şükela:  tümü | bugün
3 entry daha
  • kendisi aristokrat bir aileden gelmeyen bir homo novus tur. ve bilinen ilk latince eseri origines tir. kendisinden sonraki bir çok tarihçiyi etkilese de, söz konusu tarihçilerin çoğunun yazdıkları ennius un annales ine dönüşmüştür.
  • marcus tullius cicero cato maior de senectute // yaşlılık üzerine adlı eserinde şöyle bir diyaloga yedirdiği adamdır cato.

    scipio: c. laelius ile ben çoğu kez senin her işte gösterdiğin üstün ve yetkin bilgeliğin karşısında hayranlık duyarız, ama asıl hayran olduğumuz şey yaşlılığın sana hiçbir zaman yük olmayışı; oysa yaşlı kimselerin çoğuna göre yaşlılık öyle kötü bir şeydir ki "onun yükünü taşımak aetna'yı taşımaktan daha ağırdır" derler.

    cato: bana öyle geliyor ki ikiniz de pek güç olmayan bir şeye hayran oluyorsunuz; kendilerinde iyi ve mutlu ömür sürmek için azıcık yetenek olmayan kimselere her çağ ağır gelir; ama her iyiliği kendinden bekleyen insanlar için doğal zorunlukların hiçbiri kötü görünemez . bunların başında da yaşlılık gelir; yaşlılığa herkes ulaşmak ister, ulaşınca da onu kötüler: bilge olmayanlar işte bu derece mantıksızdırlar, bu derece dengesizdirler. yaşlılığın düşündüklerinden daha çabuk, sinsice geldiğini söylerler. bir kez, bu adamlara kim, "yanlış hesap yapın" demiş? gençlikten yaşlılığa geçiş, çocukluktan gençliğe geçişten daha mı çabuk oluyor sanki? sonra, insan ha seksen yaşında, ha sekiz yüz yaşında olmuş, yaşlılığın ağırlığı aynı değil midir? öyle ya, geçmiş zaman ne denli uzun olursa olsun, bir kez akıp geçti mi, düşüncesizlerin yaşlılığını kolaylaştıracak avuntu yoktur. diyeceğim şu ki, eğer bilgeliğime hayransanız (keşke bu bilgelik, sizin ilginize değer ve sanıma denk olsa!), bu bilgelik en iyi önder olan doğanın, tanrıymış gibi peşinden gitmek, ona uymaktan başka bir şey değildir. her bölümü iyi yazdığı halde son perdeye aldırış etmeyen beceriksiz şair gibi, doğanın öbür çağlara önem verip de yaşlılığa aldırış etmemesi olacak şey değil. ama tıpkı ağaçta ve yerde yetişen meyvaların zamanı gelince olgunluktan geçmesi ve düşmesi gibi, insan ömrünün de bir sonu olması zorunluydu. bilge insan buna uysallıkla katlanır: doğaya karşı gelmek, devlerin yaptığı gibi tanrılara kafa tutmak değil midir?

    laelius: öyle ise, cato, biz yaşlanmayı umduğumuza, hiç olmazsa istediğimize göre, gittikçe ağır gelen çağa ne gibi çarelerle kolayca katlanacağımızı, şimdiden bize öğretirsen büyük bir iyilik etmiş olursun. bunu scipio adına da söylüyorum.

    cato: isteğini yerine getirmeye hazırım laelius, hele, dediğin gibi, bundan ikiniz de hoşnut olacaksanız.

    scippio: cato, sen bizim de geçeceğimiz yol kadar uzun bir yolun aşağı yukarı sonuna gelmişsin, zahmet olmazsa, ulaştığın bu yerin nasıl bir yer olduğunu bize göstermeni istiyoruz.

    cato: istediğinizi elimden geldiğince yapmaya çalışacağım, laelius. yaşıtlarımın sızlanmalarını çoğu kez dinledim. (eski bir atasözüne göre birbirine benzer kimseler bir araya kolayca gelirler.) aşağı yukarı yaşıtlarım olan, eski konsüllerden c. salinator ile sp. albinus yaşamı yaşam yapan zevklerden yoksun oldular; kendilerine saygı göstermiş olan kimseler artık aldırış etmiyorlar diye sızlanıp dururlardı. bana, onlar asıl suçlanması gereken şeyi suçlamıyorlar gibi gelirdi. öyle ya, eğer suç yaşlılıkta olsaydı aynı dertleri ben de çekerdim, diğer yaşlı kimseler de; oysa öylelerini tanırım ki yaşlılığa sızlanmadan katlanırlar, ne iyi oldu da tutkuların zincirinden kurtulduk, derler; eş dost tarafından da bir yana bırakılmazlar. bu tür sızlanmaların tümüne yol açan suç yaşta değil, huydadır. ilımlı olan, hırçınlık, terslik etmeyen kimselerin yaşlılığı dayanılmaz bir şey değildir; huysuzlukla terslikse, insanı her çağda sıkar.

    laelius: cato, dediğin doğru ama ya biri çıkar da 'evet, yaşlılık sana dayanılması kolay bir şey gibi geliyor; ama senin elinde maddi, manevi her olanak var, toplumda belirli bir konumdasın da ondan; bu olanaklarsa pek çok kişide yoktur' derse...

    cato: dediğinde doğru bir yan var; ama bunlarla her sorun çözülmüyor ki: anlattıklarına göre, themistokles , bir tartışmada kendisine, şansını kendi kişiliğine değil de yurduna borçlu olduğunu söyleyen seriphoslu bir adama: "herakles hakkı için, ben seriphoslu olsaydım, kimse beni tanımayacaktı, ama sen atinalı olsaydın gene de ün kazanamazdın" diye yanıt vermiş. yaşlılık konusunda da aynı şey söylenebilir. yaşlılık başı pek darda olana bilge olsa da kolay gelmez; ama bilge olmayana, bolluk içinde yaşasa bile ağır gelir. yaşlılığa karşı en yetkin silahlar nedir, bilir misiniz? bilgili ve erdemli olmak. bu erdemler uzun ve dolu bir ömür sürdükten sonra insana tadına doyulmaz bir zevk verir; çünkü bunlar insanı hiçbir zaman, dahası yaşlanınca bile terketmezler (işin asıl önemli yanı da budur ya...); üstelik, iyi yaşadım diye düşünebilmesi, yaptığı birçok hayırlı işi anımsayabilmesi, son derece tatlı bir şeydir.

