şükela:  tümü | bugün
  • beyzbol, her stadyumun* birbirinden farklı bir şekil ve boyutta olması, oyun alanının yelpazemsi biçimi, sahanın asimetrisi ve tuhaf girinti çıkıntıları, oyun sırasında görülen hareketlerin koreografisi ve estetikliği, müsabakanın muhabbete elverişli, keyif yapmaya, hayallere dalmaya izin veren ritmi ile şu yaşıma (73) kadar tanık olduğum sporlar arasında şahsi fikrimce en estetik, en zarif, en elegan, ve gözümde kesinlikle en güzel olanıdır.

    beyzbol, tenis topundan çok az daha büyük (yarıçapı 3.58 santim), sadece 141.5 gram ağırlığında, içi mantar parçacıklarıyla dolu ve pamuk ipliği ile örülen (ve tamı tamına 216 - asla 215 veya 217 değil - dikiş atılan) bir topla oynanır. bu top atıcının* üstünde durduğu tepecikten* vurucunun* içinde durduğu kutucuğa* kadar 60 feet 6 inchlik (yaklaşık 18.5 metre) bir mesafeyi, saatte 160 km.'yi aşan hızlarda kateder. top atıcının elinden çıktıktan sonra vurucunun topun hızını, rotasyonunu, çeşidini (yani fastball mu, curveball mu, slider mı, splitter mı, sinker mı, knuckleball mu, breakingball mu, change up mı, veya başka bir şey mi olduğunu) ve de güzergahını (strike zone'un içine düşüp düşmeyeceğini) anlayıp, elindeki 105 santimlik sopayla topa vurmayı deneyip denememeye karar vermek için saniyenin 1000'de 5'i kadar bir süresi vardır. ve top 18.5 metrelik yolculuğu boyunca - eğer işini bilen bir atıcının elinden çıkmışsa - falso alabilir, rotasyonunu değiştirebilir, yükselebilir, alçalabilir, kelebek gibi dansedebilir, son anda uçurumun kenarından düşermişçesine alçalabilir, kısacası havada bir an durup aksi yönde gitmek dışında hemen hemen her şeyi yapabilir. 10 kerenin 7'sinde topa vurmayı başaramayanlar müthiş başarılı sayılırlar; ıskalama oranını 10 kerede 6.5'a düşürebilenler oyunun efsaneleri arasına girerler.

    beyzbol (ülkemizde futbolun oynandığı gibi) amerika'da her yerde - parklarda, sokak aralarında, hapishane bahçelerinde, çayırlarda, bayırlarda, tarlalarda - oynanabilen ve daha önemlisi oynanan bir oyundur. columbialı saygın tarihçi jacques barzun'a göre (alakasız olacak ama, kendisi 92 yaşında batı medeniyeti'nin son 500 yıllı üzerine 1000 sayfalık bir başyapıt yayınlayarak benim dudağımı uçuklatmıştır), beyzbol amerika'nın ve amerikalılar'ın ruhlarını ve zihniyetlerini anlamak isteyen herkesin öğrenmesi gereken oyundur ("whoever wants to know the heart and mind of america had better learn baseball, the rules and realities of the game.") sosyolog gerald early'nin tüm kalbimle katıldığım gözlemine göre, bundan 2,000 sene sonra antropologlar amerikan medeniyetinin kalıntılarını inceleyip bu kültürü anlamaya çalıştıklarında, dünyaya amerika'nın kalıcı mirası olarak görecekleri üç şeyden - amerikan medeniyetinin 300-400 yıllık tarihi boyunca ürettiği en güzel üç şeyden - biridir (diğer ikisi amerikan anayasası ve de jazz müziği.) walt whitman'a soracak olursanız, beyzbol amerika'nın oyunudur, amerikalıları evlerinden çıkaracak, ciğerlerini oksijenle dolduracak, onlara fiziksel bir stoicism* kazandıracak, acılarını dindirecek bir nimettir. hayat bir alışveriş merkezi ise (ki bence kesinlikle öyle), beyzbol oyuncak dükkanıdır.

