şükela:  tümü | bugün
  • çilesi mezarda biten gariplerden.

    hakan tok, 30 yaşında altı kurşunla öldürülen ol garip münevverçün, dokuz bölümlük şöyle bir yazı dizisi kaleme almış vaktiyle.

    neden bilmiyorum ama ben hep bergen'in katili eski eşin akıbetini merak eder; kim bilir nasıl vicdan azabı çekiyordur, nasıl bir utançla yaşıyordur, nasıl pişmandır yediği herzeden diye düşünürdüm.

    meğer;

    "yanlış yaptı yüzüne kezzap döktürdüm, hak etti öldürdüm. yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim" diyen eski eş halis serbes; adana'da bir giyim mağazası işletiyormuş, kozan'da göl kıyısında çevresi ormanlık bir ev almış, yirmi kişilik(!) bir sal yaptırmış, dostlarıyla da bu salla açılır, gölün ortasında kuş cıvıltıları içinde dem çekip mangal sefaları yaparmış... haa bir de 1993'te evlenmiş ve dört çocuk yapmayı da ihmal etmemiş.

    bir insana aşk kisvesi altında her nevi işkenceyi yapan ve en sonunda da öldüren bu adamın şu sözleri, havada asılı kalan devasa bir ünlemdir benim için;

    "ormandaysam, her yerde kuşlar, yabani hayvanlar önüme çıkıyor. ürkek tavşanlar, bazen korku ile kaçan bir tilki. ama avlanmıyorum, , avlanana da izin vermiyorum."

    "ama avlanmıyorum, avlanana da izin vermiyorum." vaktiyle insan canı almış ve bu güne kadar pişmanlık emâresi dahi göstermemiş bir adamın ağzında bu kelâmlar nasıl da sakil duruyor; şaşmamak, öfkelenmemek elde değil.

    özetle olan gene ölene olmuş sayın okuyucu. halis serbes zihniyetine göre bergen, kuş cıvıltılarını dinlemeyi, göl kıyısında uzun yürüyüşler yapmayı, orman havasını ciğerlerine doldurmayı, dostlarıyla mangal yellemeyi hak etmemiş.

    ne diyeyim bilmem ki. bergen'in ruhuna rahmet, halis serbes'e ise bergen'in ah'ı devrilsin.

    mütehayyirim.
  • toparlayalım.

    1961 yılında adana'da doğuyor. 1978 yılında ptt'deki memuriyetinden istifa edip ankara'da feyman gece kulübü'nde çalışmaya başlıyor. bu ileride yaşamını bir restoranda noktalamasına neden olacak olayların da başlangıcı sayılabilir. manyaksanız olayların başlangıcını bing bang'e kadar taşıyabilirisiniz de. sıfır noktası en azından şimdilik orası.

    dünya gaz ve toz bulutundan hallice olduktan uzun süre sonra, bergen adana, izmir, mersin gibi illerde pavyonlarda çalışmaya devam ediyor. memuriyetten istifa edip pavyonlarda çalışmaya başlamak enfes bir seçim ama doğduğu yer olan adana'da bir gece kulübünde çalışırken gerçekleşen bir polis baskını sırasında tanıştığı halis serbest hikayeye dahil olduğunda işler değişiyor. halis ilerde hem ölümünün sebebi olacak, hem de izmir'de bir pavyonda yüzüne attığı kezzapla onu tüm türkiye'nin tanımasını sağlayacak. bergen artık arabeskin kraliçesi "acıların kadını bergen". kısacık yaşamına 1 film ve 11 albüm sığdırıyor. (tabii bunda etken yaptığı müziğin arabesk olması aynı zamanda.)