    örneğin, ben delikanlıyken q. maximus'u , tarentum'u geri alan maximus'u, yaşlı olmasına karşın yaşıtımmış gibi sevdim. çünkü o adamın cana yakın bir ağırbaşlılığı vardı; yaşlılık da huylarını değiştirmemişti; daha doğrusu, ben ona bağlanmaya başladığımda pek öyle yaşlı da değildi; ama, yaşı artık pek ilerlemiş bulunuyordu; nitekim o, ben doğduktan bir yıl sonra ilk kez konsül olmuştu; onun dördüncü konsüllüğünde de ben hemen hemen çocuk denecek yaşta er olarak capua'ya gittim; beş yıl sonra da tarentum'da kuestordum; sonra edil oldum ve dört yıl sonra pretor seçildim; bu görevde tuditanus ile cethegus'un konsüllüğü sırasında bulundum; iyice yaşlanmuş olan q. maximus'un cincia'nın avukatlara verilen ücret ve armağanlar konusunda yaptığı yasayı desteklemesi işte tam o zamana raslar. bu adam pek yaşlı olduğu halde genç gibi savaşırdı; gençlik ateşiyle parlayan hannibal'i sabrıyla yatıştırdı; dostumuz ennius bunu pek güzel anlatır:

    "bir adam çıktı, temkinli davranarak yurdu kurtardı; çünkü o, söylentilere bakmaz, yurdun esenliğini düşünürdü,
    işte onun için ünü bugün daha da parlak!"

    gerçekten, tarentum'u geri alırken ne denli uyanık, ne denli sakıngan davranmıştı! kent elden gittikten sonra iç kaleye kaçan salinator ona böbürlene böbürlene, "q. fabius, tarentum'u benim sayemde kurtardın!" dediğinde fabius gülerek, "doğru, sen onu yitirmeseydin, hiçbir zaman düşmandan geri alamazdım!" demiş. savaş işlerinde olduğu denli siyaset işlerinde de üstün bir insandı: ikinci konsüllüğünde iş arkadaşı sp. carvilius elini kolunu bağlamış otururken, senatonun salık verdiklerini hiçe sayarak picenum ve galya topraklarını bölen halk tribünü c. flaminius'a gücü yettiği kadar karşı koydu; augur olduğu zaman da, devletin esenliği uğruna yapılacak her iş için bakılan fallar, uğurlu; zararlı olacak her iş için bakılan fallar uğursuzdur demek gözüpekliğini gösterdi. bu adamda ben çok üstün nitelikler gördüm, ama asıl hayranlığımı uyandıran şey onun konsüllük etmiş, ün kazanmış bir insan olan oğlunun ölümüne katlanışıdır. yazdığı ağıt elimize geçmiştir; onu okuduğumuzda hangi filozofu küçümsemeyiz? o adam yalnızca toplumsal yaşamda, yurttaşlarının gözü önünde büyük değildi; özel yaşamında, evinde daha üstün bir insandı. o ne konuşaydı! ne özlü sözleri vardı! eski zamanları ne iyi tanır, augur yasasını ne iyi bilirdi! roma'lı olmasına göre de çok okumuş sayılırdı. her şeyi aklında tutardı, yalnızca içerdeki savaşları değil, ülke dışındakileri de... sanki başıma geleceği, o öldükten sonra bana bir şeyler öğretecek kimse bulunmayacağını önceden sezmiş gibi sözlerini can kulağıyla dinlerdim.

    maximus'un ne diye bu kadar uzun boylu sözünü ettim biliyor musunuz? onunki gibi bir yaşlılığa kötü demenin doğru olmadığını anlayasınız diye. ama herkes scipiolar, maximuslar gibi olamaz ki! kentler aldığını, karada, denizde girdiği savaşları, triumphus törenlerini anımsayın. bunlar olmadan da, dingin, lekesiz, zevkli bir yaşamdan sonra gelen yaşlılık rahat ve tatlı olur; dediklerine göre, seksen bir yaşını bulan ve yazı yazarken ölen platon'un ömrü öyle geçmiş; isokrates inki de öyle; kendisinin dediğine göre, panathenaikos adlı kitabını doksan dört yaşındayken yazmış; ondan sonra beş yıl daha yaşamış. hocası leontinoili gorgias tam yüz yedi yıl ömür sürmüş, hiçbir zaman da çabalamayı ve çalışmayı elden bırakmamış. dünyada neden öyle çok kalmak istediği sorulunca, "yaşlılığa kötüdür demem için hiçbir neden yok ki!" demiş. işte parlak ve bilge insana yakışır bir yanıt. aklı kıt olanlarsa kendi kusurlarını, suçlarını yaşlılığa yüklerler; biraz önce sözünü ettiğim ennius bunu yapmazdı:

    "olimpia'da çoğu kez alanın sonuna değin varıp,
    yengi kazanan at gibi yaşlılıktan çökmüş, şimdi dinleniyor."

    yaşlılığını güçlü ve yengi kazanan bir atınkine benzetiyor; siz bunu pek iyi anımsayabilirsiniz. çünkü şimdi konsül olan t. flamininus ile m. acilius bu görevlerine ennius'un ölümünden on dokuz yıl sonra başladılar; ennius caepio ile philippus'un konsüllüğü zamanında öldü; bu, benim voconius yasasını bağıra bağıra, gür bir sesle savunduğum sıralara raslar: o zaman altmış beş yaşındaydım. ennius yetmiş yaşında iken (o kadar yaşadı), en ağır sayılan iki şeye, yani yoksullukla yaşlılığa, bunlardan sanki hoşlanırmış gibi katlanırdı. doğrusu, ben de iyi düşününce yaşlılığı kötü gösteren dört neden buluyorum: birincisi, insanı işlerden uzaklaştırması; ikincisi, bedeni zayıflatması; üçüncüsü, insanı hemen hemen her zevkten yoksun kılması; dördüncüsü, ölüme yakın oluşu. isterseniz, bu nedenleri bir bir alıp önemlerini ve ne dereceye dek gerçek olduklarını görelim.

    yaşlılık, insanı işlerden uzaklaştırırmış. hangi işlerden? gençlik ve güç isteyen işlerden mi? yaşlılara göre, beden güçsüz olsa da, manevi güçlerle yapılabilecek işler yok mudur? q. maximus hiç mi bir şey yapmıyordu? ya senin babana, scipio, tam bir insan olan oğlumun kayınbabası l. paulus'a ne dersin? ya öteki yaşlılar, düşünceleriyle, öğütleriyle devleti koruyan fabricius, curius, coruncaniuslar ... bunlar elleri boş mu duruyorlardı? appius claudius yaşlılığında, üstelik kör de olmuştu, ama gene de senato pyrrhos'la barışmaya, anlaşmaya yanaştığı sırada ennius'un şiirine soktuğu şu sözleri söylemekte duraksamadı:

    "şimdiye dek başınızda olan aklınız nereye gitti de
    çılgınlar gibi yolunuzu şaşırdınız?"

