şükela:  tümü | bugün
  • bir kimse 3 gün kumarbazla beraber olsa, kumarbaz olur; içkici ile olsa, içmeye başlar; ariflerle olsa, kalbinde irfan duyguları uyanmaya başlar.

    kısacası, kişi arkadaşının dinindendir(onun yoluna girer). dolayısıyla, hallerini ıslah etmek isteyen kimse mutlaka beraber olduğu insanları, çevresini değiştirmelidir.
  • öncelikle ilişki denen dengesizlik, tutarsızlık, bilinçsizlik postülatını cinsiyetçi, seksist bir objektif arkasından okumamamak için "kadın-erkek", "kadın-kadın", "adam-adam", "adam-eşek" gibi ayrımlara girmeyeceğimi belirtmek isterim. hatta ölü, yarı-ölü, nefes alsın yeter'lere de uğramayacak ve mevzua tümden, kuşbakışı dalacağım. lâfımızı baştan diyelim de sorulmasın: ilişki kavramına inanmıyorum. neden inanmadığımı siz sorsanız, aynen böyle uzun ve kafa siken bir yanıt verirdim. let the game begin.

    istediğimiz soru 1- "efendi, entel entel ötüyorsun, de bakalım 'ilişki' yaşamazsak ne sik yiyeceğiz?" [melike, 26, a little punk]

    c1- estauzubillah, entel olmak ne haddimize. benim söylemeye çalıştığım, kişilerin doğru kişiyi, doğru eşlenik'i buldukları yanılsamasına düşmeleri, bunun başta tatlı gelmesi, daha sonra birtakım iç ve dış mihrakların konuya müdahalesi ile her şeyin sarpa sarması, yanisi bir kaos taslağı. sosyal fay kırılır, açığa çıkan enerji ilişkiyi yaşamakta direten taraflara acı verir. bu acı başta katlanılabilir geldiği için, kişiye kademe atlatacağı düşünüldüğü için, olduğundan daha çekici görünür. mücadeleden kaçmak, zaten o ilişiyi istememek gibi algılanır. şimdi diyorsunuz ki ilişki yaşamazsak ne sik yiyeceğiz, söyleyeyim: ilişiksiz olacaksınız. kutupsuz olacaksınız. mal olmayacaksınız, düz olmayacaksınız, sunta olmayacaksınız; birey olacaksınız. modern insana kurulan en tehlikeli bubi tuzağı, sosyalizasyon'un zehirleyici yanının inhibite edilmişcesine gösterilmesidir. size "lan bi' sevgilin de mi yok?" diyecekler, "ooo elizabet diyosun he kankaaa : ))" buyuracaklar. oysa kendisine manialar yaratan, kısıtlar koyan, bile isteye sonucu olumsuz olacak bir matematiksel işleme dahil olan ve bundan sebep kendini üzen ve yoran ve mahveden, ha bir de yetmiyormuş gibi bunu "kaderimse çekerim!" tipi arabesk-acılı ezme ile zihnine servis eden koşullanmış yarı robot timsallerden daha özgür ve yüksüz olduğunuzu bilmeyecekler. aynı insanla, benzer şeyleri, pek çok kez, alışıldık biçimde, varımsız bir amaç uğruna tekrar etme angaryasını her gün, santim santim çekenlere gidin sorun: "sizin ilişki nasıl gidiyor?". "ite kaka", "kör topal", "itiyosun gidiyo:d". alacağınız cevaplarla yine de tatmin olmayın. bir kuziş tadı yakaladığı ilişki partneri ile olan paylaşımını dillere destan bir leyla-mecnun mit'ine dönüştürmüş sosyal kelebeklere de haykırın. louis aragon felsefesi ve neşet ertaş vakarıyla: "mutlu aşk yoktur."

    s2- "melike'ye yüklenme sikerim dilinin kemiğini sdlkjfklsjd şey, ben şunu diyecem hacımtrak, sen şimdi böyle pesimist bir düzlemden ver ediyorsun klişeye abayı, basmakalıpları afişe edip karalıyor ve eğleniyorsun ya, sana sorum şu olacak: hiç mi sevmedin be amınakoyim? hiç mi aşık olmadın?" [bekir, 24, reis

    c2- beko baboli senin savladığının zaten temeli yanlış bir adrese konak hücre oluyor. aşk ve sevgi'nin arasına sıkıştırılmış katgütü göremediğinden kelli sana konuyu anlatırken böyle bir temkinli kararsızlık içerisindeyim. baştan mı anlatayııııım, yoksa rıdvan dilmenleşip 'zorlama nesnellik'te sensei raddesine mi konuşlanayım bilemedim. du bağalım.

