şükela:  tümü | bugün
  • bu ifade bana ait, ama stoalı bir içtihatın trajik sonudur bu, 'bilge ya da özgür olan' diye sunulan beni çok üzdü bir kere bunu belirteyim; zira yunancasıyla kathekonta, latincesiyle officia yani uygun tutumlar'dan yargılamaya başladım bilge olan'ı. kendim için a priori tutumlarıma baktım, madem ki stoalılar, bilge kişinin sıradışı olduğunu onaylamaya hazır ilk kişiler, o halde ben'de sıradışı olan birşeyler var mı onlara bakmak için kendime vurmaya başladım, en trajik durumda, vurulduğumda ne gibi tepkiler verdiğime, düşüp ardından yeniden ayağa kalkıp kalkamadığıma baktım, becerip beceremediğime, kendimi savunurken, fikirlerimin şaşırtıcı olup olamadığına, plutarkhos 'un, bir eserinde bilge kişiyi tanımlarken kullandığı gibi; şairlerden daha çılgınca şeyler söyleyebildim mi diye baktım, meseleye kendimden dalarak girişmem, ilk yumruğu kendime atıyor olmam da yanıltıcı olabilirdi aslında, zira insan kendisine vurmaya başladığı zaman, kullanabileceği maksimum güç sınırlıdır, hem de kendisinden bağımsız başka şeylerle değil, bizzat kendisiyle sınırlıdır. yani benim kendime vurarak alabileceğim veriler ya eksik olacaktır, ya da tümüyle gerçekten bağımsız yargılara sebebiyet verecektir. o halde işe kendimden başlamamın, asıl ben'de var olan nedir, en trajik durumda verdiğim tepki nedir diye sormamın bir yararı olmayabilir, hatta beni yanlış bir yere sevkedebilir. o halde ben ne yapacağım; a priori, yani doğuştan bende olanlarla, ya da dış faktörlerle gelişmiş olan şey'lerime bile güvenemiyorsam, hatta ne kadar dışında olduğum konudan başlarsam, o kadar sağlam bir şekilde, bir trajik durumu idrak edebilirim de diyemediğimden, zira benim dışımda olan'ın da en can alıcı noktasının, kendisini tıpkı benim yapamadığım gibi 'kendi kudretinin sınırlı olmasından ötürü, kendisini layığıyla yargılayamayacak olan' olması beni bundan da alıkoyunca, o halde başlangıçta kendi kendini yok eden bir şey'le karşılaşmış bulunuyorum:
    öz'ün bilgisine ulaşmak mümkün değil. öz'ün bilgisine ulaşıldığı takdirde, o'nun özün ta kendisi olduğu da bilinemeyeceğinden, yukarıda sunduğum iki durumdan ötürü, öz'ün kendisinin öz olduğu sav'ı kanıtlanamayacağından, o halde başlığımıza ve bu entirideki konumuza uygun konuşursam; bilge kişi'nin öz'ü hususunda da olumlu veya olumsuz, veya amaçlanması gereken veya gerekmeyen şeyler hususunda konuşabilmem, ortaya veriler koyabilmem imkansızdır. yani 'bilge ya da özgür olan' ı tanımlayabilmem, ortaya örnekler koyabilmem benim şu anki düşün sistematiğim içinde imkansızdır. peki öyleyse; bu başlık niye var, bu entiriler niye giriliyor, bizzat entiri kelimesini ben entry yerine kullanmaktayım, o da zaten giriş demek, bu girişi girerken, madem başlıkta anlatılan öz'le ilgili tek söyleyebileceğim; 'bilge ya da özgür olan'ın kendisinin ortaya konamayacağı, o halde ben neden bu başlıkta bir şeyler söylüyorum;
    sebebi şu; bir sözlük yazarı, yani ekşi sözlük'te pek nam salmış bir yazar kişisi, sözlükten vazgeçmiş, ona seslenmem lazımdı, kendince haklı vazgeçiş nedenleri vardı, üzerinde durduğu sorunlar, sözlük yönetimiyle ilgili olur, sözlüğün genel yazar profilinin artık şahsını rahatsız ettiği mevzubahis olabilir, sözlüğün formatı canını sıkmış olabilir, canı sıkılmış olabilir, artık sözlükten eskisi gibi yararlanamıyor olabilir, olabilir oğlu olabilir.