    bundan ötesi de böyle çok güçlüdür; o şiiri bilirsiniz elbette; aslında bizzat appius'un kendi söylediği söylev de saklanıp korunmuştur. hem appius bu işi ikinci konsüllüğünden on yedi yıl sonra görmüştür; üstelik iki konsüllüğü arasında on yıl geçmiş ve konsül olmadan önce kensorluk da yapmıştır. demek ki pyrrhos savaşı sırasında adamakıllı yaşlıydı. gerçekten böyle etkinlik gösterdiğini dedelerimizden de dinledik. demek yaşlıların işe yaramadığını söyleyenler boş konuşuyorlar; böyle bir savda bulunmakla, denizde dümencinin hiçbir işe yaramadığını söylemiş gibi oluyorlar; 'öyle ya' diyorlar, 'gemide kimi direğe tırmanır, kimi güvertede koşuşur, kimi sintineyi boşaltır, dümenciyse dümen elinde geminin kıçında rahat rahat oturur.' yaşlılar gençlerin yaptığı işleri yapmazlar, ama çok daha büyük, çok daha iyi işler görürler. büyük işler kol gücü ya da hız ve çeviklikle değil; düşünce, sözünü geçirme, ortaya doğru düşünceler atmayla başarılır. genellikle yaşlılar bu artamlardan yoksun olmak şöyle dursun, onları artırmışlardır bile. eğer er, tribun, legat ve konsül olarak türlü savaşlara girmiş olan beni, şimdi savaşmıyorum diye boş duruyor sanıyorsanız, o başka... ama hiç de öyle değil, çünkü nelerin yapılması gerektiğini ve nasıl yapılacağını senatoya ben gösteriyorum: öteden beri kötü niyetler besleyen kartaca'nın savaş ilan etmesini beklemeden ben ilan ediyorum; onun yerle bir olduğunu görmedikçe içim rahat etmeyecek . scipio, keşke ölümsüz tanrılar o onuru sana verse, keşke dedenin yarıda bıraktığı işleri sen sona erdirsen! o öleli otuz üç yıl oluyor: ama gelecekteki bütün kuşaklar onun adını anacak. ben kensor olmadan bir yıl önce ve konsül olduktan dokuz yıl sonra öldü; ben konsülken o da ikinci kez konsül olmuştu . yüz yaşına dek yaşasaydı, yaşlı olduğu için üzülür müydü sanki? evet, baskın, saldırı, uzaktan mızrak atma, kılıç elde göğüs göğüse dövüşmeyle değilse de; sağduyulu ve parlak düşünceleriyle iş görürdü. bu artamlar yaşlılara vergi olmasaydı, atalarımız meclislerin en yükseğine senato adını vermezlerdi . sparta'da en onurlu görevlerde bulunan kimselere "yaşlılar" denir; bunlar gerçekten de yaşlıdırlar . yabancı ülkelerde olup bitenleri bir okur ya da dinlerseniz, görürsünüz ki en büyük devletler gençlerce yıkıma sürüklenmiş, yaşlılarca da kurtarılmış ve kalkındırılmıştır.

    şair naevius'un ludus'unda şöyle bir soru sorulur:

    "baksanıza, nasıl oldu da o koca devleti öyle yıkıverdiniz ?"
    verilen türlü yanıtlar arasında başlıcası şudur:

    "yeni yeni söylevciler türemişti; bunlar kafasızdılar, bilgisizdiler."

    doğallıkla, düşüncesizlik çiçeği burnundakilere, akıllılık da yaşını başını almış olanlara vergidir.

    ama, yaşlandıkça bellek zayıflar, derler. işletmezsen ya da yaratılıştan ağır işliyorsa, zayıflar elbette. themistokles bütün yurttaşlarının adlarını bellemişti; yaşı ilerlediğinde aristeides'e lysimakhos diye mi selam vermeye başladığını sanıyorsunuz? bana gelince, ben yalnızca bugün yaşayanları tanımakla kalmayıp, onların babalarını da, dedelerini de tanırım ve mezarlar üzerindeki yazıları okurken, dedikleri gibi belleğimi yitirmekten korkmam; çünkü, bunları okumakla ölüler belleğimde canlanır. bir yaşlının hazinesini gömdüğü yeri unuttuğunu doğrusu hiç duymadım; yaşlılar iş edindikleri şeyleri, mahkeme için saptanan günleri, kimden alacakları, kime verecekleri olduğunu akıllarında tutarlar. ya hukukçular, pontifexler , angurlar, yaşlı filozoflar... öyle çok şey anımsarlar ki onlar... yaşlıların aklına bir şey olmaz, yeter ki çabalarını ve eylemlerini sürdürsünler; bu, yalnızca parlak ve onurlu konumlarda bulunan kimseler için değil, devlet işlerinden uzak, kendi halinde bir ömür sürenler için de böyledir. sophokles, en yaşlı zamanında bile tragedyalar yazdı; dahası, bu uğraşı yüzünden malını yönetmeyi savsaklıyor gibi göründüğü için oğulları onu mahkemeye verdiler. bizde servetini iyi yönetemeyen babaların, mallarıyla uğraşmasını yasaklamak nasıl gelenekse ; yargıçların öylece, sanki o aklını yitirmiş bir insanmış gibi, servetini elinden almalarını istiyorlardı. dediklerine göre, o zaman yaşlı adam, elinde tuttuğu ve az önce yazmış olduğu oidipos kolonos'ta adlı yapıtını yargıçlara okumuş ve bu yapıtının deli işine benzeyip benzemediğini sormuş; yapıt okunduktan sonra da yargıçların kararıyla aklanmış. işte yaşlılık, bu adamı, homeros'u, simonides'i, stesikhoros'u, demin söz etmiş olduğum isokrates'i, gorgias'ı, en büyük filozofları; pythagoras'ı, demokritos'u, platon'u, xenokrates'i, daha sonra zenon'u, kleanthes'i ya da sizin roma'da gördüğünüz stoacı diogenes'i çalışmalarına son vermek zorunda bırakmış mıdır? hepsi yaşadıkları sürece etkin de olmamışlar mıdır?

    haydi bu yüce uğraşları bir yana bırakalım; sabin topraklarında komşum ve ahbabım olan öyle romalı köylüler sayabilirim ki, onlar başta olmadan ekim, biçim, ürünün ambarlara yerleştirilmesi gibi en önemli tarla işleri hemen hemen hiç görülmez. ama bunda pek şaşılacak bir şey yok: öyle ya, ne kadar yaşlı olursa olsun, bir yıl daha yaşayabileceğini düşünmeyen var mıdır? ama uğraştıkları işlerden hiçbir yarar görmeyeceklerini bile bile didinenler de vardır. bizim statius'un synephebi adlı komedyasında dediği gibi:

    "kendisinden sonra geleceklere yarasın diye ağaç dikerler ". gerçekten de çiftçi yaşlı olsa bile, kimin için ekiyor diye sorana hiç duraksamadan şu yanıtı verir: "ölümsüz tanrılar için; çünkü onlar, bu serveti yalnızca dedelerimden almamı değil, onu benden sonrakilere bırakmamı da istiyorlar."

    caecilius'un kendisinden sonraki kuşağı düşünen yaşlı adam üzerine söylediği o söz, gene onun söylediği şu sözlerden daha doğrudur:

    "pollux hakkı için, ey yaşlılık, başka hiçbir dert getirmesen de gelirken yanında getirdiğin şu dert yeter:

    insan çok yaşayınca, görmek istemediği birçok şeyi görür."

