şükela:  tümü | bugün
  • öncelikle çok sevmiş olmalıyım ki hayatımda ilk defa,üstelik cok kısa zaman arayla,bir oyunu,berlin zamanı'nı ikinci kez izledim.
    ilkini de (bkz: seni seviyorum türkiye)çok sevdiğim bir üçlemenin ikincisi bu oyun.
    oyunun yazarı,yaptığı ilk işlerden beri severek takip ettiğim ve yapacaklarını merakla beklediğim,zekasına,kalemine hayran olduğum (bkz: ceren ercan) beni yine şaşırtmıyor...karakterler,mekanlar,olaylar,her bir cümlenin barındırdığı detaylar,etrafımda olan ve kendi içimde yaşadığım bir çok şeye yakından dokunuyor...
    dekor,ışık,sahne kullanımı,görsel ve işitsel olarak seyircide epey güzel bir tat bırakıyor,bazı sahneleri gözümde ve zihnimde hala sinema görselliğinde şekilleniyor...
    doğal,etkili ve güçlü oyunculuklar,oyuncuların kendi ışığı ve enerjisiyle birleşince ortaya şahane bir performans çıkıyor...
    (bkz: tuğçe altuğ)
    (bkz: ezgi çelik)
    (bkz: kutay kunt)
    tüm ekibi (bkz: club mate) eşliğinde selamlıyor,pek şahane oyun!
    izleyin diyorum...
  • bu akşam oyun atölyesi'nde izledim. ilk olarak konservatuar öğrencilerinin ücretsiz izlemesine izin verdikleri için teşekkür ediyorum, yoksa bu güzel oyunu izleyemeyecektim. (nihal yalçın gibi para sıkıntısı olmayan biri izin vermemişti mesela antabus geldiğinde.)

    çok güzeldi, güncel konulardan bahsetmek cesaret istiyor herkesin harcı değil, 15 temmuz da, taksim'in bozulması da, türkiye'den sktr olup gitmek de, suriyelilere ırkçı tavrımız da, bağlanma korkumuz da, yalnızlığımız da her şey vardı oyunda.

    oyundan çıkınca o kadar huzurluydum ki, normalde oyuna girmeden önce moralim bombok olmasına rağmen, kadıköy sokaklarında tek başına bir kadın olarak sigaramı yaktım ve fink attım. bu ülkede yaşadığım için, hala direndiğim için mutlu oldum. en çok da yalnız olmadığım için, onlar sayesinde yalnızlığımı unuttum. bir oyun size bunu hissettirebiliyorsa daha ne yapsın... herkesin emeğine sağlık!
  • oyun atölyesi‘nde sergilenen tokat gibi bir oyun. bir değil, birden fazla yüzünüze çarpılan tokatlarla beraber, daha sersemlediğinizi anlayamadan, yediğiniz dayakla çıkıyorsunuz salondan. üstelik bunu kara mizah üslubuyla da ustaca harmanlayabilmişler.
    modern olarak nitelendirilen insanın yaşama tutunma çabalarındaki sarsıntıları varoluş krizleri üzerinden işlenmiş. çağdaş diye bocaladığımız tüm düşüncelerin bizi, yaşadığımız ülke dahil, dünyanın her yerinde bile köleleştirdiğini dile getiriyor ve bunu da utanmadan sergiliyor.

    --- spoiler ---

    özge adlı karakterin korsan takside yaşadığı kaygıların ne bir eksiği ne fazlası ne de yanlışı var. her kadının hayatında bir kez değil çok kez yaşadığı resmen bir paranoya hali. kaygıdan, anksiyeteden bile öte. gasp, hırsızlık, tecavüz, şiddet... deniz’in ise mimiklerine ve seyirci ile aktif bağlantısına hayran kaldım. keşke o biralardan öncesinde haberdar olsaydık.* türk kızı genellemeleri olan göndermeleri ve de erkeklerle yaşadığı “askıntı” diyalogları, bunlar içinde yaşadığı gelgitleri yürek burkan cinstendi. ve eren, hepimizi burada unutsunlar. hepimizi burada unutsunlar ve biz senin dedenle beraber bu kâbuslarda ölümsüzleşelim.
    ayrıca, senin dedenin amına koyayım, yeter ki sana bir şey olmasın.*

    --- spoiler ---

    “sanki herkes cebinde bir intihar mektubuyla geziyor.”

    kadıköy‘den tüm dünyaya haykırılacak bir söz olmalı.
  • 18 nisan’da das das‘ta sahnelenecek oyun. gidin, gidemiyorsanız etrafınızdakileri gönderin.