    açıkçası banane, ama şu var, sözlüğün bir kişi nasıl tanımlanır, neden tanımlanmak zorundadır, tanımlanmalıdır, çünkü fikir ortaya koyuyor, tanımlanmalıdır çünkü zaten bunca fikir paylaşımı sonunda, tanımlanma gereği doğar, tanımlanma gereği de burası interaktif bir oluşum olduğundan, bunun bilincine de varmış kişi olarak zaten eklemeler de bulunduğundan, bu sefer devreye, yazar hakkında meraklar girer. gereklilik ve merak durumu aslında bana mythos'ların oluşumunu anımsatıyor; zira hikayeler korkuyla, merakla süslüydü, şimşek çaktığında bu bir şey olmalıydı, sümerde yaşayan adamın şimşek tanrısı kurgusu ile, asia minor'de yaşayan adamın şimşek tanrısı fikri ve yunan'daki zeus ile roma'da -her ne kadar yunan'dan ithallik ön planda ise de- iuppiter 'in benzer olmaları, bir şekilde kaçmak veya ondan yararlanmak gereğini doğurur, farklı yerlerde aynı şekilde yorumlanan, nüanslarla birbirinden ayrılan insani kurgular, aynı zamanda içlerinde, orjinlerinde merak'ı da barındırıyorlar. zira merak edilen şey öğrenilir, asli öğrenmenin ilk adımı merak'tır. merak'ın ilk doğurduğu sonuç da; bilginin başka bilgiyi açması oluyor. o halde bunu sözlüğe vurursak; yazılarını okuduğumuz kişiyi bilme gereğimiz ve bu merakımız çok doğal bir etkinliktir. yani bir sözlükçünün, sözlüğün hayatında bu haliyle yer almasından artık rahatsızlık duyuyor olması, o kişinin aynı zamanda bunu kamuya deklare etmesi, bunun sonunda tepki alsın almasın, sözlüğü bırakması; bakın başa dönüyorum, bırakmaktaki öne sürdüğü koşullar, tıpkı kendime döndüğümde, trajik idrakıma baktığımda elim boş, dönmüştüm, dışımdaki örneklere baktığımda, e zaten dışımda olanlar da kendi içlerinde kendi özlerine kendilerinden ötürü ulaşamıyorlardı; o halde 'öz'ün bilgisine ulaşmak mümkün değildi.' sorun olarak ortaya koyduğu öz'ün bilgisine ulaşamayan sözlük yazarı da yine yukarıda belirttiğim gibi; sözlüğü artık hayatında istememek gibi eksik bir yargıya varmış olabilirdi, zira kendisine bakan sözlük yazarı, bir takım çıkarımlar da bulunmuştu, yine kendisiyle ölçülebilir kudretiyle kendini yargılayıp, sözlükle ilgili kimi çıkarımlara varıp, bir eylem de bulunmuştu. işte bu eylemin bizzat kendisini 'bilge ya da özgür olan' başlığı altında incelemek istedim. şimdi sizinle çok samimi birşeyi paylaşmak istiyorum; sabahtan beri sözükteyim, beri yandan sürekli çalışıyorum, basurumu azdıracak kadar çok oturdum monitor başında, işlerim var, çevirim var, ama hakikaten bir hayli kendi işimde ilerledim, bugünlük aslında yeter ama yetinmeyeceğim, bu entirimi girdikten sonra tekrar işime döneceğim. fakat asıl itirafıma geliyorum; ben sözlüğe böyle uzun uzun yazmaya giriştiğim zamanlarda hep, "ulan yazıyorum ama, niye yani, insanlar okusa ne olur okumasa ne olur, cebime para girmiyor, şan şöhret şu bu imkansız şeyler, hem umrumda değil, hem böyle gelmezler zaten e o halde?" diye düşünüyorum, haklı bir sebep bulamıyorum, içimden geliyor; bu entiriyi girerken geldiği gibi, yazmak zorundayım, herkes yazsın, yazmak zorunda hisseden, sadece "istiyorum" diyen herkes yazsın, ne çıkar bundan, ben de tüm bu çabamı, bu yazılarımı illa ki bir kalıp içine sıkıştırmaya çalışırsam; belki de aktif dinlenme yapıyorumdur, dedim ya; gerekli işlerimi bitirdim, şimdi de sözlükteyim; yazıyorum dinleniyorum, ayağımı uzatıp tv izlemektense, burada yazarak, yani sanal da olsa (ki okumak eylemi ne kadar eyleme yöneliktir tartışılır.) insanlara karışıyorum, bunu oturduğum yerden yapıyor olmam da kendime döndüğüme vakit; karşılaştığım hatalı çıkarımım olamaz mı? tabi ki olabilir, yani ben kendi davranışlarımda veya benim dışımdaki davranışlarda yukarıda belirttiğim gibi natura'sını asla elde edemeyeceksem, asli sebebe ulaşma gibi amacım yokken neyse de, asıl varken ulaşamadığım, bazen de ulaştığımı sandığım karakteristiğin veya idea'nın yanıltıcılığı bu kadar netken; yukarıda bahsettiğim sözlük kişisinin vardığı sonucu 'bilge ya da özgür olan' çatısı altında değerlendirmemin sonunda ne elde edeceğim? öz'e ulaştığını, yani tavrını belli ettiğini gördüğüm bir arkadaşın, yani eyleme geçip bir şey yapmış bir arkadaşın kendi öz'ünü bilmemesi durumu/riski söz konusuyken benim bunu deşme çabamla ne elde edeceğim? elime geçen ne olacak? işte tam burada, bunu karşılamak istiyorum; ben bu entiride yazdıkları, yazacaklarımı yani, bilge başlığına da saklayabilirdim veya sözlük formatı başlığına veya ekşi sözlük başlığına veya duygusallaşırdım; jimi the kewl başlığına yazardım, çoğu kişi de "aman içiyordur, kendisine yazmak istemiştir." der geçerdi. zira kendi başlığına yazanların çoğunun yazdıkları şeyler, genelde his belirten şeyler. yani benim hissettiğim de budur! dediğim gibi bu konuda da yanılıyor olabilirim, ama ciddi ciddi hislenenler olabileceğini düşünüyorum, bana oluyor yani, ne diye dışarıda tutayım ki kendimi..
    yani bu başlıkta aynı zamanda stoalı zihin yapısının bilge olan'a dair neler ürettiğini de bulacaksınız, eğer bu entiriye sığdıramazsam, başka entirilerle de destekleyeceğim. nasılsa öz'üme olaşamıyorum, bari öz'e ulaştığını sanan'ların, sanılarıyla gülelim, eğlenelim, okuyalım, sıkılalım, ama hepsinin sonunda öğrenelim, anlamaya çalışalım. bu işin didaktik ve pragmatist yönü, beri yandan da otisabi 'yi sözlük seviyesine indirmiş/çıkartmış olalım.