    şöyle ki saf ve karşılıksız olduğu için aslında değersiz bulunması gereken anne sevgisi örneğinde de olduğu gibi, severken sormayız, duymayız, anlamayız. iki elim kanda olsa annemi seviyorum. iki elim kanda olsa eski sevgilimin allah belasını versin. çaktın köfteyi? e noğğldu mehmet coşkundeniz'im senin aşkına? senin o zamanı geldiğinde seni ele geçirip saran takvimsel/hormonal/otonom aşk sistemine yüklemiş olduğun manâ, katma değer niye buhar oldu? hani aşıktın lan götüne koduğum! ha? bak seviyordun demiyorum, sevmek farklı da ondan demiyorum, kilo aldım kader y'ağlarını örüyor, gerilmeden izah ediyorum: leyla'ya sorarlar, "sen mi daha büyük aşıktın, yoksa mecnun mu?" deyu, "herhalde ben" der ve ekler laila, "ben aşkımı kimseye söylemedim; o ise bir aptal gibi davrandı, aşkımızı dillere düşürdü.". nihehe! baboli senin aşk olayın gitti. demin hem de. karı sana hâlen aşık ama artık seni sevmiyor. sokağa çıkamıyo karı senin yüzünden lan yalapşap dürrük, gidip bilboardlara sprey boyayla "leylam (l), fetbaz çingenem" yazar isen alırsın böyle patlıcan'ın s'sini. patlıcan'da s nerede mi? sapında hacım, sapında.

    şimdi ne demiştin, ey lavuk sen aşık olmadın mı? sana çok derin bir yanıt vereyim: hahaha oldum.

    olduğumda kalp orgazmı, vücut boşluklarından sızan titrek karıncalar filan dedim adına. çekme kasede şiir okudum dursun ali erzincanlı gibi ve bu tam 11 sene evveldi. şu anda aşık olduğum insanın adını hatırlamıyorum ama sevdiğimin adı mıh gibi duriyi la. o çıkmıyor akıldan be namıssız. aşık veysel'in "kavuşamazsın aşk olur"unu bünyeye zerk ettikten sonra, aslında onunla birlikte olmadığımız, ol-a-madığımız için mükemmel'in tanımını oluşturduğumuz kanısına vardım.

    götümde kontenjan açığı vardı, şöyle oldu, iyi de oldu.

    bir ilişkinin taraflara yüklediği sorumluluğun zehrini içmeden, kendimi ve karşımdakini üzmeden/üzülmeden, medüz misali elektriksel, tanımlanamaz; yani süspanse bıraktık ve mutlu kaldık. sonra öğrendim ki edebiyat'ta barbara cartland diye bi moruk türemiş zamanında, vay amınakoyim bizi yazmış dedim. heheh.

    s3- "ilk iki arkadaşa güzel cevaplar verdiniz ama şimdi ne yarrak emeceksiniz sevgili denyo piç!. biz şimdiki eşimle üniversitede tanıştık, birbirimizi sevdik, mutlu evlendik ve 2 çocuğumuzla şahane bir hayat yaşıyoruz. hani ilişki olayı saçmaydı lan at arabası?" [muhittin, 57, emekli siniri var]

    cevap pi- sokrates "karısı çirkin olan filozof olur, karısı çirkin olmayan mutlu olur" derken belki de senin karıya iş atıyordu agali ne diyon eheh? neyse yenge iyiymiş herhalde.

    hacım olay şu ki vaktinde tolstoy'un düştüğü anlamsızlık bunalımı batağı ya da stendhal beyin aşkın kristalizasyon devresi diye açıklamaya çalıştığı; şu ulaşılamadığı için tortu halinde, çökelti halinde kalan güzellikler, hevesler, imajlar, hayaller bütününden bi'haber yarım asırdan fazla hücre yakmışsın sen. katalizmanın istikrarını sikeyim ki kaza filan da geçirmeden bu kadar sene aramızda kolormatik gözlüklü sinsi adam olarak dolaşmışsın muho, senin ısrarengiz tavrını sikeyim ben.