    beyzbol mevsimleri takip eden tek spordur. sezon her yıl ilkbaharın beklentilerle dolu iyimserliği ile başlar, ve de sonbaharın kışa dönüştüğü, insanın içini hüzün ve ağırlık kaplayan günlerde sahneden çekilir.

    beyzbol, özünde derin zıtlıklar barındıran bir oyundur. kalabalık şehirlerin sokak aralarında doğmuş pastoral bir oyun olması bir yana, süratin müthiş değerli olduğu fakat oldukça yavaş - daha doğrusu ağır kanlı (ama kesinlikle durgun değil) - bir oyundur. beyzbol, atası kriket dışında topun savunmada olduğu tek spordur. hile yapmanın, belli kurallar içersinde olduğu sürece kabul gördüğü, hatta teşvik edildiği, yani hile yapmanın kurallara bağlandığı, tek oyundur.

    beyzbol, oynayan her oyuncunun kendisinden önce gelmiş tüm oyuncuların hayaletleriyle yarıştığı, kendi tarihinin ağırlığı altında ezilen büyülü* bir oyundur. beyzbol sadece büyülü değil, lanetli*, ve batıl inançlarla bezenmiş bir oyundur. iyi bir hitting streak yakalayan oyuncuların kötü bir maç oynayana kadar donlarını değiştirmeyecekleri, eğer iyi oynadıkları gün maçtan önce takım arkadaşlarından birinin saçını sıvazlamışlarsa, ondan sonra her maçtan önce aynı takım arkadaşını bulup saçını sıvazlayacakları (kötü oynayacakları güne kadar), eğer bir pitcher "kusursuz oyun"* çıkarıyorsa (yani tek bir vurucu bile ne topu oyuna sokabiliyor ne de walk alarak first base'e ulaşabiliyorsa - yani atıcı oynanabilecek en iyi seviyede oynuyorsa), atıcıya nazar değmemesi için ne takım arkadaşlarının, ne stadyumdaki 50-60,000 seyircinin, ne maçı televizyonda izleyenlerin, ne de maçı anlatan televizyon ve radyo spikerlerinin maç bitene ya da perfect game başarılı bir vuruş ile bozulana kadar "perfect game" sözcüklerini telaffuz etmeyecekleri oyundur. beyzbol, zaman ve ölümsüzlük, hız ve zerafet, yenilgi ve kayıp, sönmeyen ümitler**, ve - field of dreams'i seyretmiş olanlarınız hatırlayacaklar - çocukluğa dönüş ve masumiyet temalarının oynayanların ve seyredenlerin aklından asla eksik olmadığı oyundur.

    beyzbol, benim chicago'dan da geçen bir road trip sırasında, sabah yol arkadaşım uyanmadan motelden çıkıp arabaya atlayarak chicago'nun bilmediğim mahallerinde wrigley field'i aramama, ve o resimlerinde göründüğünden de kırmızı panosunun karşısında yüzümde salak bir gülümseme ile dakikalarca durmama, san francisco'da undercover bir polis tarafından karaborsadan bilet almanın yasadışı olduğu hususunda uyarılmama, boston'da tramvayla fenway park'tan dönerken tanımadığım insanlarla hayatımın en keyifli sohbetlerinden bazılarını etmeme, baltimore'da uçağım birkaç saat rötar yapınca "fırsat bu fırsat" diyerek bir taksiye atlayıp oriole park'a* gitmeme ve 1 saatlik bir stadyum turuna katılmama, seattle'da cebimdeki tüm parayı puerto ricolu bir karaborsacıya vermeme, bir haftasonu kendi kendime boston'dan montreal'e gidip, parc olympique de montreal'in dibindeki bir motelde kalmama, 2 birbirinden uyduruk takımın (montreal expos ve houston astros) 2 maçını toplam 3 dolara, 80,000 kişilik stadda taş çatlasa 2,000 seyirciyle beraber, ve büyük bir keyifle, seyretmeme vesile ve sebep olan oyundur.