    bilge kişi, doğaya göre, yani akla göre (bkz: ratio) (bkz: intellectus) yaşayandır. (bkz: secundum naturae) bu yaşayış tarzı, bilge kişi'yi tutkudan uzaklaştırır; gururlanamaz, açık yürekli ve sevgi dolu olmak zorundadır. 'sevgi dolu olmak' başlı başına ansiklopedi ciltleriyle değişik açılardan ele alınması gereken bir durumdur, inanılmaz görecelidir, kim neye karşı sevgi doludur, veya sevgi doluluğun sınırı nerede başlar nerede biter, bu sorularla çağlar boyunca birçok stoalı filozof ilgilenmiş. tabi bilge kişi'nin, tüm sıfatları saymışlar, ona bütün en üst dereceyi belirten nitelikleri yüklemişler. sevgi doluluğun sınırları üzerine bu entirimde konuşmak da aslında zor, zira gladiator de işine karşı sevgi doludur; cato da roma 'ya karşı sevgi doludur, fakat caesar da doludur, şartları farklıdır, 'sevgi dolu olma' zevahirleri farklıdır, değişik tezahür ediyor, biri "ceterum censeo carthaginem esse delendam" derken diğeri, "rem publicam sum" diyerek seviyor roma 'yı, orhan pamuk da seviyor mesela istanbul 'u, attila ilhan da seviyor, kim nasıl ve ne derece seviyor karşılaştırabilmek mümkün değil, o yüzden görecelilik bir kenara genel hatlardan söz etmeli; bilge kişi acıyı tanımaz. al işte bir sınırlanamaz madde daha. yahu hangi acıyı tanımaz? geçelim; bilge kişi bilgisi en yüksek olan'dır, masumdur, acımasız ama geçimlidir. tek zengin olan o'dur, işte bu yüzden tek zengin olan da o'dur! epiktetos 'a göre; herşey iki kulpludur; biri onu alıp götürebilmek için, diğeri onu alıp götürememek içindir.

    anımsayalım; jean brun 'un le stoicisme adlı eseri pek yardımcı oldu bana bu entiri girerken; bakın orada nasıl bir bilge kişi örneği yapılıyor;
    epiktetos, lateranus 'u anlatıyor.
    lateranus'un yürekliliğini anımsayalım. nero, ona, hükümete karşı giriştiği komplo hakkında sorgulamak üzere kendi azatlısı olan epafrodites'i yollar, lateranus ona şöyle yanıt verir:

    -söyleyecek bir şeyim olursa, bunu efendine söyleyeceğim.
    +hapse yollanacaksın ama!
    -ama oraya gözyaşları içinde mi yollanmam gerekir?
    +sürgüne gönderileceksin!
    -oraya, neşeli, umut dolu ve başına geleceklerden hoşnut gitmemi engelleyen ne?
    +ölüme mahkum edileceksin!
    -peki, mızmızlanarak ve sızlanarak mı ölmem gerekir?
    +bana sırrını söyle!
    -bunu sana asla söylemeyeceğim, çünkü bu bana bağımlı bir şey.
    +zincire vurun!
    - ne diyorsun dostum, zincire vurdurmakla bana gözdağı mı veriyorsun? yapamayacağına bahse girerim. zincire vuracak olduğun bacaklarımdır, istencime gelince, o özgürdür ve iuppiter bile onu benden alamaz!
    +birazdan boynunu kestireceğim!
    -sana ne zaman, boynumun kesilemez olma ayrıcalığına sahip olduğunu söyledim ki?

    bu sözler etki eder ve lateranus acılara sürüklenir, celladın ilk darbesi başını kesmek için çok zayıftır; lateranus bir an başını çeker, sonra, büyük bir metanet ve sabırla yeniden uzatır. (epictetos, entretiens, i,4)

    nietzsche 'nin zerdüşt 'ünde de benzer bir karşı duruş vardır; 'neden peki - işkence bana, el acısından zevklenen bilinmez tanrı?- ha ha! gizlice sokuluyor musun ne o? geceyarısı böyle istediğin ne? söylesene! sıkıştırıyorsun beni, bastırıyorsun- ha! pek de yanaştın şimdi! çekil git! çekil git! nefes alışımı dinliyorsun, kalbimi dinliyorsun, kıskanç seni-kıskandığın ne peki?.. ey işkence eden! ey- cellat tanrı!' (zerdüşt, büyücü 1, varlık yay. sf: 299) fakat nietzsche 'nin tanrıya karşı duruşu biraz bilgeliği aşıyor, zira karşı durduğu tanrı değil, müritlerin tanrısıdır, müritlerin tanrısına duruşunu da kendisine bağımlı olan şeylerden sayamıyorum; o halde nietzsche'nin stoalı anlayışına göre bilge kabul edilmesi olanaksızdır. he rne kadar celladıyla yüzleşmesi bunca bilgece olsa da.

    bilge kişi, arzularını, kendisine bağımlı olana göre ayarlar, bilir ki, 'dünyadaki bütün şeyler içinde, bir kısmı bize bağımlıdır, bir kısmı da bizden bağımsızdır. bize bağımlı olanlar, görüşlerimizdir, devinimlerimizdir, arzularımız, eğilimlerimizdir, tiksinmelerimizdir; kısaca, tüm eylemlerimizdir.'
    (epictetos, pensees, i)

    ölüm karşısında bile, bilge kişi şaşkınlığa uğramamalı, kişi kızgın, allak bullak ya da üzgün olduğunda, kendisinden, yani görüşlerinden başka hiçbir şeyi suçlamamalı. zira kendisine ait olan yukarıda da söylediğim gibi; kendi eylemleridir.herşeye yüreklice göğüs germekten gerçek bir mutluluk duyar; olayları kabul etmeyen, kendini evrenden dışlayan kişi, tıpkı bedenin geri kalanından ayrık olarak uzanmış, kesik bir el, kesik bir baş gibidir. stoacı felsefenin meşhur öğretilerindendir acıyı küçümsemek; hatta seneca 'yı düşünün, ölüme giden seneca'yı; de providentia dan alıntılamıştım zamanında; cato'yu düşünün, rutilius'u, sokrates'i, fabricius'u. hepsi bir şekilde ölüme gitmişlerdir. (bkz: tanri varsa niye bu kadar aci var soylemi/@jimi the kewl) (bkz: ne cok acı var/@jimi the kewl)