    öyle ama, belki görmek istediği birçok şeyi de görür; hem istenmedik şeyler çoğu kez gençlikte de başa gelir. caecilius,

    "bence yaşlılıkta en acı şey:

    o yaşa gelen insanın başkalarına sıkıntı verdiğini sanmasıdır" .

    demekle daha da çok yanılmıştır. yaşlıların can sıktıklarını değil, hoşa gittiklerini söylemek daha doğru olur: öyle ya, aklı başında yaşlılar iyi huylu gençlerden nasıl hoşlanır, gençler kendilerine saygı ve sevgi gösterdiklerinde yaşlılığa nasıl daha kolay katlanırlarsa, buna karşılık gençler de yaşlıların öğütlerini dinlemekten zevk alır ve onlar sayesinde erdeme karşı bir heves duyarlar; benim sizinle birlikte bulunmaktan duyduğum zevk, sizin duyduğunuz zevkten az değildir, sanıyorum.

    görüyorsunuz ya uyuşuk ve devinimsiz olmak şöyle dursun, yaşlılar çalışkandırlar, boş durdukları yoktur, hem de zorlu işler görüler; insan önceleri neyle uğraşmışsa, elbet yaşlılığında da onunla uğraşır. ya yeni yeni şeyler öğrenenlere ne dersiniz? örneğin solon'un, dizelerinde, "yaşlı olduğum halde her gün yeni bir şey öğreniyorum " diye övündüğünü görüyoruz; ben de öyle bu yaşlılığımla yunan yazınını öğrendim: bu işe, sanki çoktandır süren bir susuzluğu dindirmek istermiş gibi, delice sarıldım; niyetim demin size örnek olarak verdiğim şeyler üzerine bilgi edinmekti; sokrates'in sazla uğraştığını öğrendiğim zaman benim de o işi yapacağım geldi (eskiler saz çalmasını öğrenirlerdi); sonra, sazla değil ama hiç olmazsa yunan yazınıyla uğraştım. "

    not: dr. ayşe sarıgöllü de senectute 'nin çevirisinin önsözünde bakınız ne diyor:

    "..yapıtta cato'ya soru soran gençler cicero'nun sevdiği, değer verdiği ve birçok yapıtında övdüğü p .cornelius scipio aemilianus ile arkadaşı c. laelius'tur. cicero yaşlılık konusundaki düşüncelerini cato'ya söyletir; çünkü onun tarihsel bir kişilik olması dolayısıyla önem ve ilgiyle dinleneceğini düşünür. öte yandan, cato'nun siyasal ve yazınsal yapıtlarına hayran olduğu da bilinmektedir."
  • efendim cicero 'nun, de finibus iii, 6 'da 'divino ac singulari' yani kutsal ve eşsiz olarak değerlendirdiği adamdır bilge cato.
    yine cicero, aynı yerde cato'nun yeğeni brutus'a seslenirken (ki bu brutus efendi, aynı zamanda caesar 'ın katilleri içinde bulunan o meşhur brutus'tur: e tu brute ) bizlere, günümüz civilized (bunu sırf günümüz ingilizce hayranları için yazdım) yani medeni insanlarına ders olacak şeyler de söylemiştir. tartışma adabını öğretmiştir.

    "..attendes igitur, ut soles, diligenter eamque controversiam diiudicabis, quae mihi fuit cum avunculo tuo, divino ac singulari viro."

    "..bu yüzden dikkatini verirsen, tanrısal ve eşsiz bir adam olan dayınla giriştiğim bu tartışmada her zaman olduğu gibi sıkı bir karar vereceksin."

    çok iyi hatip cicero 'nun, tartışmada rakibi için söylediği bu sözlere bakın. günümüzde ise kara çalarız, çamur atarız rakiplerimize, fikir düşmanlarımıza.
  • (i.ö. 234-149) latium'un dağlık bir bölgesinde, tusculum'da doğmuştur. köy işleriyle meşgul olmakla beraber (sonradan yükselen aileden gelenlere novus homo denirdi, roma tarihinin en büyük novus homo örneği cato 'dur.) zekâsı ve etkili konuşması ile genç yaşında çevresinde kendisini avukat olarak tanıtır, asil valerii ailesinden bir komşusunun dikkatini çeker, onun teşviki ile roma'ya gider. en yüksek devlet hizmetlerinde bulunur, quaestor (sicilya ve afrika'da), aedilis, praetor censor (censor olarak yaptıklarından ötürü kendisine cato censorius denmiş sonradan.), consül olur. (i.ö. 195) savaşlara katılır, kumandan olarak büyük ün sağlar. çeşitli alanlarda söylediği nutukları ile cato, roma'nın ilk ünlü hatibidir, diyebiliriz. bütün ömrünü mücadele ile geçirmiştir. aristokratların karşısına güçlü bir hasım olarak dikilir, halktan gelen bir insan olarak halkı tutar. bilhassa asiller arasında, günden güne roma'ya yayılmakta olan yunan kültürüne karşı koyar, çünkü yunanlıların manevi olarak romalılara hükmetmesine tahammül edemediği gibi, yunan kültürünün roma'ya zarar vereceğine de inanır. roma'nın kendi geleneklerine bağlı kalmasından yanadır, roma için selâmeti bunda görür. karakter olarak cato eski romalı tipini çok iyi canlandırır: vatansever, gelenekçi, dürüst, idareli, çalışkan ve faydacıdır; güzelle, estetikle ilgisi yoktur. fakat yunan eserlerinin aydınlar üzerindeki etkisinin farkındadır, sanki yunan eserlerine ihtiyaç olmadığını, pekala latincede eserler yazılabileceğini ispat etmek için bir çok kitap yazar. yalnız de agri cultura (bkz: tarım üzerine) eseri günümüze kadar ulaşabilmiştir. çeşitli yazılarından ele geçen kalıntılar cato' nun kendine öz, güçlü fikirleri olduğunu gösterir.