    beyzbol, her kavram, her fikir, her kurum, her değer hakkında ironik, mümkünse alaycı bir tavır takınmanın revaçta olduğu, insan zihninin yarattığı hemen her şeye burun kıvırmanın matah sayıldığı günümüz kültüründe, belki de hakkında sarkastik yorumlar yapamayacağım, burun kıvıramayacağım nadir varlıklardan biri; amerika'da geçirdiğim şu birkaç yılda spordan pek de hazzetmeyen benim bile kalbimi fethetmiş, ruhuma çıkmamacasına yerleşmiş, bana bu "ode to a beautiful game" tadındaki entryi yazdırmış oyundur.
  • atici: pitcher
    vurucu: batter
    vurucunu arkasindaki maskeli: catcher
    catcher'in arkasinda da hakem durur. bu amca topu atanin guzel atip atmadigini soyler...
    eger top iyi gelmisse ama vurucu vuramamissa ve catcher da gogsunde yakalamissa strike olur...bi cesit iska diyebiliriz.
    eger bir vurucu 3 defa strike olursa, hakkini kaybeder (out oluyo) ve siradaki vurucu gelir...eger bir atici takim (defans yapan takim oluyo) 3 oyuncu out etmissa yani cikartmissa yerleri degisirler...bu sekilde iki takimda birer kere hucum ve defans yaptigi zaman macin bir bolumu yani inning bitmis sayilir...maclar genelde 9 inningdir...
    eger atici topu guzel atamaz ise o zaman bu atisa ball denir...eger atici 4 defa ball yaparsa, 1 base ceza alir ve vurucu oyuncu ilk base'e yurur...
    bir de base steal vardir..bizim kose kapmacanin aynisi...top aticinin elinden ciktigi anda oyun baslamistir...eger o anda herhangi base'de bi eleman varsa bir sonraki base kosabilir....vurucu topa vurmussa oyun devam eder, eger sahadaki elemanlar topu yere degmeden tutarsa top vuran oyuncu out olur ama base'deki amcam br sonraki base'e kosmaya devam edebilir...bunu icin bu topu havada tutan kisi hemen topu karsi takimin elemanin kostugu base'deki kendi elemanina atar...bu eleman da topu tutup karsi takim oyuncusuna degerse (bir ayagi da base degmeli) kosan oyuncu da out olur..ama kosan oyuncu daha once base degerse o zaman safe'dir yani guvende...o yuzden son bi kac metreden ucar bu amcalar base'lere...
    eger vurucu topu iskalarsa, catcher (vurucunu arkasindaki maskeli) topu tuttugu gibi base calmaya calisan oyuncunu kostugu base atar...yine ayni sekilde ordaki eleman topu karsi takimin elemani gelmeden tutup elemana degmeye calisir...
    bazen de bu base calmaya calisan eleman bakar ki siciyo geri donmeye calisir eski base'ine....bu arada da kosmaya calistigi base'deki amcam topu obur base'e geri yollar...amcam da boole iki arada bi derede kalir..bi saga bi sola gider ama sonunda ebelenir topa ve out olur...
    bizim celik comak ve kose kapmacanin bi ust versiyonu gibi...
    kurallari karisik gibi gelebilir ve zaten karisikdir...kimse butun kuralari bilmez felan diyo amerikalilar....seyredince biraz anliyon ama yine de cok bayik ve yavas bi oyun.. ny yankees-red sox maclari zevkli olur bazen bi de kavgalari seyretmesi zevklidir..
    bi de satdlarda kimse dogru durusut maci seyretmez...bir piknik havasi vardir..ta ki bi taaak sesi gelene kadar..o zaman herkes maca geri doner kim vurdu diye de dev ekrana bakarlar:)
  • şunca zaman izlediğim milyon holivud filminde gördüğüm beyzbol sahnelerinden anladığım yegane şey, topu üç kere ıskalayanın ağlayarak sahayı terk ettiğidir.