    yengeyle senin aranda geçen bu seks öncesi hazırlıklar teselsülü etabının sonunun bombok bir yere çıkacağı belliymiş ki imzayı basıp saksıya fesleğen gibi oturmuşsun. mukadderat... alınyazısı... kader... lan hayat seni raptiyeli sandalyeye bağlayıp elektrik vermiş ama farkında olmamışsın muho, "ohm" olarak maksimuma ulaşmış direncini [toplumun direnci de oha ile ölçülür] domaltayım senin karbon bileşimi gevşek. al bak sizin olay da aşağı yukarı böyle, gerekçelerimi birazdan söyleyeceğim.

    ece erken'li klip 2000'den fırlamış gibi mutlusunuz ya; bigudili panjurlu ağdalı bulgurlu gelirken ekmek al'lı banka kuyruklu bir hayatınız varken hala mutlusunuz ya; yaşamı destekleyecek ve o yaşam içerisinde bir başka 'düş yaşam' inşa edecek kadar sağlam, güçlü ve sarsılmaz bir anlam arayışı içerisinde mutlusunuz ya; tüm kişisel katkı ve ısrarlarınızı janti bir taklayla, açıkgöz bir manevra yeteneği ile kenara itiyor ve "bu ilişki kendiliğinden oldu!" diyor, üzerine bir de mutlu oluyorsunuz ya; kendinizi, yaratılışınızı, hilkatinizi, fıtratınızı, karakterinizi hiçe sayıyor ve o boka kasıtlı basmanıza rağmen mutlu olabiliyorsunuz ya ben sizin taburunuzu sikeyim. [kendiliğindenmiş; böğürtlen mi bu hangar götlü.]

    yatakta bir başkasını düşlerken aynı kadını/erkeği emmek zorunda olmak; alkollüyken tüm çılgınlıklara meyyal pelte kıvamında sürünürken evdeki çocukları, masaya iliştirilmiş boşanma ilâmını, hâki celpleri, beton hâkimleri, ısrarbaz savcıları, kan katran tek celseleri hatırlayıp kendi özgürlüğüne ket vurmak zorunda olmak; kendinden geçip, artık benliğini önemsemeyip, ölsen 'kendin'den sayılacak bir parça kalmayıncaya kadar zorunda'lıklarla, mecburiyetlerle, hüsranlarla, paramparçalıklara bezeli bir dolgu malzemesinin içerisinde asılı kalmak. ben sizin taburenizi sikeyim.

    'hayat sarhoşluğu' denen kutsal nehrin buz gibi sularına kendini salamadan "artık gelecek seneye", "eh bir dahaki sefere", "kısmetse başka gün", "maybe next time"larla içine edilen, anlamının içi boşaltılan bir saniyeler toplamına domalmak mı lan sen 'ilişki'den kastın?

    aklının ücrasında kendine itiraf ettiğin o "teoride mümkün pratikte namümkün" davranış paternlerini, içgüdülerini, sezilerini, yönelimlerini, duygularını ve düşüncelerini diyorum ulan, neden gerçeğe dönüştüremediğini her sorduğunda karşılaşacağın cevapla irkilmiyor musun? başka bir dünya mümkün demeyi biliyor, yorulmak olmaz diye gevelemeyi iş sanıyor ama toplumsal tabular, önkabuller, stereotip yargı merciileri, rutin, aynılık, benzerlik, anlamsız-çürümüş bir devam hâli dendiğinde kalkıp en yakın arkadaşına "bu akşam aylaklık yapalım da bi parlatalım" demeyi biliyorsun ya lan?

    "rus'a gidelim çılgın muameleleri varmış"ı çığırtkanca cilâlamak çok şahaneyken eldeki malzemeyi kaçırma korkusuna "olm benim karı duyarsa imiğimi siker!"e yatmak, yani salağa yatmak, yani korkak sünepeyi oynamak çok mu etik lan güdümlü eşşek?