    origines (bkz: menşeler) adını verdiği, yedi bölümden ibaret olan tarih eserinin ilk üç bölümünde cato, roma'nın ve belli başlı italya şehirlerinin kuruluşunu anlatır, iv-vii. bölümlerde ise kartaca savaşlarını, çağdaş olayları ele alır. görüldüğü gibi, origines adı, eserin bütününe değil, ancak ilk üç bölümüne uymaktadır. bu yüzden, eserin çağdaş tarihi ele alan kısmı origines'e ilave edilmiş bir ayrı eser olarak da düşünülebilmiştir. cato eserini yazarken kitabeler, mahallî kronikler gibi yerli kaynaklardan ve yunan kaynaklarından faydalanmıştır. yunancaya karşı olmakla beraber bu dili gizlice öğrendiği ve yaşlılığında ilerlettiği söylenir. yunancaya olan karşılığına benzer şekilde kartaca 'ya da nefret kusuyordu cato. senatus'da her konuşmasını ceterum censeo carthaginem delendam esse yani "bundan başka kanımca, kartaca yokedilmelidir." diye bitiriyordu. (aslında kartaca düşmanlığı roma'nın inanç sistemine yerleşmiş bir olguydu. ayrıntılı bilgi için; aeneis/@jimi the kewl)

    cato hem asker, hem avukat ve hukukçu, hem devlet adamı, hem tarihçi idi. fırsat buldukça da çiftliğinde çalışırdı. bu denli çok uğraşı olan bir kimsenin eserlerinin üzerinde titizlikle uzun uzun, ince ince çalışılmış, özenle düzenlenmiş olması beklenemez. ama cato'nun eserleri —elimizdeki parçalara bakarsak— katışıksız bir içtenlik ve doğallık taşır ve bütün gücünü bundan alır. hitabet alanında pek verimli bir yazardı. söylevleri 150'den fazlaydı ve cicero zamanında hala okunuyordu. fakat sonradan bir iki parçadan başka tümüyle yokolup gitmiştir. bu kalan parçalar onun yüksek hitabet yeteneğini gösteriyor. zeki, alaycı, açık sözlü, sert, coşkun, ama istediği zaman kendine egemen olabilen bir konuşmacı olduğunu anlıyoruz. bu söylevlerinin elimize geçmemiş olması gerçekten büyük bir kayıptır. çünkü hem dil hem de tarih bilimleri için faydalı ve ilginç bilgiler içerdiklerinden kuşku yoktur. elimizdeki parçalardan anladığımıza göre aynı zamanda cato bu söylevlerinde zekice nükteler yapmış, çağdaşlarını alaylı bir biçimde eleştirmiş, arada küçük güzel öyküler de anlatmıştır. örneğin şu öykü cato'dandır:

    'eskidenberi âdet olduğu üzere babası ile senatoya giden bir senatörün oğlu, kendisini senatoda neler konuşulduğuna dair soru yağmuruna tutan meraklı annesine senatodaki tartışma konusunun bir erkeğin iki kadınla evlenmesinin mi, yoksa bir kadının iki erkekle evlenmesinin mi daha iyi olacağı konusunun tartışıldığını söylemiş!'

    yaşlılık yıllarında yazdığı, origines adlı tarih yapıtının 7 kitabından, ise elimizde hemen hicbir şey kalmamıştır. buna gerçi tarih adı verilmiştir ama bu ad içerdiği konuların hepsini kapsamaz. konular özgürce seçilmiştir. bilimsel bir tarih metodundan çok uzak olduğu gibi tarihten başka birçok konulara da değinir. örneğin coğrafya, etnografya, kendi yolculuk anıları, o günün ve önceki çağların politik ve sosyal yaşantısı gibi. gerçek bir tarih yapıtı gibi derli toplu ve sürekli, kronolojik bir sıra da izlemez. birçok önemli seferden hiç söz etmez. ilk üç kitap roma'nın romulus tarafından kuruluşundan başlayarak krallar yönetimindeki çağların ve italya'daki diğer kentlerin başlangıç çağlarını anlatır. sonraki dört kitap ise roma tarihini cato'nun gününe kadar getirir. üslûbu karmakarışık, düzensiz ve özensiz olmakla birlikte canlı bir havası vardır, özellikle tasvirler canlıdır. cato bir devlet adamı olarak çağdaşları gibi her ne kadar sevmese de yunan etkisinde kalmıştır. nitekim bu eserinde yunanlıların yaptığı gibi araya söylevler sıkıştırmaktan geri kalmamıştır. yine de cato'nun tarihçiliği çağdaşları olan annalistlerin tarihçiliğinden çok farklıdır. onların yunanca yazmış olmalarını doğru bulmayan cato eserini latince yazmakla yeni bir çığır açmış, edebî lâtin nesrinin yaratıcısı olmuştur. öz bakımından, tarihe yeni bir hüvviyet kazandırmıştır. annales yazarları tarihlerinde her türlü olaydan bahsederdi, cato bir seçme yapar, sadece devletin kaderi ile ilgili gördüğü olaylardan bahseder, ve yalnız roma'yı anlatmakla kalmayıp bütün italya'ya önem verir, taşra şehirlerini anlatır. eyaletlere birinci derecede önem veren caesar hariç, cato'dan sonraki tarihçiler için bile roma ön planda gelmiştir. cato'nun tarihçiliği annalistlerin dar sınırlarını aşmış, iktisat, coğrafya, jeoloji ve tarım konularına da dokunmuştur. cato'nun tarihinde sadece romalılardan değil, ligur, ispanyol, kekler gibi yabancılardan da söz edilir. annalistler dışa, eyaletlere propaganda yapmak istemişler, roma hakimiyetinin yayılmasına ve tutunmasına hizmet etmek amacını gütmüşlerdir. cato ise yabancılardan söz etmekle roma' nın üstünlüğünü belirtebilmiş, vatandaşlarına romalı olmanın gururunu vermiye çalışmıştır.