    gerisi yalan dolandır nazarımda.
  • amerikan sporları içerisinde en iyisi ve kanaatimce sporlar içerisinde en iyi ikinci spor.. sporlar "en iyisi" diye siralanirsa nihayetinde futbol'u kimse geçemez zira.. beyzbol'un şu şekil bir güzelliği var ki hadisenin ne zaman olacagini ne zaman hareketlenecegini biliyorsunuz.. öyle amerikan futbolunda ya da futboldaki gibi bir "şimdi olacak, simdi oldu" deme durumu yok.. hatta amerikan futbolundaki "anam heyecan oluyor" dediginiz andan 2 saniye sonra heyecanin bitmesi gibi de bir hadise yok.. işte top atıcı topu atacak, topa vuran adam elindeki haydar ile topa vuracak, pat diye ses gelecek, top ileri gidecek, tutucu topu direk tutarsa, sopali cocuk oyundan ihrac edilecek, yok top saha disina atilirsa veyahut topu tutan denyo çıkıp, top yere düsmeden mudahale edemezse, sopali cocuk kosmaya baslayacak.. hikaye bu kadar basit.. alenen bir satranç oyunu.. kimin ne zaman şahı yiyeceği belli.. ama hikaye yenilecek şah'in kimin şah'ı olacağı..

    bize garip gelen diğer bir durum da şu: bu takimlar birbirleri ile senede 14-16 kere karşılaşıyorlar.. ve bu karşılaşmalar turneler şeklinde oluyor.. bu şu demek, mesela galatasaray giants takimi sivas redsox ile maç yapmak için sivas a gidiyor.. ve 1 şubat 9 şubat arasinda ardarda 8 gün 8 kere karşılaşıyorlar.. zurnanin zirt dedigi yer de burasi.. bu karsilasmalardaki yorgunlugu kaldirabilmek icin takimlar klupte en az 6 tane iyi atıcı tutuyorlar.. zira beyzbol oyununda en cok yorulan insanlar topu atan insanlar "al bu da gotune girsin" seklinde topu atarken kollari cikiyor.. felaket acilar icerisinde kaliyorlar.. bir aticinin bir maci cikartip, bir sonraki maca hazirlanmasi icin en azindan 3 gün dinlenmesi gerekiyor. ve tabi bu yorgunluk artarak giden bir yorgunluk.. sezon basinda 3 gün dinlenirsin sonrasinda oyuna donersin ama sezon sonunda 6 gün dinlenirsin yine kumandaya uzanamazsin, o şekil..

    işte durum böyleyken bu aticilar bazen ahlak disi yontemlere sirf takimlarini sevdiklerinden, sirf oyunu sevdiklerinden bas vurabiliyorlar.. sanırım sporlar arasinda en çok efsanesi ahlaksiz işlere bulaşmış oyun beyzboldur. zira başka çareleri yok. en son olarak new york yankees'in efsanevi atıcısı alex rodriguez nami diger a rod (12 kere all star, 3 kere sezonun en degerli oyuncusu, 2 kere altin eldiven (futboldaki altin ayakkabi gibi bir sey)) 2001 ile 2003 arasinda steroid yani doping kullandıgını aciklamis.. böyle bir efsanenin bu şekil bir aciklama yapmasi sanirim bizim için şuna karşılık geliyor "metin oktay aslinda fenerbahceliydi, ve her sezon başı fenerbahceye gider "beni alin" derdi" alenen bir felaket.. "üzerimde çok baski vardi ve takimimin bana ihtiyaci vardi. yaptim yani bunu şimdi itiraf ediyorum.. yaptim".. sanırım amerikan beyzbol filmlerinde, field of dreams gibi filmlerde esas hikayenin "pişmanlik temasi" üzerine kurulmasının nedeni de bu. dedigim gibi beyzbolda hile hurda bireysel kazanim, hirs için yapilmiyor.. takim kazansin, taraftarlar sevinsin diye yapiliyor. ve aslinda o adam performansini arttirmak istemiyor, o adam acisini dindirmek, oyununu oynamak istiyor.. ama işte nihayetinde yuz kızartici bir durum.. tüm sayginligini yitirdin a rod şimdi.. nolcak? hall of fame'den bile çıkarmışlar adami.. yolda gören suratina tükürüyormuş.. evine işemişler geçen gün. o derece..
  • "ulen adam topu atiyor, vurursa vuruyor karsisindaki vuramazsa da vuramiyor işte büyütmenin alemi ne" diyenler vardir muhtemelen. öyle degil işte.. beyzbol'un güzelligi olayin neredeyse tamamen aticida olmasi.. yani simdi ben cikarim o sahaya, haspel kader topa vururum, kollarim da kasli masli alirim topu atarim avuta.. hop kolbasti oynaya oynaya kosarim alirim sayimi.. gercekten yapabilirim bunu.. işte bunu yaptirmamak tamamen aticinin elinde..

