalışanlar
    ata biner gibi kazmalarına binip
    tünellerde koşuyorlardı dörtnala.
    keşmirli mensucat amelesi
    hep bir ağızdan şarkılar okuyarak
    kocaman bir bayrak dokuyarak
    geçti.
    nakliyatçılar
    şehirlere tekerlek takarak
    tramvaylara çektirdiler.
    elektrikçiler
    lastik eldivenlerine
    sırma saçlarından
    dolamışlardı voltları.
    elektrikçiler
    geçtiler,
    elektrik kadar temiz
    elektrik kadar çevik,
    elektrik
    elektrik...
    geçiyor bizimkiler
    misisipi gibi uzun
    amazon kadar geniş...
    omuzlarımda fır dönerken kafam
    karnıma vurdu babam.
    şimdi yürüyordu perdede
    on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap:
    elleri ceplerinde kilitli
    parmakları burunlarında
    ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.
    adımları
    nalladı
    gözbebeklerimizin kulaklarını.
    sırıttı birinci mevki.
    ikinci düşündü.
    perdede
    yeni yazı göründü:
    "burjuvazi!."
    the polismenler giydi pazarlıklarını.
    alkış yağdı localardan.
    ağzı sulandı ikinci mevkiin.
    biz
    çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden,
    avuçlarımız alevlendi,
    fırladı gözlerimiz
    burun deliklerimizden.
    başladı resmigeçit:
    imparatorluk üniformaları
    davul çalarak
    yol açarak
    geçti.
    britanyalı diplomatlar
    bonjurlarının kuyruklarını
    döşediler yola.
    bayraklar çekildi her karakola.
    sökün etti tröstler.
    başlarında
    banka kavaslarının şapkası vardı.
    sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını
    kulaklarına.
    toprakların kilometreleri
    tespihti ellerinde.
    ağızları havada kartel avlıyordu.
    esham senetlerindendi boyunbağları.
    parmaklarımla saydım bu dağları,
    geçtiler.
    göründü müteşebbislerin alayı.
    hepsi bir iki fabrikanın
    tutmuştu kulaklarından.
    sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.
    hepsinin parlıyordu apış arasında
    malî sermayenin altın kazığı.
    bunları da birer birer
    saydık anamla beraber...
    alay bitti.
    toz duruldu.
    baktık ki, yollara
    çıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.»

    somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. yastığının altına koydu ve benerci'nin yüzüne baktı:
    — nasıl buldun?
    benerci sordu:
    — hepsi bu kadar mı?
    — şimdilik bu kadar. daha doğrusu bu, yazmak istediğim «yirminci asır hindistan tarihi»nin başlangıcı.
    — bakalım gerisi nasıl olacak?
    — gerisi, sonu harikulade olacak asıl, benerci. bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. yalnız bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabilseydim.
    benerci kalktı. masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. somadeva seslendi:
    — lambayı yakma. böyle daha iyi. geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. akşamları ateşim dehşetli artıyor. ağrılar filan dehşetli. artık dayanılmıyacak kadar... neyse, bunları bırak. sen bir şeyler anlat bakalım. son günlerde okuyor musun? fabrika kaçta bitiyor? neler okudun?
    — son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. hatta iki tanesi yanımda. istersen lambayı yakayım da, sana biraz okuyayım.
    — olur, benerci.
    benerci lambayı yaktı.
    — kitaplardan biri, şu meşhur fransız gazetecisi alber londr'un. fransız kongosu'na dair. sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. fransız kongosu'nun merkezi brassavil'le karaburun limanını birleştirecek olan kongo - osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. inşaatı batilon şirketi yaptırıyor. şimdi, dinle:
    benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. okumaya başladı:
    «— bakota, baiyya, linfaondo, sara, banda, lizangö, mabaja, sinde, loano kabilelerinin adamları, dalgın hayatlarından koparılarak batilon'a gönderilmekteydiler.
    bu çok garip bir yolculuktu.
    istilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.
    üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı, ne de kalkabiliyorlardı. ve ayaklarında zencir olmadığı için, brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında şari, sangu, kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu.
    mavna yolunda ilerliyordu. düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!...
    kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor... hiçbir çatı yok. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. güneşin altında. yağmurun altında. ocak odunla yakıldığı için, uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor...
    işte nihayet brassavil... üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.
    ....gelenler sürüye sokuluyor. yaya yolculuk başlıyacaktır. ilk önce, en sağlam olanlar seçiliyor.
    ....ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli mayombe ormanına doğru ilerliyor.
    ....bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun, yaralı bir yılana benzer. biyalılar düşer, zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar.
    ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. iş yerinde birçok aletler vardır. fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok.....
    ....300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için, batilon şirketi, bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.
    irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.
    ....bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.
    batilon şirketi'ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra dört bin, daha sonra iki bine indi.
    ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.
    zenciler ormanlara, çat kıyılarına, belçika kongosu'na, angola'ya kaçıyorlar. eskiden insanların yaşadıkları yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar......»
    benerci durdu ve,
    — somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan alber londr kimdir?
    — hayır, tahmin ediyorum. onda dehşetli bir iş adamı kafası var. zencilerin mahvoluşuna, körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. anlıyorum ki, o, afrika'ya makina istiyor. zenciyi ölümden kurtarmak için değil. zenciyi daha semereli, daha uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için. fransız emperyalizminin acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu alber londr.. öyle değil mi?
    — öyle.. istersen sana kitapları bırakırım. öteki kitap jorj lefevr'in «kauçuğun epopesi». amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret. bu lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. insanların, kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. kitabı okur anlarsın. lambayı söndüreyim mi? haftaya gelirim yine. dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? böyle hasta olmasaydın. kuvvetli söz söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. neyse. ben gidiyorum. kendine iyi bak...
    — ben kendime iyi bakıyorum. üzülme! git. lambayı söndür.
    benerci lambayı söndürdü. ve sanki lambayı söndürür söndürmez, somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi, ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.
    merdivenin sahanlığında, nine benerci'yi kolundan tuttu:
    — ölecek, dedi. belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. benim oğlum da, kafasını ingilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. bu da, o duvarın dibindeki yatakta ölecek. belki de kendi kendini öldürecek. çok ağrı çekiyor. sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz.
    — kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? sana bir şey söyledi mi?
    — bana bir şey söylemedi. bana o yalnız iyi şeyler söyler. kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana. bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. belki de söylemiştir. dün, ben evde yokken, sokağa çıkmış... yatağının altına bir çıkın korken gördüm. çıkında ne vardı, bilmiyorum. sokaktan bir şey alıp getirdi.
    benerci, birdenbire geri dönüp somadeva'dan sormak istedi. sonra vazgeçti.
    — sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.
    benerci sokağa fırladı.
    yürüdü.. yürüdü...
    bir köşebaşında roy dranat'la karşılaştılar.
    havagazı fenerinin altında durdular. roy dranat sarhoştu. benerci'nin ellerini tuttu:
    — benerci, belki siz haklısınız, dedi. belki haklısınız. fakat, ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm. mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız var. allahaısmarladık benerci. ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..
    roy dranat, benerci'nin ellerini bıraktı. şapkasını çıkardı. yerlere kadar eğilerek benerci'yi selamladı:
    — belki, siz haklısınız.......
    sallanarak uzaklaştı..

    ikinci bap

    kalkütali seyyar satici esnafindan bir vatandaş: kalküta'da,
    ingiltere emperyalizmi aleyhine yapilan mitingi ve somadeva'nin ölümünü berveçhi âti anlatiyor.