    tam olarak günümüze kadar kalan tek eseri de re agricultura dır ki bu aynı zamanda günümüze tam olarak kalan ilk latince eserdir. de re agri cultura veya de re rustica (=. çiftçilik üstüne), didaktik (öğretici) nitelikte bir eserdir. bu da gene gayet başıboş bîr metodla daha doğrusu metodsuzlukla yazılmıştır. başı, sonu, ortası belli değildir. aklına ne geldiyse hiçbir edebî yöntem ve düzen kaygısı gütmeden rasgele yazmıştır. yalnız tarım bilgileri vermekle kalmamış, sağlık bilgileri, hukuk ve kanun bilgileri, ev ekonomisine dair öğütler, basit ilaç tarifeleri, yemek tarifeleri, dini bilgiler vb. daha birçok konuya eğilmiştir. çok sade, edebî olmaya özenmeyen söylemek istediğini doğrudan doğruya, kısaca söyleyen sert de olsa kendine göre olgun bir üslûbu vardır. arada sırada kendine özgü mizah pırıltılarına da rastlanan bu sade, kuru ve edebî yönden hiç özentisiz olan eseri (cato bunu campania da bir arkadaşı için yazmış) vergilius'un aynı konuda büyük özenle yazdığı olağanüstü güzel georgica'sı ile karşılaştırınca ilginç bir sonuç alırız. (georgica geçenlerde çiğdem dürüşken hocanın çevirisiyle yayınlandı.) ikisinin stili birbirine tümüyle zıttır ama cato'nun eseri georgica'nın düzyazı şeklinde bir başlangıç aşamasıdır sanki. gerçekten cato'nun bu eserini ramalılar çok sevmiş ve okumuş olmalılar ki; elimizdeki kopyası cato'nunkinden daha modernize edilmiş, yani daha geç bir lâtinceyle yazılmıştır. (demek ki tekrar tekrar değişik zamanlarda kopya edilmiştir.) bundan başka sonraki çağlarda tarımla ilgili yazan yazarlar cato'dan alıntılar yapmışlardır. de re agri cultura'yi ilginç yapan başka bir nokta da bize o günün roma folkloru, o günkü roma yaşamı ve adetleri hakkında ilk ağızdan bilgi vermesidir. özellikle eskiye bağlı bir çiftlik sahibinin yaşantısını gözlerimizin önüne sermesi bakımından ilgi çekicidir. bu haşin, alaycı, savaşımlarında yenilmez bir direnç gösteren yaşlı adam, bu dar görüşlü, şaşmaz bir inatçılıkla aşırı tutucu devlet adamını anlatırken sadece yazar olarak yapıtlarından söz etmek yetmez. cato, roma'da çok önemli bir edebî gelenek kurmuş ve bunu kendinden sonraki kuşaklara geçirmiştir. roma üzerindeki yunan etkisine gerek edebiyat ve düşünce alanında gerekse gündelik yaşantı alanında bütün varlığıyla karşı koymuş, bu etkiye karşı güçlü zekâsının ve ısırıcı alaycılığının bütün gücüyle savaşmıştır. edebiyatta yunan örneklerinin kullanılmasına, taklit edilmesine karşı çıkmış.saf latincenin kullanılmasını savunmuştur. onun için mîllî nesir edebiyatının kurucusu diyebiliriz. cato'nun yarattığı bu akım, bu yerli lâtin edebiyatı, imparatorluğun çöküşüne değin her çağda —azınlıkta da olsa— bazı lâtin yazarları tarafından ayakta tutulmuş, yaşamı sürdürülmüştür. ama grek etkisinin baskın çıktığını biliyoruz. çoğunluk onu tutmuş, grek etkisinde yaratılan lâtin edebiyatı —cato'ya karşı— zafer kazanmıştır. zaten cato'nun kültürlü bir adam, bir devlet adamı olarak grekçe bilmemesine olanak yoktu doğallıkla. ileri yaşlarında yunan edebiyatını inceledi. gerçekleri görüp kabul edecek kadar dürüst ve zeki bir adamdı. genel gidişi görmemezlikten gelmesine olanak yoktu. grek kültürü yandaşı olan genç scipio'yu da yakından tanıyıp çok takdir etmesi yunan edebiyatını incelemesine neden olmuştur. cato, scipio'yu çağının tek büyük politikacısı olarak görmüştür.

    cato'nun entiride bahsettiğim büyük eserlerinden başka ufak ufak bazı eserleri de vardı. bunlardan biri olan carmen de moribus 'tan birkaç parçaya i.s. 2. yüzyılda yaşamış olan lâtin yazarı a. gellius 'un eserinde rastlıyoruz: «nam vita humana prope uti ferrum est. si exerceas, conteritur; si non exerceas tamen robigo interficit. item homines exercendo videmus conteri, si nihil exerceas, inertia atque torpedo plus detrimenti facit quam exercitu.» (çünkü insan yaşantısı da tıpkı demir gibidir. eğer işletirsen (demir) aşınır; ama işletmezsen pas (onu) mahveder. aynı şekilde insanların çalışarak yıprandığını görürüz, eğer çalıştırmazsan hareketsizlik ve uyuşukluk, hareketten daha çok zarar yapar.) yine buna benzer güzel sözlerin ve özdeyişlerin, atasözlerinin toplandığı bir eseri varmış. sonradan bir başka yazar cato'nun yapıtlarında geçen, kendi söylediği güzel, nükteli sözleri bir araya toplamış ve sonraki yazarlar bunları bol bol kullanmışlardır. yazdığı mektupların da bir bölümü daha geç çağlara kadar kalmıştı, fakat biz bunlardan ancak oğluna yazdığı bir tanesini biliyoruz. bundan başka de agri cultura'ya benzer teknik nitelikte, pratik ve öğretici başka eserler de yazmışsa da bunlar kaybolmuştur. örneğin hekimlik, sağlık ve ilâçlar hakkında bir eseri olduğunu i.s. i. yüzyılda yaşamış olan romalı yazar plinius'tan öğreniyoruz.

    cato 'nun iki sözü de akıllara kazınmıştır;

    rem tene verba sequuntur (konuyu kavra, kelimeler peşinden gelir.)
    vir bonus, dicendi peritus (konuşmada usta, iyi bir adam)

    başta dedim ya cicero ile cato 'nun diyalogları meşhurdur hatta bizzat bu diyaloglar, onu tanımamıza çok fayda sağlamıştır diye, şimdi de finibus iii 'den bazı alıntılar yapayım;

    "[12] quae adhuc, cato, a te dicta sunt, eadem, inquam, dicere posses, si sequerere pyrrhonem aut aristonem. nec enim ignoras his istud honestum non summum modo, sed etiam, ut tu vis, solum bonum videri. quod si ita est, sequitur id ipsum, quod te velle video, omnes semper beatos esse sapientes. hosne igitur laudas et hanc eorum, inquam, sententiam sequi nos censes oportere?

    minime vero istorum quidem, inquit. cum enim virtutis hoc proprium sit, earum rerum, quae secundum naturam sint, habere delectum, qui omnia sic exaequaverunt, ut in utramque partem ita paria redderent, uti nulla selectione uterentur, hi virtutem ipsam sustulerunt.

    [13] istud quidem, inquam, optime dicis, sed quaero nonne tibi faciendum idem sit nihil dicenti bonum, quod non rectum honestumque sit, reliquarum rerum discrimen omne tollenti.

    si quidem, inquit, tollerem, sed relinquo.

    [14] quonam modo? inquam. si una virtus, unum istud, quod honestum appellas, rectum, laudabile, decorum— erit enim notius quale sit pluribus notatum vocabulis idem declarantibus—, id ergo, inquam, si solum est bonum, quid habebis praeterea, quod sequare? aut, si nihil malum, nisi quod turpe, inhonestum, indecorum, pravum, flagitiosum, foedum—ut hoc quoque pluribus nominibus insigne faciamus—, quid praeterea dices esse fugiendum? "

    --

    cicero: şu ana dek, pyrrho ve aristo 'nun yolundan gidiyormuşçasına bir hayli konuştun. üzerinde tartıştığımız ahlakın, bu iki düşünce adamı tarafından, sadece en yüksek iyi olarak değil, aynı zamanda senin de fikrinle paralel şekilde; tek iyi olarak değerlendirildiğinin çok iyi farkındasın. zira bu böyleyse; senin de istediğini gördüğüm; tüm bilge kişileri mutlu edecek sonuç kolayca gelmektedir. zira hala övüyor musun bu filozofları ve fikirlerini takip etmemiz gerektiğini söyleyen öğütlerini?