    öyle taktikler vardir ki "vursun ama dandik vursun" der mesela atici.. zira dandik vurdurmak da hikayedir.. ya vurdurmayacaksin, ya da dandik vuracaksin.. baktin karsinda atani vuran bir adam var, oyunun sonuna da gelmissin, attigin kolun bir şekilde "abi bu kadar benden" demiş hop o zaman diğer kolunla atabilirsin.. sergen misali bir solak olabilirsin, sagini hic kullanmiyor olabilirsin ama bu da bir taktik.. ama tabi iki noktaya dikkat etmek gerek.. birincisi aticinin vurma alani icindeki bolume topu atabilmek, ikincisi.... aslinda bir tane dikkat edilmesi gereken sey varmis.. işte o arkadaki hakemin gorevi tamamen bu.. aticinin vurabilecegi alani belirliyor.. bakiyor arkadan "vurabilirdin kocum vurmadin topa" diyor.. bilmem anlatabiliyor muyum.. aleni olarak bir ölçüt olmadigindan da en cok hakem munakasasinin yasandigi sporlardan birisi bu.. futbolla eş koşarsak kalenin direkleri olmamasi gibi bir durum.. direkler olmasaydi "adamin gol dedi" den öteye ilerleyemezdik sanirim.
  • şimdi ben bu sporu izliyorum, öyle gidip para verip stadda değil (onu da yaptım iki kere), ama televizyonda izliyorum. niye izliyorum, çünkü çözemediğim bir mallık var bende, spor görünce kanal değiştiremiyorum. iskoçyalıların kütük atma yarışını bile ilgiyle takip etmişliğim var. sportif bir kişilik değilim, zaten bu vücütla sportif olduğumu iddia etsem juryo ligine yükselme şansımı sorarsınız. (bkz: sumo)

    kurallarını biliyorum, tarihini biliyorum, abd kültüründeki anlam ve öneminin farkındayım, hatta bu aralar nisan gelse de sezon başlasa diye bile düşündüğüm oldu. ancak bu spor hakkındaki görüşüm şu şekilde:

    beyzbol çelik çomak ayarında bir çocuk oyunudur, tarihi bazı hatalar sonucu bugünkü populeritesine ulaşıp profesyonel spor haline gelmiştir.

    hakem görüşüne bu derece bağlı bir oyun bulmak zordur, atılan top vurulabilir mi (strike) yoksa vurulamaz mı (ball) kararını veren hakem oyunun kilit noktası. kurallar var belirleyici olan ama adam saatte 100 mil ile gelen topa bakıp karar veriyor, beğenilmezse kararları takımın teknik direktörü gelip bağırıyor buna. teknik direktörün en önemli görevi bu, zaten öbür görevi de kim hangi sırayla vuracak ona karar vermek. hele bir de üçüncü kalede duran "third base coach" var ki, adamın bütün fonksiyonu koşan oyuncuya "koş koçum koş" hareketi yapmak. hele atıcının 'base' deki adamı yakalaması olayı, ve çaktırmadan koşup base kapmak (steal) taktiği tam mahalle arası oyunu tadını güçlendiriyor.

    bunu amerikan futbolu ile karşılaştıran insana hayret ederim, tırnağı bile olamaz kanaatimce.
  • rivayete gore base noktalar vardir, ondan baseball denmektedir.