    i

    meydanda bir kalabalık vardı, kardaşım,
    uyy... aman kalabalık!!
    rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı, kardaşım,
    bu yaman kalabalık.
    kalkütalı tornacılar, keşmirli dokumacılar,
    bombay gemicileri,
    yetmiş yedi denizin getirdiği
    kum gibi
    insan var.
    çırılçıplak çocuklar
    sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından.
    kocakarılar oturmuşlar eşiklere.
    iğne değil, bir kıl koparıp atsan sakalından
    düşmezdi yere.
    meydanda bir kalabalık vardı, kardaşım,
    uyyy, aman kalabalık.
    dalgalı, karanlık bir suya düşmüşüm gibi
    beni sardı, kardaşım,
    bu yaman kalabalık.
    baktım ki taaa...
    karşıda
    bir kamyonun üstünde bir adam
    avaz avaz
    söz söylüyor.
    ama ne söz söylüyor anam,
    okkalı söz söylüyor!!!
    bakıyorum adama,
    bir şey anlamıyorum ama,
    söz söylüyor herifçioğlu
    söz söylüyor,
    okkalı söz söylüyor:
    «— bilemem hangi sebeple, bilemem hangi sebebe!»
    etrafta bağırıyorlar:
    «— yaşşşşa be!!!»
    ben de bağırıyorum.
    acayip bir türkü çağırıyorlar.
    makama uyup ben de çağırıyorum...
    yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar:
    «— bunlar, delidir, diyor,
    bunlar sanıyorlar ki, diyor, biz
    zorla devirebiliriz,
    altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran
    denizlerin ortasında demirden
    bir aslan
    gibi duran
    kocaman
    britanya'yı...»
    şimdi kamyonun üstünde başka bir adam..
    bu da söz söylüyor anam
    söz söylüyor.
    okkalı söz söylüyor.
    bakıyorum adama.
    bir şey anlamıyorum ama
    belli ki ötekinden
    daha okkalı söylüyor.
    etrafta daha çok bağırıyorlar.
    ben de bağırıyorum.
    bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar,
    makama uyup ben de çağırıyorum...
    seyrek sakallı ihtiyar:
    «— bak, bu doğru söylüyor, diyor,
    zorla değil,
    güzellikle
    yavaş yavaş, diyor, alırız!..
    birdenbire ayrılırsak,
    köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız...»

    şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam.
    elbet bu da söz söyleyecek anam.
    söz söylüyor.
    seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine.
    belli ki, geliyor kalabalık
    seyrek sakallının dediğine.
    adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden.
    balta görmemiş bir ormanda yürür gibi
    yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben.
    bağırışlar.
    türkü çağırışlar.
    ben bir şeycik anlamıyorum ama,
    etraftan laflar çalınıyor kulağıma:
    — sol taraf hapı yuttu!
    — kamyonun yanında benerci'ye bak!
    anası ölmüş
    kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi
    somurttu...
    — gandi'nin hakkı var!
    — hind'in kurtarıcı ilahları:
    dokuma tezgâhları.
    deniz tutmuş gibi dönüyor başım.
    birden bir kıyamettir koptu kardaşım.
    bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava.
    — somadeva geliyor, somadeva!
    — ona söz verin!
    — söyletmeyin, istemez!
    — dinlemiyoruz!
    — al aşağı!
    — söyletmeyin, istemez.

    yanındakilerin omuzuna dayanarak
    tırmandı kamyona bir adam.
    geldi bütün kalabalık
    bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze.
    ortalık tıssss!
    somadeva başladı söze...
    hey anam! heeey!
    herifte bir ses vardı, beyabey,
    bir ses!
    hani, ormanda kaplanlar ölürken
    böyle bağırır..
    «— arkadaşlar!
    dedi.
    hastayım..
    çok..
    fazla söze lüzum yok,
    kendimi asacaktım.
    gidip bakın odama:
    ipi yerde,
    çengeli tavanda mıhlı bıraktım.
    geberecektim bir kaçak gibi
    az daha..
    arkadaşlar!...»
    dedi.
    ve sözünü bitiremedi.
    sallandı sola bir, sağa bir...
    baktım ki kalabalığa bir
    kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor,
    ben de sallanıyorum.
    o yine:
    «— arkadaşlar...»
    dedi.
    yine sözünü bitiremedi.
    ve kamyonun üstünden
    devrildi üstümüze..
    birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize:
    boydan boya meydan uzattı kollarını
    düşeni tutmak için.
    hani ancak
    lortlar kamarası'na girmeliyim
    bu hali unutmak için.
    dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi
    yüzdü bembeyaz ölüsü somadeva'nın
    yukarı kalkan kolların ve başların üstünde.
    meydan bağırdı, ben bağırdım:
    «— somadeva!
    somadeva!
    kavga sonuna kadar
    kav—ga!...»
    omuz başımda inledi bir ses:
    «— deliler kesiyor kocaman bir çınarın
    en yeşil, en geniş dalını.»
    dönüp arkama baktım ki, anam;
    yoluyor seyrek sakalını
    seyrek sakallı adam.