    marcus aurelius ise, herakleitoscu zamanın kaçıp gitme teması üzerinde durur: 'var olan herşeyin ve dünyadan gelen herşeyin onun tarafından götürülmesindeki ve göden silinmesindeki çabukluğu sıkça düşün. madde, sürekli bir akış içinde, tıpkı bir ırmak gibi; doğanın eylemleri kesintisiz değişikliklerle kendini gösterir, etkin nedenler, sonsuz biçim değişimleriyle (bkz: metamorphoses) tanınır: sabit olan hiçbir şey yoktur; artık var olmayan zamanın derin dipsizliğini ve bütün şeylerin yitip gittiği geleceği yanıbaşında gör.' kilisenin düşün yapısı da benzerdir; 'varlıklar, varolmakta acele eder; başka varlıklar, artık varolmamak için acele eder; ortaya çıkan herşeyde birşeyler çoktan sönmüştür.. bu ırmakla sürüklenirken, üzerinde hiçbir temel kuramayacağı denli geçici şeylere değer biçen biri var mı? bu tıpkı serçelerden birine sevgi beslemek gibidir; bir an içinde gözden kaybolacaktır.' (pensees, vi,15; jean brun, a.g.e., sf: 103-104)

    stoalı bilge ölümü dingin bir yürekle bekler, insan ölümlüdür, bütün insanlar ölüm sırasındadır, bütün insanlar yaşarlarken aynı zamanda ölmektedirler, yaşıyor olmak işte bu haliyle bir trajik olan'dır. (bkz: doğa ya da var olan) (bkz: insan ya da trajik olan) bir an içinde külden, iskeletten, addan, başka birşey olmayacaksın, hatta ad bile olmayacaksın. ad da, gürültüden başka, yankıdan başka birşey değil ki! yaşamda değer biçtiğimiz herşey boştur, kokuşmuştur, küçüktür: ısıran köpekler, birbirini döven, gülen, az sonra da ağlayan çocuklar.. öyleyse seni bu yeryüzünde tutan nedir? duyulur şeyler, binlerce değişikliğe açıktır ve sağlam hiçbir şeye sahip değildir, duyular, karışık algılamalardan başka birşeye sahip değildir. hepsi yanlış imago'larla doludur. yaşamsal kuvvetin kendisi de bir kan buharıdır; insanların ne olduğuna bakarsan, zafer de birşey değildir.

    hatta madem kan'dan bahsettik; "zavallı insanlık! - beyindeki kanın bir damla fazla ya da az olması, yaşamımızı tarif edilemeyecek kadar perişan ve zor hale sokabilir. öyle ki, prometheus`un akbabadan çektiği acıdan daha fazlasını bu bir damla kandan çekeriz. ama insan nedenin damla olduğunu bile bilmeyip, "şeytan!" ya da "günah!" diye düşünürse, en korkunç durum işte o zaman ortaya çıkar." deyip yine şöyle soracaktır nietzsche; "biz, katiller kendi aramızda birbirimizi nasıl teselli edebiliriz? dünyanın bugüne kadar sahip olduğu en kutsal ve en güçlü şey kanlı bıçağımızın altında can verdi. bizi bu kandan kim temizleyecek? hangi su, bu kanı temizleyebilir? bu suçun cezasını nasıl ödeyeceğiz?" aslında atilla erdemli hocaya göreyse; 'nietzsche 20. yy.'ın başında öldüğünde, insanlık, barbarligini örten maskelerinin pek cogunu henüz cikartmamişti. iki dünya savaşına, gaz odalarından atom bombasina degin bircok yontemle gercekleştirilen toplu öldürmelere, bu iki savasın dogaya ve insana getirdiği yikimlara ve 20. yy. boyunca sürüp 21. yy.'a atlayan bolgesel savaslarda, bu yikimlarin onlara, yirmilere katlanısına; insan yasamini ayakta tutan değerlerin paramparca edilisine, barbarliğin en uygar giysiler içinde siritarak ortaya cikişina tanik olmamişti. eğer insani asagilayan bütün bu olaylara nietzsche tanik olsaydi, sanıyorum "tanrı öldü!" diye bagirmazdi; "öldürün şu yeni tanrıyı! yok edin şu yeni dinin mabetlerini! tutuklayin müritlerini!" diye haykirirdi. o haykırırken, öldürülmesini istediği yeni tanrı, tutuklanmasini istediği müritleri ile ona en trajik cezayi verirdi: dünya barış odülü.' (bkz: insan ya da trajik olan)

    bilge kişi, özgür olan ya, ne bekliyor öyleyse; huzurla söneceği, belki de yer değiştireceği anı mı? o meşum an (bilge kişi o anı meşum olarak görmez.) gelene kadar, bilge kişiye ne gerekiyor? anımsamalı ki; 'bedenin ve tinin sınırları dışında kalan hiçbir şey, ne insan ait ne de onun gücü altında.' (pensees, v. 33) şatafat, şehvet, şan, hep boş şeylerdir ve küçümsenmeyi hak eder; ölüm, doğanın bir işlemidir, dolayısıyla ondan kaygı duymamalıyız, doğaya yararlıdır, çünkü kendisinden başka şeylerin doğacağı bir çözülüştür.