    oyun hakkinda: top firlatici topa vurani suzerken, topu yakalayacak olan maskeli karde$imiz de bacaklarini acar ve ortaya eliyle bir dizi rakamlar ve i$aretler olu$turur ki aticiya taktik versin. zira 3 out olmasinin di$inda normal ati$ hakki vardir. $oyle ki: topa vuracak ki$i her zaman sopasini sallamaz cunku eger sopa yay cizerek goguse tam dik pozisyona gelirse bu "topa hamle yaptin ama vuramadin" olur ve 1 out sayilir. eger atici topu vuranin arkasindaki takim arkada$inin gogsune topu atar, tutucu da gogusde bunu yakalarsa "goguse ati$ta ba$ari" dan dolayi 1 out sayilir, ancak i$te her zaman bunu yapmazlar atici ve tutucular, zira vurucu tam da bu hamleyi beklemektedir; o yuzden zaman zaman yere cok yakin ya da saga sola ati$ yaparlar ki konsantrasyon dagilsin, gerekirse vurucunun hamlesi bo$a gitsin. i$te bu goguse atilmayan vuru$lar out sayilmaz, onlardan ya 3 ya da 4 hak taninmi$tir her out yapmadan once. boku cikmasin diye de bu normal ati$tan 4ten fazla yapilirsa direk bir base ceza verilir atici takima. 4 kere normal atmi$ bir aticinin artik tutucunun gogsune topu atacagini bilen er vurucu da ona gore pozisyon alir. tutucu topu tutamaz ve du$ururse vurucu topa vurmami$ olsa bile ko$ma hakkina sahiptir ve base'e ula$ip ilerleyebilir. bazen de vurucular abanmazlar gelen topa ve sadece blok koyarlar, yerde tingir tingir yuvarlanarak aksi yone ilerleyen bu tur vuru$lar da taktiksel ve puansal acidan yararlidir.

    izlemesi zevkli, ancak kurallari onceden bilinmiyorsa seyrederek ogrenmesi zor bir oyun. bunlari seyrederken tuketilen sosisli sayisina hastayim.
  • bu konuda tarafsız olduğumu iddia edecek değilim, fakat kişisel kanaatimce beyzbol tarihi boyunca bünyesinde diğer tüm sporlardan daha fazla eksantrik karakter barındırmıştır. aforizmalarını duymuş olduğunuza emin olduğum bir yogi berra vardır mesela (kulağınıza çalınmış o sözleri yogi’nin söylediğini bilmeseniz bile), sonra babe ruth vardır tabii ki, home runları ile olduğu kadar alkole ve kadınlara olan düşkünlüğü ile meşhur (kendisine “amerika birleşik devletleri başkanı’ndan daha fazla kazanıyorsunuz, ne diyorsunuz bu duruma?” diye sorulduğunda “başkandan daha başarılı bir sene geçiriyorum” diyecek kadar da hazırcevaptır ayrıca. fakat, yaygın kanının aksine, baby ruth çikolatası ismini babe ruth’tan almaz.) bu iki sporcu - ki ikisi de new york yankees bünyesinde sayısız şampiyonluk kazanmışlardır - zaten yeterince meşhur olduklarından, ben size onlar kadar ünlü veya başarılı bir beyzbolcu olmayan, fakat iş tuhaflığa, sıradışılığa, eksantrikliğe gelince kimsenin eline su dökemeyeceğine inandığım george edward “rube” waddell’den bahsedeyim kısaca:

    babe ruth ya da yogi berra ile kıyaslandığında yıldızı sönük kalsa da, yine de beyzbol tarihinin en iyi oyuncularından – ve en başarılı 5-6 solak atıcısından* - biridir rube waddell; 193 maç kazanmıştır, 1904’teki 349 strike out rekoru hala kırılamamıştır, hall of fame’dedir, cooperstown’da büstü vardır. ama daha önemlisi, don giymeyen bir adamdır rube waddell. don giymemekle yetinmeyip, maçların başlamasından 5 dakika önce açık tribünden seyircilerin şaşkın bakışları ve gülüşmeleri arasında takım elbisesiyle sahaya inen (normalde atıcı* konumunda oynayan beyzbolcular maçtan 45 dakika önce ısınmaya başlarlar, rube waddell başlamaz), sahanın öbür ucuna yürürken 40,000-50,000 seyircinin gözleri önünde soyunan (külot giymek gibi bir huyu olmadığının ısrarla altını çizmek isterim), sahanın diğer ucunda kendisini bekleyen üniformasını üzerine geçirdikten sonra, “all right, let’s get them” (“her şey sağ tarafta, haydi onları alalım”) nidalarıyla sahaya* koşan adamdır. adam değildir aslında, yetişkin vücudunda bir çocuktur, big filmindeki tom hanks karakterinin yüz yıl kadar önce yaşamış olanıdır.