    tüm bunlar olurken, bergen bunları yaşarken, halis serbest, hastalıklı aşkına söz geçiremeyeceği halde serbest kalıyor. adam komple serbest. uzun süren tehditlerinin ardından 15 ağustos 1989'da, yaşamın sıcaktan durduğu bir gecede kayseri'deki bir program sonrası bergen'i kaçırıyor ve mersin'e doğru giderken toros dağlarında yol kenarındaki bir restoranda bergen'in 28 yıllık hayatına son veriyor. alın size ibretlik hikaye.

    bergen hakkında can dündar'dan bir belgesel bekliyorum ben ama o daha çok atatürk gibi hırs küpü ve "seçkin" insanların hayatını anlatmaktan hoşlanıyor. onun da o elitist tavrına sokayım tabii bu arada.
  • mezarı mersin mezarlığı'nda demirden parmaklıklar arasında yer alan kişi. kendisini bizzat havuz başında mayosu içinde görmüş olma şerefine nail olmuş bir kişi olarak her aklıma gelişinde hüzünlendiğim bir insandır.
  • yok canım, biz o kadar da gaddar değiliz. kendi hayat anlayışımıza uymayan insanlara karşı nefret dolu değiliz. sevebiliyoruz, bazen, acıyabiliyoruz da.. hakkını savunmak da istiyoruz, üçbeş satır da olsa.

    bergen... bir arabesk şarkıcısıydı. açık söyleyelim, bir pavyon şarkıcısıydı.. yaşasaydı hayatımıza ne katardı tartışılır. muhtemelen aynı müzik tarzından birşeyler üretmeye devam ederdi. kibariye gibi de olabilirdi, unutulup gidebilirdi de.. ama bir şekilde bu hayatın bir yerine sıkışırdı be abi.. evet, takdir-ilahidir, birşey diyemezsin akibet için ama en azından biz, bu toplum, yapmamız gerekenleri yapsaydık, en azından vicdanımız rahat olurdu. derdik ki "biz elimizden geleni yaptık, ama takdir-i ilahi böyleymiş". popülerdi şuydu buydu, benim için elin garibidir. ama gariptir. yaşadıklarına baktığımız zaman, tasvip etmediğim bir hayatın insanı olmasına rağmen böyle bir bilet kesilmesi hak değildi arkadaş..

    en ağırıma da giden nedir bilir misin ey sözlük, kimse diyet ödemedi.. bergen acıyı çekti, dayağını yedi, bıçaklandı, kezzaplandı, en sonunda öldü ama kimse hesap ödemedi. kadının hayatını karartıp bitiren adam doğru dürüst hapis bile yatmadı. önceki yatışları, "iyi hali" (nasıl bir iyi halse amk, evliya oldu herhalde) dikkate alınıp hesaplanmış, yattığı süre yeterli görülmüş, salınmış dışarı. hapisten çıkınca kurban kesmişler lan adam için, sanki savaş kahramanı.. savaştın, kiminle, bir kadınla.. aferin lan.. adamı pohpohlamışlar, sonrasında yeniden bir hayat kurmuş, yeni bir kadınla evlenmiş. bu kadar hadisenin üstüne bu adamın koynuna giren, nikahlanan kadın var, bulunabiliyor. yaşananlar filme çekilmiş, kadir inanır adamın rolünü üstlenmiş, filmin galasında karşılıklı rakı içmişler gülerek..

    manyak mıyız biz? hadi hukuktan yırtıyor suçlular bir şekilde, olabilir, kanun boşluğu bok püsür.. peki biz niye ceza veremiyoruz insanlara.. sadece çocuk tacizcilerini hapiste şişlemekle övünmek bizi aklıyor mu? bu kadar kötü adamları hapishane çıkışında alkışlarla karşıla, koynuna yeni karı ver, filmini çek karşılıklı kadeh tokuştursun.. dükkan açsın para kazansın.. kimse suratına tükürmeyecek mi? hayır, tükürmüyor aga... oysa adaleti her zaman devlet sağlamaz, esasında toplum, kendi davranışıyla sağlar.. yakıp yıkma anlamında söylemiyorum, davranışlarıyla sağlar. yanlış yapanı kendi içimizden bir cerahat gibi dışarı atabiliyor olmamız lazım. atamıyoruz. olmuyor. başka saikler her zaman adalet duygumuzun önüne geçiyor. başka mani yoksa ancak o zaman adaleti arıyoruz. şener şen'in namuslu filminde olduğu gibi, bütün toplum, menfaat beklentisi olduğu zaman namusu, ahlakı, doğruluğu bir kenara atıyor. olmuyor.