    kendisi için risk almayıp da gidip küvet suyunda boğulan über-zeki muhittin, sana diyorum: lükslerinden, zevklerinden, özlemlerinden vazgeçerken, bu ikircikli durumu adına 'vicdan' denen sulh mahkemesine bırakmak ve yiyeceğin herzeyi en azından objektif ve rizikosuz bir potada eritmek için mi yaratıldın sen? kurtarma yazılısı mı lan bu, yaz okulu mu, tek ders sınavı mı bu be şerrrrefsiz haysiyetsiz barzo!? {oktav devlet bahçeli'ye kaydı la... "al sana ip!" sdjkfjksf}

    epikuros'u, hedonizm'i, erasmus'un yolundan giden 'delilik'i övmüyorum; sana, senin genlerine ince işçilikle yüklenmiş bencillik'ten ve onun ardılı pespayelikten de nemalanmıyorum. yaşama amacını hatırlatmak için camus'nün 'mertçe yaşamak' argümanından destek alıp kafana çivi çakıyorum: eflatun (platon), "ölüm varsa biz yokuz, e biz varsak zaten ölüm yok" demiş bi düşünsene kafadanlibidolu! ölüm gelinceye kadar sana ait olmayan bir hayatı, üzerine bol gelen bir kıyafeti manken adımlarla hangi jüriye tanıtma derdindesin? bu reklam geliri olmayan hayatı sana ---eninde sonunda--- dar edecek bir ölümlüyle melankolize etmek niye? senin gönye kaymış ve ruh yoksulluğunun çizeceği tam açı ile imha olacaksın. kendi hayatına attığın bomba sadece senin kulaklarını kanatacak.. bu biber gazı sadece senin gözaltlarını yakacak muhittin. ben sana o kadar diyorum.

    ama gene de sana "etme" diyemiyorum lan amuş. yanlış da olsa bir karar vermiş olmana bağlıyorum en nihat genç tarafımla olayı. ölünün ardından okunan matem duası gibi bir herifmişsin hülâsa muhittin, ne gerdin be,

    senin ben cebirini sikeyim.

    s4- "bence evlilik'i fazla hakir görüyorsun... anan baban da mı yok amınakoyim, bacın da mı yok :@ lan olm söyle hadi, evlilik de, bilimsel dürzü ol, ötsene lan!1 devlet izni ile seks desene!" [şenol, 25, düz adam]

    c4- niza yaratma hakkaniyetini sikerim şenol, bunu bil önce.

    uçlarda yaşayan, marj'dan sıyrılmış geek edasında "devlet izni ile seksi meşrulaştırmak" gibi hegelci bir çözülme ritmi yaratıp ortalığı velveleye vermemeli şenôlüm. meselemiz evliliğin avantajları ve dezavantajları ise, yani bunun üzerinden atipik modellemeler yaratıyorsak, biraz da anot'a bakalım değil mi, uçlardaydık ya lan?

    devlet senin yatakodana karışmaz {istisnalar: en az üç çocuk yapın; beş ay öpüşmeyin}, karışsaydı ilk cinsel deneyimini gerdek gecesi yaşamış olmaz mıydın? bakir misin puşt?!

    git bi' tarama yap, anket düzenle; büyük bir çoğunluk şu an'a değin seks yapmamış olduğu gerçeğini -varsa öyle bir gerçek- kabul etmeyecektir. bu erkekte de kadın da böyle. teresa'yı ve molla emmi'yi oynayanlar hariç. yani neymiş? devlet sana seks yapma demiyormuş; ne diyormuş, çocuklarına "piç" damgası vurulmasın, böylesi hibrit bir kültürde, "onun babası yok, annesi orospu" denmesin diyormuş. bazı haklar veriyormuş sana, öyle haklar ki evlilik bağı olmadan talep edemeyeceğin, kullanamayacağın; eşine, çocuklarına, aile bağına yayıyormuş olayı (bunların neler olduğunu sayma lüzumu duymuyorum). evlen de öyle seks yaparsın'ında değilmiş devlet olayın, devlet intizamdan ve şeffaflıktan yanaymış. bu öyle bir şeffaflıkmış ki konu komşu, çevre halk, eşittir tüm toplum tarafların birbirlerine kanunî bir aidiyet lisansı ile bağlı olduklarını kabulleniyormuş. yani aslında evlenmek devlet nazarında neymiş: biz birbirimize aitiz ve bunu kaşeliyoruz. seks yaparız yapmayız kimseyi bağlamaz. görüşürüz, işimiz var.