    cato: durum asla öyle değil. bu, doğayla uyum içinde olan şeyler arasından tercih yapan erdemin esasıdır. bu filozoflar, hiçbir ayrımın farkına varmadıkları gibi, bizzat erdemi de ortadan kaldırdılar.

    cicero: gerçekten bunu çek iyi anlatıyorsun, fakat senden diğer kriterleri bırakarak yalnızca ahlakın ve erdemin dışında, hiçbir şeyin iyi olmadığını söylediğin hala o noktada olup olmadığını soruyorum.

    cato: eğer gerçekten diğerlerini bıraktıysam, bu suçlamayı kabul ederim.

    cicero: nasıl olur, senin erdemli bulduğun tek şey ahlak değil mi, doğru, övülmeye değer ve saygın olan? ayrıca şunu da sormalıyım; eğer tek iyi oysa, başka neyin peşinden koşacaksın? öte yandan; ahlaksız, utanç verici, aksi, rezil, çirkin -ayrıca adını koyabileceğimiz başka terimlerde vardır.- olan kötüyse, hangisinden kaçınman gerektiğini söyleyeceksin?"

    ayrıca aynı eserde iii, 37 'de de cato romalılık erdemlerini bize gösterir, ve dönemin romalılık bilincini öğretir bir şekilde şu soruyu sorar;

    "aut quis est, qui maiorum, aut africanorum aut eius, quem tu in ore semper habes, proavi mei, ceterorumque virorum fortium atque omni virtute praestantium facta, dicta, consilia cognoscens nulla animo afficiatur voluptate?"

    yani;

    "kim haz duymayabilir maximus, africanus ailelerinin ya da senin de dilinden düşürmediğin büyük büyük babamın ve diğer sayısız asil, cesur ve tertemiz atalarımızın erdem dolu sözleriyle asil davranışlarıyla?"

    kaynaklar:

    dictionary of literary biography, volume 211: ancient roman writers. a bruccoli clark layman book. edited by ward w. briggs, university of south carolina. the gale group, 1999. pp. 35-40.
    roma edebiyatında tarih, ayşe sarıgöllü
    latin edebiyatı, müzehher erim
  • marcus tullius cicero tarafından dili şöyle övülen adamdır cato;
    "ne tu, inquam, cato, verbis illustribus et id, quod vis, declarantibus! itaque mihi videris latine docere philosophiam et ei quasi civitatem dare." yani türkçesiyle "düşündüklerini, ne berrak cümlelerle ortaya koydun cato! öyle ki; gözüme latincede felsefeyi öğreten ve ona roma vatandaşlığı veren biri olarak görünüyorsun." (de finibus, iii, 40)

    of be; felsefeye roma vatandaşlığını veren biri gibi.. düşünebiliyor musunuz, aslında bu entiride her ne kadar cato 'dan bahsetsem de biraz da m. t. cicero 'nun o muhteşem oratorluğuna da değinmiş oluyorum. felsefe yunan 'a ait ya, cicero da latinceyi kullanarak böylesi açıklamalar yapan cato 'yu (alıntı yaptığım bu yazıdaki cicero 'nun cato'ya övgünün sebebi, stoacılık üzerine cato nun yunanca terimler yerine latince terimlerle konuşmasıdır.) felsefeye roma vatandaşlığını vermiş biri gibi gördüğünü söylüyor. çok etkileyici bir vaka bu, özellikle antik felsefeyle ilgilenenler bilirler, terim karmaşası söz konusu olabiliyordu, yanılmıyorsam dil mevzuunda birkaç defa türkçemize, cato nasıl latincesine sahip çıkıyorsa, biz de öyle sahip çıkmalıyız demeye getirdiğim entirilerim olmuştu.

    gerçekten de dikkatli bir şekilde yabancı bilimsel kavramların türkçeleştirilmesinde cato 'nun özeni dikkat çekicidir. hatta madem entirimin konusu buralara vardı, o halde bir örnek vereyim cato 'nun felsefi kavramları nasıl latinleştirdiğine dair;
    alıntı yaptığım latince ifadenin hemen üstünde, cicero 'nun övgüsüne mazhar olan cato açıklamalarından kısa bir bölümünü alayım;

    "..stultitiam autem et timiditatem et iniustitiam et intemperantiam cum dicimus esse fugiendas propter eas res, quae ex ipsis eveniant, non ita dicimus, ut cum illo, quod positum est, solum id esse malum, quod turpe sit, haec pugnare videatur oratio, propterea quod ea non ad corporis incommodum referuntur, sed ad turpes actiones, quae oriuntur e vitiis. quas enim kakiai graeci appellant, vitia malo quam malitias nominare."

    türkçesiyle;

    "aynı zamanda kötü sonuçlarından ötürü, ahmaklıktan, korkaklıktan, adaletsizlikten ve ölçüsüzlükten kaçınılması gerektiğini söylemekteyiz. fakat bu, ahlaksızlığın tek kötü şey olduğu izlenimini veren bir ifade değildir. üzerinde konuştuğumuz sonuçlar, vücutla ilgili hasarları değil, yunanların 'kakiai' dediği, benim de "malitia" (kötü huy) yerine 'vitium' u (ahlaksızlık) kullandığım kötülüklerden büyümüş ahlaksız davranışlarla alakalıdır." (a.g.e.)

    yunancada kakiai yani kötülük manasına gelen ifadeyi bakın nasıl iki kavram arasında tercih yaparak latinceleştirmiş. malitia 'yı kullanmayıp, vitium 'u kullanmış. hele ki yunanların ifadesini ise hiç kullanmamış, hem de kavramın kavramlaşma kökeni yunan'a dayanmasına rağmen, kavramı latinleştirmiş.
    bu bize ibret olabilir mi, düşünelim.

    edit @: cicero 'nun bilge cato 'yu böyle överken aslında epikuroscuların diliyle de alay ettiği gözden kaçmamalıdır.
  • (bkz: #19900339)
  • "omne tempus clodios, non omne catones feret."
    "her çağda cato'lar değil, her çağda clodius'lar olacaktır."
    seneca, epistulae morales 16.97.

    caesar'ın tek adam rejimi gümbür gümbür geliyordu. çoğu kere göz boyayan zafer alayı ve ganimet için her şeyi yapmaya hazır olan, bu yüzden de bunları kendisine sağlayabilecek bir dalkavuğun şahsî politik ihtiraslarına göz yumup, bacon'ın dikkat çektiği genel politika kuralına binaen "kendisine dalkavukluk edene dalkavukluk eden" halk caesar'a selam duruyordu (caesar'ın roma metrosunda bir agricola'ya "mater'ini al da git" demesi bardakları taşırmayan yüzlerce damladan biriydi). roma'daki senatus'a sıkışmış elit-büronun temsilcileri (kılıçdaroğlu'nu destekliyorlardı) yani mukaddesatçı cumhuriyetçiler, ülkenin yeniden eski günlere, yani krallık günlerine döneceği fikrinden nefret ediyordu.