    beyzbol kariyerine başlayışı bile fıkra gibidir rube waddell’in: philadelphia athletics takımının (daha sonra oakland’a taşındılar, formalarina fil çıkartması yapıştırmaya başladılar) efsanevi antrenörü connie mack, rube waddell’i profesyonel beyzbol dünyasına kazandırmak, ilk sözleşmesini imzalatmak için pennsylvania’nın groundhog day filminden hatırlayacağınız punxsutawney kasabasına gider, trenden inince bir de bakar ki kasabanın ileri gelenleri tren istasyonuna onu karşılamaya gelmişler. önce endişelenir bir an için, ihtiyar heyeti görüntüsü çizen bu adamların rube waddell’i philadelphia athletics ile anlaşmaktan vazgeçireceklerini, daha çok para talep etmesini telkin edeceklerini düşünür. lakin, punxsutawneyli amcaların niyeti başkadır, bir tanesi connie mack’e yaklaşır, ve şöyle der: “mr. mack, we’re here to thank you for getting him off of our hands.” (bay mack, onu elimizden aldığınız için size teşekkür etmeye geldik.)

    rube waddell’in müsabaka sırasında maça ilgisi o kadar çabuk dağılırmış ki, rakip oyuncular karşısına geçip bir köpek yavrusunu ya da parlak, renkli bir cismi havaya kaldırarak dikkatini dağıtabilir, yavru köpek veya parlak cisimle ilgilenmeye başlamasını, oyundan kopmasını sağlayabilirlermiş bu pennsylvanialı çiftçi çocuğunun. daha acıklısı, yangınları ve itfaiye araçlarını o kadar severmiş ki, maç sırasında stadyumun dışından gelen bir yangın alarmı sesi ya da itfaiye aracının sirenini duyduğunda, maçı bırakıp itfaiye aracının peşinden koşmaması için takım arkadaşları tarafından zaptedilmesi gerekirmiş (uyduruyorsam bir daha itfaiye aracı kovalamak nasip olmasın.)

    her ne kadar günümüzde gol atınca formasını çıkarıp atletinden kız arkadaşına mesaj veren*, taklalar atan, cambazlık yapan futbolculara alışık olsak da,1. dünya savaşı öncesinin beyzbol sahalarında bu tür şaklabanlıklar pek yaygın değilmiş; bu yüzden de rube waddell’in maç kazandığı zaman sahanın ortasında parande atmaya başlaması (ve başı dönüp yere düşene kadar durmaması) oldukça yadırganırmış. öte yandan ne parande merakı, ne de itfaiye araçlarına beslediği derin sevgi, rube waddell’in beyzbol sezonları arasında para kazanmak için timsahlarla güreşmesi, ve de “suçluluğun lekesi” (“the stain of guilt”) adında bir vaudeville melodramında rol alması kadar şaşırtmamış beyzbolseverleri (don meselesine geri dönmek istemiyorum).

    kaç kadınla evlendiğini kendisi bile hatırlayamayan rube waddell, gayet yetenekli bir sporcu olmasına rağmen, tuhaflıkları, öngörülemeyen davranışları, dürüst olmak gerekirse sosyopatlığı ile hem takım arkadaşlarını hem de rakiplerini o kadar bezdirmiş, o kadar bıktırmış ki, sonunda hiçbir takım kendisine sözleşme önermez olmuş, beyzbol dünyasından aforoz edilmesinden 3-4 yıl sonra da, sel felaketinde evini kaybetmiş mazlumlara yardım edeyim derken tüberküloza yakalanarak 37 yaşında ölmüştür.