    bergen.. hayatımıza çok büyük birşey katmamış olabilir, yaşasaydı da birşey olmazdı, çok önemli olmayabilirdi, orta halli bir pavyon şarkıcısı olarak kalırdı belki.. ama biz bunu yapmamalıydık. giderken bize verdiği mesajı, önümüze koyduğu karnemize bakmak istemiyoruz ama günün birinde bu karneyle yüzleşmek zorunda kalacağız, eminim.
  • tarz olarak kibariye ile karşılaştırılmasına karşın, ondan daha yetenekli olduğu aşikârdı, lakin illet de bir kocası wardı, bergen'in. sürekli gazetelerde, sürekli "bergen'in kocası bugün 100 m'den kezzap attı" , "bergen'in yüzüne postayla kezzap gönderdi", "sahneye çıktı diye sağ kolunu kezzap tenekesine batırdı" gibi haberler olur ve fakat biz neden halen o adama katlanıldığını ya da neden kaçılmadığını, birilerine, camilere sığınılmadığını anlayamazdık...

    yüzünün sol yarısı -kezzapla morf olmuş taraf- görünmesin diye, tamamen saçlarla örtülüydü. "acıların kadını" diye bi parçası da wardı hali hazırda.
  • sahici zamanların sahici şarkıcılarından.

    o zaman küçük yaşlardaydım ve onu bir fotoğraf olarak bilirdim; o tek gözü kapalı fotoğraf. kezzapın ne olduğunu da muhtemelen o zaman öğrenmişimdir.

    onun hikayesini yaşamak için gerekli şeyleden biri: anne ve babanın boşanması. ailenin sosyal kimliğini bilmiyoruz ama annede kalan bergen, ilkokuldan sonra devlet konservatuarına girer; hatta bir yerde okuduğuma göre piyano bölümüne. başında devlet bulunan şeylerden çok azı iyidir. bunlardan biri de konservatuardır herhalde. kadronun yetenekleri elverdiği oranda iyi müzisyenler yetişir burada.

    eğer piyano bölümünde okuduysa çok sağlam bir altyapı edinmiştir bu kadın. iki sene okumuş ve imkansızlık yüzünden bırakmış okulu. bu iki sene, iyi şarkı söyleyebilmesi için yeterlidir.

    tabi acıların kadınlığı, esasında konservatuarı bırakmasıyla başlıyor; yani 13 ya da 14 yaşında olmalı. piyano bölümünden mezun olup bulunacağı konumu düşünün, bir de yaşadığı hayatı... muhtemelen sınıf arkadaşları tuhaf bir hüzünle takip etmişlerdir kadının hayatını, tabi eğer kim olduğunu anladılarsa.

    tüm yaşadıkları 30 seneye sığmış. hayatı, yaptığı müzikle bu kadar örtüşen insan azdır sanırım.

    sahici zamanlarda yaşayıp öldü. o zamanların neden sahici olduğunu anlamak zor değil; kendi hayatınıza, çevrenize biraz bakın. şimdi yapılan müziğe bakın. şimdi yaşananlar saçma sapan acılar ve sevgiler. arabesk müziğin yayılmasıysa sahiciliğe dayanıyor.