    etrüsk soyunun yüz karası kibirli tarquinius'un roma'nın kızı lucretia'ya tecavüzüyle simgeleştirilen hainliğin bardağı taşırarak sona erdirdiği krallık rejimi geri mi geliyordu? hem de mısır'a yani artık roma'nın her şeyiyle emperyal sınırları kapsamında bir evladı olmuş bir doğu ülkesine gittikten sonra, oranın tanrı-kral kültünden etkilenmiş caesar eliyle krallığın dönüşü, eski etrüsk-sabin soyunun hakimiyetiyle geçen krallık dönemini aratacaktı. velhasıl roma'da yer gök "hail caesar!" nidasıyla inliyordu, yeni kralın tanrı hüviyeti sadece roma halkını değil, aynı zamanda roma kurumlarını da baskı altına alacaktı, zira bunu sadece yasalar eliyle değil, aynı zamanda olympus ilahlarınınkine denk bir ilahî güçle yapacaktı, bu gücün kendinde ilahî olmasına ve gerçekten de ilahlardan kaynaklanmasına gerek yoktu, kalabalıklar üzerinde böyle bir izlenim bırakmış olmak, şakşakçılarca "öyle" gösterilmek yeterliydi.

    roma'da durum buyken, yani artık cumhuriyetçiler için herhangi bir kurtuluş ümidi kalmamaya başlamışken, içlerinden biri yani bilge cato da artık caesar'a karşı mücadele etmekten vazgeçmişti. vazgeçtiği tek şey bu değildi, yaşamından da vazgeçmişti, çünkü yaşamı, onun için mücadelesiydi. zira bağlı bulunduğu ve kendisini yücelten stoa ahlâkı ona öğretmişti ki, soylu bir bilge olabilmek için, kişinin ilkin her şeyden vazgeçmesi, sonra da kendisiyle baş başa kalıp, kendisiyle tatmin olması gerekirdi. stoa tanrıbilimi ona göstermişti ki, her insanda bir ruh vardır ama korunup, beslenip, yüceltilmedikçe o ruh soylu olamaz. korunması, beslenmesi ve yüceltilmesi için en üst iyi (summum bonum) denilen erdeme (virtus) erişmesi yani talihin (fotuna) sunduğu lütufları (beneficia) önemsemeyip, insancıl (humana), adil (iusta) ve şerefli (honesta) bir yaşamı amaçlaması gerekir. hem şahsî, hem de toplum nezdinde (bkz: toplumculluk) yaşamını düzenlemek için sadece kendisine dönen bilge tipi, stoa felsefesinde, hazcı epicurus'un felsefesinden farklı olarak, politika içinde ve devlet işlerinde bulunmayı insanlığa hizmetten sayardı, bu yüzden bu hizmet imkânı ortadan kalktığında, tiranın hükmü her türlü stoa erdemine baskın çıktığında, insanın yerini sallabaş dalkavuklar ve gününü kurtaran ayaktakımı aldığında, bilgenin politika yapma imkânı da ortadan kalkar. caesar'ın, bir cumhuriyetçinin endişelenmesinin haklı olacağı ölçüde, gözün görebildiği her yeri zaptı, bilge cato'nun varlık sebebini işte bu yüzden ortadan kaldırmıştır. yukarıda dedik ya, "yaşamı mücadelesiydi" diye, mücadele imkânını yitirmişti cato, bu onun için yaşam soluğunun kesilmesi gibi bir şeydir. çünkü bir mukaddesatçı için mukaddes varlığın yitimi, kendisinin de yitimidir, bu çok doğal bir durumdur. sözün özü dava adamı, davası yitince ölür.

    cato da caesar'ın her yere hakim olduğunu görünce intihar etmeye karar verdi. son gecesini geçirdiğini bildiği odasında, en güçlü halinde bile loş ışık saçan lucerna'sını yaktı, başucuna kılıcını koydu ve bir süre platon okudu. seneca bu sahneyi anlatırken der ki "öyle zorlu bir durumda kalmıştı ki, önünde iki seçenek vardı, ya ölmeyi isteyecekti ya da (başkasının eliyle) ölecekti. o bitkin haliyle ne kadarını tamamladıysa tamamladı, işlerini düzenledi, son hazırlığını yaptı, bunu yaparken cato'yu yani kendisini öldürme ya da koruma fırsatını kimseye vermemek istiyordu." (epistulae morales 24.6) yine seneca'nın anlatımıyla, o güne kadar kana bulamamaya özen gösterdiği kılıcını çekti ve şöyle dedi:

    "onca çırpınmalarından eline bir şey geçmedi ey talih! şimdiye dek kendi özgürlüğüm için değil, yurdumun özgürlüğü için mücadele verdim. inatla mücadele etmem, özgür olmak için değil, özgür insanlar arasında yaşamak içindi ama madem şu anda insanlığın durumu çok kötü, o halde cato da kavuşsun esenliğe!" (epist. 24.7)

    sonrası malum, kılıcına abanan cato fazla kanlanmamış kılıcında en fazla kendi kanını görerek hakkın rahmetine kavuştu ve seneca'nın tabirini kullanırsak, "ut beneficio mortis nihil timendum est" yani "bizzat ölümün lütfuyla hiçbir şeyden korkmayan" nesillere yeri geldiğinde ölme opsiyonunu örnekleyen bir karakteri miras bıraktı. tarihin caesar'ı "yazmış" olması, tümüyle değilse de, bir ölçüde onun magazinel albenisinden kaynaklanıyor olmalı; keza marcus antonius'un reytingi, koca octavianus'unki kadardır neredeyse (şekspir yüzünden belki antonius'unki daha fazladır), ki roma tarihindeki etkileri düşünülürse, ortada kocaman bir dengesizlik olduğu aşikar. ama işte cato'yu yazmak, okumak ya da yiğitliğini yüceltmek, caesar'ın sansasyonel yaşamını okuyup "acaba ben de bir gün böyle ihtiras sahibi olabilir miyim?" demekten daha anlamlı gelmez, saklı tutulan arzu, diğerleri arasından sıyrılmak, sivrilmek ve çokça nefret edilip, çokça sevilmektir. cato söz konusu olduğunda "vay be herifte mangal gibi yürek varmış helal olsun" der geçilir, caesar söz konusu olduğundaysa, durur düşünülür "cumhuriyetin sonunu getirdi ama adam cleopatra'yla sevişmiş abi" falan denir, ben kiminde saklı, kiminde açık olmak üzere sansasyonelliğe her daim meyil olduğunu düşünüyorum, cleopatra diyorsun az bir şey mi bu? recep tayyip erdoğan da öyle, cleopatra'yla sevişmemiş olsa da, yakın-türkiye tarihi onu yazacak.
4 entry daha