    daha nevi şahsına münhasır bir sporcu duyan, bilen, tanıyan varsa beri gelsin.
  • dünyanın en sıkıcı sporu olabilir. bugün iş yeri sosyalliği için kendisine stadyumda 3 saate yakın maruz kaldım. 3 kere 0-0 bitmiş lecce cagliari maçını banttan seyretmek zorunda kalmış olmayı yeğlerdim. amerikalılar da zaten sıkılıyorlar. kimse doğru dürüst sahaya bakmadı arkadaş.

    işin ilginç tarafı maç bitmeden önce kalktılar bizimkiler- ki zaten bulunduğumuz bölüm maçın ortasına doğru ancak dolmuştu. biz otururken 2 sayı olmuştu, biz kalktıktan sonra 5 sayı olmuş. gayet beyzbol fanı olan amerikalı arkadaşıma "tüh, bak neredeyse bütün sayıları kaçırmışız." dediğimde "amaan zaten sayılar hep sonlarda oluyor." gibisinden cevap verdi bana. "ulan amın oğlu esteban madem sayıları kaçıracağını biliyorsun, 1 saatten fazla yol geldiğin biletine kimbilir kaç para ödenmiş maçın ortasında niye kalkıyorsun? " dedim. "i didn't understand." dedi. ben de sizi anlamıyorum oğlum. ben de sizi anlamıyorum.
  • 15 dakikadır espn america kanalından new york yankees - cubs maçını izliyorum, ama bu azaba daha fazla dayanamayıp kanal değiştirdim. ben böyle saçma spor dalı görmedim.

    gerçekten ön yargısız dev televizyonumda hd görüntüyle günlük güneşlik bir havada "enee ne güzel lan" diyerek açtım kanalı. tribünler tıklım tıklım, her yer çayır çimen, kıyafetler çok çekici, hava süper, önce bir keyiflendim tabi böyle olunca, tam bi bira açıp izlemelik ortam. sonra hadi bakalım izleyelim neler olacak diye baktım ama hiç bir şey olmadı. bir atıcı geliyor bir de vurucu ve arkasında tutucu (tamamen sallıyorum terimleri) sonra atıcı topu atıyor vurucu vuramıyor. bu sanırım üç ya da dört kez oluyor. daha sonra başka bir atıcı geliyor tabi başka vurucu ve tutucularla birlikte. bu kez bir şeyler olacak heralde diyorum. atıcı atıyor, atıyor, atıyor. vurucu da vuramıyor, vuramıyor, vuramıyor (sanırım vursa çok güzel şeyler olacak) sonra bir ara giriyor, eskilerden bir meşhur beyzbol oyuncusu mudur ya da meşhur bir yorumcumudur çözemediğim bir adam oyuncularla ilgili duygusal yorumlar yapıyor, sunucularla beraber tartışıyorlar, sunucu soruyor, o yorumluyor falan. sonra yine atıcı atıyor, vurucu vuramıyor. tamam ben bu sporun kurallarını bilmiyorum ama sanırım atılan topa vurucunun vurması gerektiğini anlamak için bilmeye gerek yok, ayrıca benim için bu "spor"un hayatımda gördüğüm en saçma spor olmasının nedeni bu atıcının atıp vurucunun vuramaması esnasında diğer bütün oyuncuların ayakta dakikalarca heykel gibi beklemeleri. yemişim beyzbolunu da sporunu da yani, yazık lan adamlara. beyinlerini bu sporla yıkamışlar heriflerin onlar da sanırım "hayatımızda yaptığımız en iyi spor bu olm amerikan sporu şu an dünyanın en iyi sporunu yapıyorum ben" düşüncesindeler. new york yankees'de oynuyorum, ülke bana tapıyor, dünyanın en uçuk paralarını kazanıyorum. olm göbekli adam vardı lan. sporcu göbekli olur mu? adamı orda bekletirsen 15 dakika olur tabi. bu insanlara artık birilerinin beyzbolun dünyadaki en cool spor olmadığını anlatması lazım. komik yaa bu adamların halleri. futbol oynayın olm, hareket ediyorsunuz onda en azından. başka da bir şey demiyorum.