    cicero 'nun ise officia sı ve çıkarımları şöyledir;

    1-yalnızca güzel (honestum; daha çok ahlaki olan) iyidir.
    2- erdemi elde etmiş kişide, mutlu olmak için hiçbir şey eksik değildir. yanızca bilge kişi, yetkinliğe ulaşır.
    3- bütün hatalar değer, bütün düzgün eylemler değer, bu yüzden de iyilikte ve kötülükte derece yoktur.
    4- akılsız insan, bir çılgındır; aslında yalnızca akılla uyuğmaz değildir; kendi kendisine ve dünyaya da yabancıdır.
    5- yalnızca bilge kişi özgürdür! ve akılsız her insan bir köledir, bilge özgürdür, çünkü olması gerekeni ister, yalnızca o, istence sahiptir; sağduyudan yoksun olan, edimlerinin nedenini anlamaktan acizdir, bu yüzden, bilgeliğe sahip olmayan biri tarafından tamamlanmış en soylu eylem, erdemin görünüşlerinden başka birşeye sahip değildir.
    6-yalnızca bilge kişi zengindir, sonuçta o kimsenin ondan alamayacağı birşeye sahiptir: iç özgürlük

    tüm bunlar aslında bilge kişiyi tanıtıyor bize; fakat merakta bırakmamak lazım; uygun olan yani kathekon, demek ki, yeğlenir olanların yani proegmena 'nın, araştırmasına dayanır, yeğlenir olan, insandan üstün olan bilgenin ulaşabildiği, birinci sıradaki şey değildir, ikinci sırada yer alandır, bunlar doğanın en sık görülür erekleridir. demek ki, bilgenin mutlak erdeminin yanında bir de insanca erdem türüne yer vardır; bu, bilgelik ve mutlak bilgi (bkz: sophia) değil, sakınımlılık (bkz: phronesis) ve ussal düşünmedir. (bkz: ratio) sakınılan yer nedir, kişi bunu bulur, sanal dahi olsa bulur, hatta içinde yaşar, bulmasına da gerek yok, yaşadığı için sakınması gerektiği şey'in farkında olur, farkında olmayanlar zaten onu başka türlü yaşıyordur, o halde başka türlü yaşayışı da onu öyle farketmiş olmasıyla alakalı olduğundan, o halde; sakınmasına da gerek yoktur. sanırım otisabi de dediğimi anlamıştır, sakınmak, ama ne'yden sakınmak, kendini uzak tutmak, nerede yazmak, bakın pragma'ya döndük. zaten tanımlayamadığım bir başlığa böylesine uzun bir entiri döşeyebilme kabiliyetim değil midir, benim de sakındığım bir şeyden bir nevi? stoalı içtihatın bir trajik sonuna değindim sadece,biraz ışıklar yakar kafalarda umarım.
  • özgür olmayan 'ın barınamayacağı kategori.

    “rakip oyunbozanlık yapana kadar işbirliğine git, oyunbozanlığını bir sonraki oyunda oyunbozanlıkla cezalandır, sonra yine işbirliğini sürdür.”
  • "ulu tanrılar! söyleyeceklerimden geri kalanı söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi? söyleyeceklerim tamamen doğru olduğuna göre, neden onları kendime saklayayım? şairlerin saçma sapan işlerde yardıma çağırdıkları şu musaları bu kadar önemli bir konu için yardıma çağırmak en doğrusu olurdu belki. öyleyse iuppiter'in kudretli kızları, helikon'dan inip bir an bana yardım ediniz. eğer delilik yönlendirmezse, hiçbir ölümlünün, mutsuzluğun yaklaşamayacağı o kutsal, mükemmel sığınak olan bilgelik tapınağına ulaşamayacağını şimdi kanıtlayacağım."

    böyle diyor erasmus, ekliyor;

    "bütün coşkun tutkuları deliliğin doğurduğu açıktır. çünkü bir deli ile bir bilge arasındaki tek fark, ilkinin tutkularına ikincisinin aklına boyun eğmesidir. <buraya dikkat> stoacılar işte bu yüzden bilgeye tüm tutkuları, hastalıkmış gibi, yasaklamışlardır. bununla birlikte, bilgelik yolunda uçarcasına ilerleyenlere rehberlik eden bu tutkulardır; erdemin görevlerini çağıran, iyilik etmeyi arzulatan yine onlardır. şu aşırı stoacı seneca, istediği kadar bilgenin mutlak olarak tutkularından arınması gerektiğini vaaz etsin; bu tip bilge, insan değil, bir tür tanrı, ya da saklayıp gizlemeden söylemeli, her tür insani duygudan yoksun, en sert mermerden bile duygusuz, akılsız bir put olabilirdi."