    "kendi yatağımdan başka yatakta uyuyamıyorum" denen bir çağdayız. o zaman yatacak yatak bulmak bile zordu. anadoludan istanbula göçler, yaşayanı buhrana sürükledi. sonra gelsin müslüm baba, gelsin ibrahim, gelsin orhan baba, gelsin bergen... bunlar o zaman elitler tarafından küçümsenen gerçeklerdi; şimdi hiç de öyle değil. çünkü yerine bir şey konamıyor. üstüne çıkılamıyor.

    artık yapılan şeylerin gerçeklikle ilgisi yok. imitasyon devrinde yaşıyoruz. bir şey olmak istiyoruz, olamıyoruz. o zaman da, öyleymiş gibi yaşıyoruz.

    şimdi mesela funda arar en güçlü seslerden biri. ama söyleyecek şarkı bulamıyor. gidiyor benim için üzülmeyi buluyor, onu söylüyor. çünkü mevcut ortamda bir ya da iki atımlık kurşun kalmış.
  • mezarının demir parmaklıklarla cevrili olmasının sebebi de halis serbest olan kisi. öldükten sonra bile rahat bırakmayacaklarından korktugu icin annesi yaptırmıstır.
  • biliyorum bir yerde mutlaka bergen seven ve bergen dinleyenler vardır..
    salat ve selam olsun.
    güzelliği tanrı tarafından kıskanılmış olacak ki, kader adı altında, taksirle yaşarken kadın öldürme suçu işlenmesine izin verilmiştir.
    ve acıların kadını olma lüksü bir şişe kezzapla taçlandırılmıştır. ve fakat kendisi, bu taçı saçlarında taşımak yerine, saçlarıyla kapatmak zorunda kalmıştır.
  • bergen'in bence en ilginç yanı müziğe olan tutkusu en yüksek sanatçı olması. öyle ki alenen canını verdi müzik için. tek derdi şarkı söylemekti. şan, şöhret, para filan önemli değildi onun için. hayatı boyunca tek dayanağı olan annesini sadece bir kez terk etti. o da annesinin kendisine müziği bırakması için baskı yaptığı bir kavgadan sonra. kendisine nedense hep kaprisli davranan ali tekintüre'nin bütün sözlerini sineye çekti. çünkü en iyi şarkılarını onun şarkı sözlerinden söyleyeceğini biliyordu, bu şarkı kaynağını kesmekten korktu. kocasıyla arasına ne başka bir kadın ne de bir erkek girmesine rağmen biri kezzaplı diğeri silahlı iki saldırıya uğradı. kocası ısrarla müziği bırakmasını istiyordu. bu uğurda bergen'i gözünden etti. bacağından sakatladı. bergen her defasında onu hapishanede ziyaret etti. çünkü onun için kocası sadece müziğinin önünde bir engelden ibaretti ve hapishanede olduğu için bu engel doğal olarak ortadan kalkıyordu ve bu sayede müziğe devam edebiliyordu. gözü, bacağı onun için önemsizdi. en değer verdiği organı ses telleriydi. nihayet kocası onu öldürdüğünde kendisini felç etmiş olsaydı bile herhalde ses telleri izin verdiği müddetçe şarkı söylemeye devam ederdi. onu müzikten sadece ölüm alıkoyabildi. sanatı, şarkıları, bunların kalitesi bir yana bence bergen, benim başka hiçbir sanatçıda görmediğim bu tuhaf, hastalıklı tutkusundan dolayı saygıyı hak eden bir isim.
  • ankara dogumlu olan bergen 17 yasindayken bir ask olayi sonunda ptt deki isini birakip gece kuluplerinde sarkiciliga baslar.
    bir pavyon baskininda tanistigi halis serbest le evlenir.lakin iskenceye donen evlilik sarki soyledigi sirada yuzune kezzap atilmasiyla iyice trajediye doner.bu olayda tek gozunu kaybeder.
    evliligi bitsede eski esi ona rahat vermez ve 89 yilinda 28 yasindayken eski esi tarafindan vurularak oldurulur.
    11 tane albumu vardir.