    ikinci kisim sonuncu bap

    iki ölünün odasi...
    hindistan yirminci asir tarihinin son sözü...
    roy dranat'in aynali dolaba bakan ölü gözleri...

    i

    somadeva'nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı.
    benerci, somadeva'yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. ipi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı.
    defterin kabında: «hindistan'in yirminci asir tarihi» diye yazılıydı. benerci defteri açtı. baş tarafta, somadeva'nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. sonra beyaz sayfalar. son sayfada beş altı satır. benerci bu beş altı satırı okudu:
    «ben, somadeva, hindistan'ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. fakat bitirmeden öleceğim. arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. buna eminim...»

    ii

    benerci, somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, roy dranat'ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. ve roy dranat'ın oteline gitti. gördüklerini şöyle anlatıyor:

    girdim ki içeriye,
    iki eli yanına gelmiş
    yatıyor otel odasının
    dört topuzlu karyolasında.
    ölü.
    omuzlarına kadar çarşafla örtülü,
    gözleri açık...
    çarşafın altında ayakları:
    acayip bir hayvanın dinliyen kulakları...
    gözleri bakıyor
    ayakları arasından dolaba.
    dolabın aynasında görüyorum:
    başını değil,
    yüzünü değil,
    kaşını değil,
    kapakları açık, içi örtülü gözlerini,
    yalnız ölü gözlerini...
    gözleri bakıyor dolaba.
    ehramda bir kapı
    açar gibi
    açtım
    dolabı.
    alt katta bir kutu var.
    kutuda ölünün hiç giymediği
    siyah kunduralar.
    ütülü elbiselerle dolu orta kat:
    asılmış dolabın içine
    sıra sıra elsiz ve başsız roy dranat.
    bir şişe permanganat,
    yakalık,
    mendil, çorap.
    bir kitap:
    çok eski günlerde beraber okuyup
    satırlarının altını beraber çizdiğimiz
    bir kavga kitabı.

    kapadım dolabı.
    onun dolaba bakan gözlerini kapadım.
    artık satılacak bir yürek,
    kiralık bir kafa bile yok.
    roy dranat, hoşça kal,
    mesele yok.
    yorgan gitti,
    kavga bitti.

    ikinci kısmın sonu

    üçüncü kisim

    birinci ve sonuncu bap

    i

    gözüme altın bir damla gibi akan
    yıldızın ışığı,
    ilkönce
    boşlukta
    deldiği zaman karanlığı,
    toprakta göğe bakan
    bir tek göz bile yoktu...
    yıldızlar ihtiyardılar
    toprak çocuktu.
    yıldızlar bizden uzaktır
    ama ne kadar uzak
    ne kadar uzak...
    yıldızların arasında toprağımız ufaktır
    ama ne kadar ufak
    ne kadar ufak...
    ve asya ki
    toprakta beşte birdir.
    ve asya'da
    bir memlekettir hindistan,
    kalküta hindistan'da bir şehirdir,
    benerci kalküta'da bir insan...
    ve ben
    haber veriyorum ki, size:
    hindistan'ın
    kalküta şehrinde bir insanın
    yolu üstünde durdular.
    yürüyen bir insanı
    zincire vurdular...

    ve ben
    tenezzül edip
    başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.
    yıldızlar uzakmış
    toprak ufakmış
    umurumda değil,
    aldırmıyorum...
    bilmiş olun ki, benim için
    daha hayret verici
    daha kudretli
    daha esrarlı ve kocamandır:
    yolu üstünde durulan
    zincire vurulan
    i n s a n . . .

    ii

    şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, benerci mahpustur.
    hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, britanya polisi tarafından tevkif, britanya adliyesi tarafından muhakeme ve britanya hükûmeti tarafından, benerci, hapse atılmıştır. cezası 15 senedir. benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir...
    şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. ve, sonra, sıra, benerci'nin kendini niçin öldürdüğüne gelecek. emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

    (*) yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, neo-hitlerist-sosyal-faşist-sinyor-fon şevket süreyya bey gibi anlamıyordu.

    iii

    güneş
    pencerede...
    yanıyor
    demir bir çubuk..
    dışarda saat
    belki beş,
    belki altı,
    belki buçuk,
    yedi..
    gardiyan karyolayı
    duvara kilitledi.
    adam
    demir iskemlede oturuyor
    oturuyor...
    güneş
    düştü pencereden
    adamın başına vuruyor..