    kabul edin hadi, ilk başta "bilge ya da ozgur olan" bahsinden saptığımı düşünmüştünüz. bakın bilge ya da ozgur olan üzerine erasmus ilginç bir noktayı işaret ediyor; stoacı bilge anlayışının insanı insanlıktan ettiğini söylüyor, bir tanrı projesi, bir put projesinden bahsediyor. benim için heyecan verici zira, delice yazan erasmus'un, tüm eser boyunca (bkz: deliliğe övgü) stoacılara giydirmesi, en ala stoa karşıtlarının getiremediği kadar eleştiriyi şaka yollu masanın üstüne koymuş olmasını nasıl sakinlikle karşılayabilirim?

    "stoacılar düşledikleri bilgelerinden mutlu olabilirler, onları istedikleri gibi sevebilirler. kendilerine rakip çıkacağından da çekinmesinler; ne var ki, ayak altında dolaşacaklarına gidip platon'un devletindeki idealar dünyasında ya da tantalos'un bahçelerinde otursunlar."

    aslında bu sözler bir ayna farkında mısınız, nietzsche 'nin sokrates sorunu üzerine konuşurken demiştim ki;
    "aiskhylos, euripides ve sophokles 'in yerine; sokrates, platon ve aristo'yu koyarsanız, 'kanunlara ve devlete olan gereksizliği insanların erdemli ve akıllı olması şartına bağlarsanız' (bkz: platon, devlet) akılcı öğretiyi hem de primitif hiristiyanlık düşüncelerinin başlangıcı olarak değerlendirip, insanın trajik yapısını, yani odi et amo'yu, iten ve çeken kuvvetlerin o insana özgü yaratıcılığını tukaka ilan edip, devletin okullarında yukarıda ismini verdiğim üç tragedya yazarının eserlerinin okutulmasını yasaklar, sanatın, duyumlar dünyasının bir taklidinden ibaret olduğunu düşünerek, duyumlar dünyasının da gerçek oluşumların yalnızca birer kopyası olduğunu kabul edip, sanatı sahtenin sahtesi ilan ederseniz, sanatı sadece ahlak kültürü oluşturulmasına katkıda bulunabileceğine inanırsanız; siz baylar ve bayanlar artık platoncu, sokratesçi ve devamında aristocu dehlize düşmüş, bu akışın doğal sonucu mahiyetinde ikili yapısını unutmuş (bkz: nefret ediyorum ve seviyorum), ahlaki devletin / ya da devletin ahlakının işleyen çarkın dişlilerinden biri olma dramının fertlerinden olmuşsunuz demektir.

    işte o halde erdem, ideal olarak kalmakta ve ahlak eğitimi, devletin birinci amacı olduğunda, sen bugün bu topraklarda ve diğer topraklarda evladına 'ahlak bilgisi' dersi verilmesini istemeyen bireylere zorla ahlak bilgisi dersi verir, kitaplarla, kara tahtalarla (artık beyaz oldular nihayet!) hayat bilgisi'ni öğretir, platon felsefesinde olduğu gibi, kendini dünya nimetlerinden yoksun bırakıp, kutsal amaçlara adama eğilimine kaptırırsın. mistisizm düşüncesi işte böyle böyle iliklerine hem de kendi kendini dejenere ederek yerleşivermiştir, sen insan değilsindir, mistik düşünce mistik düşünce değildir." (kaynak: #10360447)

    kaderin garip tecellisi işte, ağzı köpüren nietzsche'nin dünyasına, sorununa, bağırıp çağırmasına ayna tutuyor. erasmus 'dan girip, pos bıyıklıya vardığım zaman heyecanlanmamak elde mi; bakın devam ediyor erasmus, adeta nietzsche'yi öngörüyor;