    devlet işi böyle. şimdi evliliğin avantaj ve dezavantajlarına gelirsek, ben evlilik'e de karşıyım, en azından ben, evlenmeyi düşünmüyorum. bekârlığın sultanlığından, aylaklığın krallığından değil; bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum klişesi ya da "boşanmanın tek nedeni evlenmektir" gibi süblimleştirilip masaya yatırılmış bir minik realite de değil. kendi yüküm bana ağır gelirken, toplumla hala uyuşma sağlayamamışken, devlet fikrine ne olursa olsun katlanamazken, aidiyet, tabiyet, sadakat hadiselerinde karşı cinsle sorunluyken, karşı cinsimi geçtim, ailemle, çevremle, arkadaşlarımla ve nihayetinde kendimle bile anlaşamazken bir başkasını da bu komplekse müdahil kılmayı anlamsız ve yorucu bulduğumdan. her kompleks bir zorlayıcılık, hatta zorunluluk içerir: evet "yük" olarak gördüğüm karşımdaki ile müşterek bir hayatı bir ömür sürdüremeyeceğime dair bariz bir inançsızlık hakim bana. aşınmak ve aşındırılmak istemiyorum, ben böyle iyiyim. farazî konuşayım, enfes giden bir beraberliğim varken, yani artık hayatıma, artık "yük" olarak görmediğim bir başkasını dahil etmek isterken, bunu evlilik yolu ile garantilemek bana angarya geliyor: en az 2 kişi ile ayakta kalabilen beraberlik kurumuna hısım akraba, arkadaş, kayınço, görümce, elti, dayı, yenge, kaynata sokmak istemiyorum. kim ulan tüm bu insanlar? neden benim yalın mutluluğum işgâl edilsin, neden şu soft ortam sadece düğünlerde yüzlerini göreceğim onlarcasının müdahalesi ile cehennem azabına dönsün?

    yani böyle. evlilik benim hayatımda, şimdiden konumlandırdığım bir yerde, sekiz on gri hücremin arasına hapsedilmiş durumda. ama bunu yapan devlet değil, benim şênol. ok?

    al bak sana da hediye paketi yaptım, bir ara açar bakarsın eşşoğlusu seni.

    özet geç piç: 0 - 0
  • beraber olma çabasıyla benden ve senden biz'i oluşturma süreci.
  • her iki tarafın da ikişer puan kaybetmesidir.
  • (bkz: birliktelik)
  • bazen "altın gol" uygulaması gündeme gelir. birisi fark oluşturuncaya kadar uzaaar gider penaltılar. uzatmalı böyle. nasıl yorumlarsan artık...
  • kaybedilen iki puana üzülen değil, kazanılan bir puana sevinenlerin tercihidir.
    (bkz: bir puan olsun bizim olsun)
  • askta olani komiktir. kapiyi calip "beraberlik icin gelmistim" dersiniz, sonunda kendinizi ya kazananlar ya kaybedenler tribununde bulursunuz. yenisememek diye birsey yoktur yani iki insan karsilastiginda, illa ki biri digerini yener.
  • iki tarafın da eşit olması durumudur. eşit sayılarda gol atmak yada eşit sevmek, eşit sevilmek gibi. herhangi bir taraf eşitliği bozarsa üstünlük olur. bir takımın fazla gol atması, bir kişinin diğerine oranla daha fazla sevmesi gibi.
  • bulut olmazsa yağmur olmaz, yağmur olmazsa ağaçlar büyümez ve ağaçlar büyümezse kağıt imal edemeyiz. kağıdın varlığı için bulut şarttır. bulut yoksa da sayfada olmaz. bu düşünceyle bulut ve kağıdın beraber oluşundan söz edebiliriz. beraberoluş henüz sözlükte olmayan bir kelime. ayrıyken anlamları farklı, fakat birlikteyken yeni bir manaya kavuşuyorlar. bulut olmazsa kağıdımızda olmaz o yüzden bulut ve sayfanın beraber olduğunu söyleyebiliriz. kağıda daha derinlemesine bakarsanız aradaki gün ışığını da görürsünüz. gün ışığı olmazsa orman yetişmez. aslına bakarsanız hiçbir şey yetişmez. gün ışığı olmadan biz bile büyümeyiz o yüzden biliyoruzki kağıtta da gün ışığı var. kağıtla gün ışığı beraber var. bakmaya devam edersek ağacı kesen ve ondan kağıt yapmak için fabrikaya götüren oduncuyu da görebiliriz. buğdayıda görebiliriz. oduncunun günlük ekmeği olmadan yaşayamayacağının, dolayısıyla ona ekmek olan bupdayın da bu kağıtta olduğunu biliriz. üstelik oduncunun annesi babası da oradadır. bu şekilde bakarsak okuyacağınız kitabın saydığımız şeylerin hiçbiri olmadan var olmayacağını biliriz.

    thich nhat hanh