    dışarda saat
    belki on
    belki on iki..
    içerdeki:
    yürüyor duvardan
    duvara,
    duvardan
    duvara...

    gardiyan...
    pirinç çorbası, ekmek.
    demek:
    öğle saatı çaldı
    öte yanda yaşıyanlara..
    ve adam yürüyor,
    duvardan
    duvara,
    duvardan
    duvara..

    yanıp söndü demir çubuk..
    dışarda saat:
    belki beş,
    belki altı,
    belki buçuk...
    dışarda adam...
    adam
    demir iskemlede oturuyor...
    oturuyor...

    gardiyan.
    pirinç çorbası, ekmek.
    gardiyan
    karyolayı indirince:
    içerde gece.
    yatıyor adam.
    gözleri düşünüyor,
    dişlerinin arasında bıyığı..
    dışarda ay ışığı....

    iv

    19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. saat on ikiden sonra, kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.
    şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı.
    ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.
    meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir.. tahminlerinde yanılmıyorlar. zira bu adam buraya britanya imparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi.
    filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. taş pencereden içeriye girdi.
    eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:
    demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane hücresi. gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. işbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik edecek olursak görürüz ki, bu ingilizce bir incil'dir. mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta sonra; kayser'in hakkını kayser'e ve allahın hakkını allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu incil'i bir ingiliz misyoneri kendisine vermiş idi. esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.
    imdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun incil sayfalarına neler yazdığını görelim:
    satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, urdu lisanıyla ve henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar vardı.
    taş hücre mahpusu incil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.
    işte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle meşguldü. pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. mahpus hemen yerinden kalktı.
    üzerlerine kanı ile yazdığı incil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.
    şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. göğsüne soktu. ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı incil sayfalarına sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.
    bu kanla yazılmış yazılar, hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef vermekte idi........

    taş hücre mahpusu benerci'dir. kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle somadeva'nın başladığı ve şimdi benerci'nin devam ettiği «hindistan'ın yirminci asır tarihi» isimli eserdir. yalnız, benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi. ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.
    benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor. benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. ve bunları hapishane gardiyanlarının ingiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin ellerine ulaştırıyor.
    nasil?..
    taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. romanda da olsa, britanya polisine hizmet etmek istemem......

    v

    dışarda
    bir bayrak gibi dalgalanırken adı,
    içerde o
    ihtiyarladı..
    her gün biraz daha
    camları yaşarıyor
    iri
    bağa
    gözlüklerinin.
    her gün biraz daha
    siliniyor çizgileri
    gördüklerinin.
    küreyvatı hamra azalıyor.
    tasallübü şerayin.
    tansiyon 26.
    baş dönmesi, bunaltı.
    sinir...

    bir
    senedir
    yazamadı bir
    satır
    bile..
    yine fakat
    dışarda bir bayrak gibi
    dalgalanıyor adı.
    içerde o
    ihtiyarladı....

    bu fasil
    benerci'nin kendini niçin
    öldürdüğüne dairdir

    «kalküta şehrinin ufkunda güneş
    yükseliyordu.
    atları ışıktan, miğferleri ateş
    bir ordu
    bozgun karanlığı katmış önüne
    geliyordu.
    güneş yükseliyordu..
    kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

    bunu beceremedik
    romantik kaçtı pek.
    şöyle diyelim:

    «baygın kokulu
    koskocaman
    masmavi bir çiçek
    şeklinde sema
    düştü fecrin altın kollarına...»

    bu da olmadı,
    olacağı yok.
    benden evvel gelenlerin hepsi,
    almışlar birer birer,
    tuluu şemsi, gurubu şemsi
    tasvir patentasını.
    tuluu şemsin, gurubu şemsin
    okumuşlar canına..
    bu hususta yapılacak iş,
    söylenecek söz
    kalmamış bana.
    buna rağmen,
    tekrar ederim ki ben:
    kalküta'nın damları üstünde güneş
    güneş gibi
    yükseliyordu.
    sokaktan bir sütçü beygirinin
    nal ve güğüm sesi geliyordu.
    benerci sordu:
    — saat kaç?
    — altı...

    benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu. eğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.
    benerci'ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. bana:
    — sen git, biraz dolaş. sonra gelirsin, dediler.
    apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her adımda onun ismini işiterek, dolaştım. kalabalık yavaş yavaş dağıldı. geri döndüğüm zaman benerci'yi odasında yalnız buldum. pencerenin önünde duruyordu. saat gecenin on biriydi. benerci:
    — otur bakalım, dedi.
    oturdum.
    saatler geçti, saatler geçti.. bir kelime bile konuşmadık. ve nihayet, lambanın sarı ışığı beyazlanmağa başladı. pencereden baktım:
    kalküta'nın damları üstünde güneş
    yükseliyordu.
    benerci sordu:
    — saat kaç?
    — altı.
    — âlâ.
    — anlamadım.
    — hiç. dinle. bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «sen bizi sattın,» dediler. alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. halbuki ben tertemizdim. fakat onlar haklıydı. kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. fakat bu haltı yemedim.
    — öyle.
    — bu kitabın ikinci kısmında, somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. öyle ağrı çekiyordu ki, kendini öldürmek istedi. fakat o da bu haltı yemedi. bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?
    — öyle...
    — saat kaç?
    — altı buçuk.
    — âlâ... dinle. ferdin tarihteki rolü malum. akışın istikametini değiştiremez. yalnız tempoyu hızlılaştırabilir, yavaşlatabilir. işte o kadar. tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. bütün bunlar senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.
    — doğru.
    — öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.
    birdenbire durdu. gözlüğünü çıkardı. mendiliyle camlarını sildi. gözlüğünü taktı. camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.
    — devam et, benerci, dinliyorum.
    — hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim.
    — doğru.
    — dünden itibaren katarın başında gidiyorum. halbuki fizyolojim berbat.. kafam elastikiyetini kaybetti. dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. ellerim lüzumundan fazla titriyor. akıntıda dümen tutamıyacak bir hale geldiler. akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? onu yavaşlatmam muhtemeldir. istemeden, irademin dışında, yanlış adımlar atacağım. biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. fakat o beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin dışında, bilerekten ona ihanet edemem. anlıyor musun? diyeceksin ki, yanılmıyan yalnız tembellerdir, budalalardır. iş yapan, yürüyen adam yanılır. mesele yanlışın idrakindedir. fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. bu bir ihanet değil midir? ben bir saniye olsun, ihanet edemem. bu benim uzviyetimde yok...
    benerci yine durdu. sonra birdenbire gülerek:
    — hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. hallettik. sana haltetmek düşer, dedi. sen saata bak, kaç?
    — yedi.
    — hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. galiba lafarg'la karısı da aynı vaziyete düşmüşler, aynı işi yapmışlar. her ne hal ise. şu senin tabancayı ver bakayım.
    pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. koskocaman bir nagant. benerci'ye uzattım. aldı, masanın üstüne koydu.
    tekrar gözlüğünü çıkardı. mendiliyle camlarını sildi. gözlüğünü taktı. camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.
    — şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.
    cıgaraları yaktık. topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında, benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi. konuşmuyorduk.
    ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. benerci ayağa kalktı. cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü.
    — pencereyi kapat. sen de haydi artık git. istersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.
    kucaklaştık.
    arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:
    — çocuklara selam söyle, dedi.
    merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. dördüncü kat. üçüncü kat. merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. ikinci kat. merdivenleri koşarak iniyorum.
    tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...

    bu kitabin son sözü . . . . . . . . . . . . . . .

    «kavgada
    kendi kendini öldüren
    lanetli bir
    cenazedir
    benim için:
    ölüsüne
    ellerimiz
    dokunamaz.
    arkasından
    matem marşı
    okunamaz.»

    sen artık
    bu kitapta:
    noktaları
    virgülleri
    satırları taşımıyorsun.
    sen artık
    bu kitapta
    koşmuyor
    bağırmıyor
    alnını kaşımıyorsun.
    sen artık
    bu kitapta
    yaşamıyorsun.

    ve benerci sen
    bu kitapta:
    kendi kendini öldürmene rağmen
    benim ellerim senin
    kanlı delik
    şakağına dokunacaktır.
    cenazende
    dosta düşmana karşı
    matem marşı
    okunacaktır:

    m a t e m m a r ş i . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

    çan
    çalmıyoruz.
    çan
    çalmıyoruz.
    yok
    salâ
    veren!
    giden
    o
    biten
    bir
    şarkı değildir...

    o
    büyük
    bir
    ışık
    gibi döğüştü.
    kasketli
    bir güneş
    halinde düştü.

