şükela:  tümü | bugün
  • derviş şentekin 'in tazecik kitabı.

    not: ukteymiş, doldurmuşum.
  • basın bülteni biterken bir an önce kapağını açmak istediğim müstakbel başucu kitabım.
    pek çok internet mağazasında ön satışta.
  • jigololuğa ilk adım için neden bildiren, çaresizlik ile örülü, açıklama yapma sevdasıyla dolu, biraz suçluluk biraz pişmanlık içeren cümle...

    ha bir de, kitap ismi. *
  • ne güzel bir kitap ismiymiş...
  • bir çırpıda okuduğum ve herkese tavsiye edebileceğim derviş şentekin romanı.
  • ahmet ümit'in komiser nevzatına ve emrah serbes'in behzat amirine ince birer selam göndermeyi unutmamış, bir çırpıda okunası derviş şentekin romanıdır.
  • sadece akşamları okuyabildiğim ve günün yorgunluğu ile çabucak uykum geldiği için henüz bir çırpıda okuyamadığım eser. 48.sayfası itibariyle fena gittiği söylenemez.
  • çok fazla tanıtımına denk geldiğim ve edebiyatla reklamı bir türlü bağdaştıramadığım için ilgi çeken adına rağmen okumak konusunda tereddüte düştüğüm kitap.
  • hakkında hiçbir şey bilmeden, sadece ismi ve kapağı için aldığım kitap.

    yazarın ilk romanı olduğundan mıdır bilinmez, bazı kısımlarda kendini içine çeken, bazı kısımlarıyla ise sıkan bir roman olmuş. eksikleri çok. ama genel olarak epey ilgi çekici bir konuya sahip.

    --- okkalı spoiler ---

    dikkat! bu spoiler'ı kitabı bitirmeden kesinlikle okumayın.

    oğuz sipahi'yle, ismail'le diyaloglar, anılar, mesleki geyikler doyurucuydu. fakat cengiz'le diyaloglar bazen eğlendirse de genel olarak beşinci sınıf bir radyo programı gibi duruyordu. anlatıcının anadolu çocuğuyla taksim berduşu arasına sıkışmış bir yapıda olduğu iyi kötü anlaşılsa da (barda çalan şarkıları tanıması ama adlarını bilmemesi vb.) tam olarak bir karakteristik özellik gibi durmuyordu bu. yani karakter çok düzdü. çok sıradan, standart jestleri anlatılmıştı hep. anlatıcının cengiz'le diyaloglarında biraz daha dolambaçlı, biraz felsefe ihtiva eden cümleler olsa çok daha canlı olurdu. ben bu romandaki anlatıcının nasıl biri olduğunu algılayamadım açıkçası. yani anlatıcı, kurduğu cümlelerle "ben böyle böyle biriyim" diyemiyor. bu yüzden de hep bir tarafı açıkta kaldı. üstelik orta yaşlı bu adamın görüntüsünü de tasvir etmek için çok geç davranmış yazar. misal kelleştiğini kitabını ortalarından sonra, kızıyla olan diyaloglarından anlayabiliyoruz. bu ise benim hikayeyi okumaya başladıktan sonra kafamda çizdiğim portreyi zedeliyor.

    cengiz'in, oğuz'un ve ismail'in konuşmaları gayet normaldi de anlatıcıyla aslı niçin türk filmlerinden fırlamış gibi konuşuyorlardı anlayamadım. haydi anlatıcı yine orta yaşlı bir adam. her ne kadar zengin olursa olsun, 25 yaşlarındaki genç bir kızın, hem de aile dışından biriyle bu şekilde konuşması gerçekçiliğini yitirmiş bir öğeydi. kızın neredeyse "paşa babamı bulursanız ziyadesiyle bahtiyar olacağım" demediği kaldı. bir de orta yaşlı bir adamın kalbini hızlandıracak kadar güzel olduğu tasvir edilen bir kadının renkli, çiçekli çorap giymesi de neyin nesi be ağbi? adam gelmiş 40 küsur yaşına, o çorapları görünce kızı gelir aklına. ben de felicia hardy gibi bir şey beklemiştim o narin kızdan.

    anlatıcının kızıyla ilişkisi ise kalın bir derginin orta sayfasından çıkan minnacık, ince bir ek gibi duruyordu. anlatılan hikayeyle, atmosferle hiçbir bağlantısı yoktu. bir-iki sayfalık bir detaydan fazlası olamayacak bir karaktere bölümler ayırıp, üstelik bu karakteri esas olayla ilgili hiçbir duyguya ya da öğeye bağlamayıp (ne bileyim, kızının bir lafından olayı çözmekte önemli bir basamağı anlamak gibi) sırf kendi kızıyla yaşadığı sevimli diyalogları bize okutmak için romanın sürükleyiciliğinden feragat etmişe benziyor yazar.

    anlatıcının satranç anıları ve yeteneği üzerine o denli vurgu yapılmasına rağmen olayı çözmeye çalışırken satranç teknikleriyle harmanlanışı eksik kalmıştı. yok değildi fakat yetersizdi. hayatında bulunduğu noktaya satranç sayesinde gelmiş bir adam ondan daha çok yararlanmalıydı.

    bir de hiç mi hiç anlam veremediğim nokta; onca gizlilikten sonra gazete ilanı da neyin nesiydi? telefonlara bile dikkat ettikten sonra bu harekete hiçbir strateji, hiçbir mantık yükleyemedim, hatta üstüne üstlük o kadar zeki bir adamın yapmayacağı bir salaklık olduğunu düşündüm. "son çare" böyle bir şey olmamalıydı. kitabın sonuna kadar bu bu ilan fikrinin altında bir şey aradım durdum. fakat hayal kırıklığına uğradım diyebilirim.

    hikayede ankara cinayet bürodan behzat'a rastlamak çok hoştu. fakat 31 yaşındaki ismail'le 40'lı yaşlardaki anlatıcının yılların behzat ç.'sinden sanki göreve yeni gelmiş idealist çocuk gibi bahsetmeleri eğretiydi. sanki emrah serbes'e bir selamdan ziyade popüler kültür çocuklarını ısındırmaca misyonu var gibiydi.

    bir chuck palahniuk gazı olan son sahneyi en başta verme fikri ise yine bu hikayeye uymamıştı. zira hikayenin sonu zaten bir son değil. ucu o kadar açık ki. havada kalan, merak edilen o kadar çok şey var ki, bir sonuca varamayacaksak en azından son bölüme kadar başka meraklara düşebilirdik. koskoca bir hikaye anlat, sonra o hikayede hiç rolü yokken, yalnız bir iki kez adı geçmişken biri çıksın tak diye işi bitirsin. hiç de "vay anasını" dedirtecek bir son değil ve öyle olmayan sonlar da polisiye romanlara yakışmıyor bence.

    --- okkalı spoiler ---