    çan
    çalmıyoruz.
    çan
    çalmıyoruz.
    yok
    salâ
    veren!
    bu
    giden
    bir
    biten
    şarkı değildir ...........

    s o n
  • bu akşam aziz nesin sahnesinde izleyecek olduğum ve oyunun ismini söylediğimde her defasında benerci ne demek sorusuyla karşılaştığım oyun.
  • dekoru izlemekten bazen konusulanları kacırdıgımız,bi kereyla kalmayıp bikaç kere daha gitmeyi düşündüğümüz harika oyun. celal kadri kinoğlu özellikle aşmış.
  • ahmet kaya'nın resitaller 1'de söylediği bir söz vardı. kaya "biraz da nazım'ın dediği gibi" diye başlamış gerisini anlamamıştık. sonradan bu kitabı alınca gördük ki, "ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta"...
  • öncelikle şiiri çok severdim oyundan sonra tüm kaygılarımın ne kadar boş olduğunu gördüm hatta ve hatta izlediğim en iyi oyunculukların bu oyunda sergilendiğini gördüm.denilecek çok şey var aslında bu şiir ve bağlantılı olarak oyun hakkında ..keşke şöyle elimize büyük bir güç geçse herkese bu oyunu izletme imkanımız olsa..ardından keşke elimize daha büyük güç geçse ve bu şiirde anlatılanları izleyen herkesin anlamasını sağlayabilsek..ve hemen ardından elimize ondan da büyük bir güç geçse de nazım hikmet de şair mi be! onun yazdığı şiiri ben 5 dakikada yazarım gibi gereksiz söylemlerde bulunan gereksiz insan yığınını yok edip tamamen tedavi edilmiş kafalar yaratabilsek*

    yine de ısrar edenler için ;
    mis
    nerde, nasıl tanıdı benerci'yi?.
    diye sorarsam size, ben,
    eminim ki, siz, cevaben:

    «— mermer
    merdivenler..
    kapı.
    kapıda kıvırcık saçlı
    taştan
    iki aslan.
    tibet.
    tibette mabet.
    mabedin içi...
    omuzlarından çıkan on altı kolu havada,
    çıplak karnı iki kat,
    bağdaş kurup oturmuş
    mâbut
    buda..
    inledi öküz derisinden mukaddes davul:
    — savul!
    savul!!.
    savuuuul!!!.
    buda'ya kurban geliyor.
    sarı saçlı, mavi gözlü bir kadın
    beyaz, kar gibi..
    kadının canına kıyacaklar gibi..
    açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı buda'nın,
    fışkırdı mukaddes alevler dışarıya.
    uzun külâhlı moğol rahipleri
    kaldırdılar havaya beyaz kadını.
    doyuracaktır buda ateş dolu karnını.
    mavi gözlü dilber kurban gidiyor, kurban...
    . . . . . . . . . . . . . . . .

    — dran!
    drrrran!.
    drrrrrrrran!!!.

    atıldı üç el tabanca.
    yuvarlandı moğol rahipleri birbiri ardınca.
    esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere!
    — kaçalım!
    bir an kaybedecek zaman değil..

    otomobil..
    son sür'at..
    saatta 110 kilometre..

    işte bu kurtarılan kadın,
    birinci bapta odaya gelen kadındı.
    onu kurtaran genç:
    benerci..
    ve bu suretle ingiliz mis
    tanıdı hintli genci..»
    diyerek
    haltedeceksiniz.
    romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz..
    gelin, etmeyin çocuklar..
    ne çıkar,
    inanın bir sefer olsun nâzim'a
    amerikan filimlerinden fazla..

    ilk tesadüf
    tramvayda oldu.
    ikincisi
    lokantada.
    üçüncüde düğüm bağlandı nihayet
    siyah podüsüet
    bir çantada..
    ingiliz kızı mahsus
    çantasını yere düşürdü.
    hintli genç mahsus
    düşen çantayı gördü:
    kaldırarak
    verdi kıza...
    eeeeeee?
    sonra?
    derseniz,
    bakın, birinci babımıza...