    "bir an için böyle bir insanın var olduğunu varsayarsak, ona bir hilkat garibesi gibi bakmamak, ondan ürkütücü bir hayaletten kaçar gibi uzak durmamak mümkün müdür? doğanın tüm seslerine sağır olan böyle bir kişinin yüreği en sert kayalara benzeyecek, o yürekte sevgiye, merhamete yer kalmayacaktır. gözünden hiçbir şey kaçmayacak, hiçbir şeye aldanmayacaktır. vaşağınkinden bile keskin gözleri her şeyi keskin bir dikkatle izler, irdeler, hemcinslerine karşı bağışlayıcı değildir ve sonuçta sadece kendi kendisinden mutludur. kendini tek mutlu, zengin, sağlıklı, özgür kimse olarak görür; bu dünyada elde edilecek ne varsa elde etmiş olduğuna inanır; ne yazık ki, bu inancında yalnızdır. dost edinmek gibi bir derdi yoktur, zaten kendisi de kimsenin dostu değildir. giderek tanrıları aşağılamaya bile kalkışır; dünyada yapılan her şey onun alaylı eleştirilerine hedef olur. stoacıların yetkin bir bilge olarak baktıkları kimse, böyle bir hayvandır işte.

    rica etsem, söyler misiniz bana, hangi millet bu hayvanı kendine bilge olarak seçmek ister? hangi ordu onu komutan olarak kabul eder? bu kimseyi sofrasına buyur edecek, onunla evlenecek, onun hizmetine bakacak birilerini bulmak kolay mıdır? diyelim ki bulundu, ona dayanmak mümkün müdür? delilik sayesinde taşıdığı sıfatlarla diğer delilere komuta etmek ya da onlara boyun eğmek için çok uygun olan dünya üzerindeki sayısız delilerden biri, karılarının yaptıklarına göz yuman, dostlarını hoş tutan, geri kalan herkesle iyi geçinen delilerden biri, insanlıkla ilişkisini yitirmemiş, onların arasına karışmaktan çekinmeyen delilerden biri bu işe daha uygun değil midir?"

    bilge ya da özgür olan üzerine aslında hep konuşuyoruz, sadece bu başlıkta değil, sadece ben değil, herkes her yerde konuşuyor, herşey söyleniyor, herkes bir yerde duruyor, dogmalardan söz açılıyor, misal olur ki 'felsefede de dogma vardır ama yerin dibine sokulur.' deniyor, tüm değerler yeniden değerlendiriliyor. tabi bu arada herkesin kendine göre bir bilgesi oluyor, o bilgenin de kimi zaman uçuk kimi zaman yoz karakteristiği bağırları deliyor. fakat bir şey var ki o hiç değişmiyor. aldığımız eğitim bir kenarda dursun, yaşadığımız çağ bizzat şunu gerektiriyor; kişi varlığını yakarak, yıkarak, yaparak, değiştirerek, dejenere ederek, tersleyerek, destekleyerek bir şekilde koruma durumunda, fakat bu bireyci tutumu değerlendirirken, nietzsche 'nin şu meşhur 'hak aramaktansa kendini haksız çıkarmak daha onurlu bir davranıştır.' (zerdüşt) ahlakının da gerektirdiği çok net bir çelişki kafamı kurcalamakta; şimdi bakın yaşıyor olmak süreci trajiktir dedim defalarca. işte burada trajedinin ağbabası yatıyor, acaba bütünü göremediğim için mi üç yunan tragedya yazarı yerine 3 kuşkucu, akılcı adamı yerleştiren batı tarihinin "sanatı sahtenin sahtesi ilan edecek" noktada adına da *ideal devlet* diyeceği o özlenen yaşam biçimine yaklaştığını sandıkça canavarlaşan, canavarlaştıkça özlemini gideremese de, benliğiyle insanlığını kabullenmiş insan'ı öldüren, üzerine bir de şenlikler düzenleyen, medeniyet adına, humanitas adına doğayla uyumlu insan'ı geberten o güya merhamet dolu, ahlaklı, dindar sahtekarların 'yetkin bir bilge olarak baktıkları kimseler' evet erasmus'a göre; 'böylesine hayvandırlar.' özgür değillerdir, çünkü insan değildirler, altınçağı insanları da insan değildiler, yaşamlarında hiçbir karşıtlık yoktu, tıpkı herşeyi akılla, herşeyi mutlak kutsi değerlerle açıklayan, sorgulayamayan, değerleri yeniden değerlendiremeyen, tek tercihi mcdonalds değil de burger 'a gitmek olan çapsızların yaşamında duallikten kaynaklanan hiçbir gerilim olmayan günümüz yığınlarında olduğu gibi.

    hesiodos 'un theogonia 'sında anlattığına göre; altınçağı insanlarının yaşamları trajik değildi;
    'insanin insan olmasi için kendisini farketmesi gerekir. bunun için de o donemde birbirini tamamlayan iki sürecin gerçeklesmesi gerekmektedir. bunlardan biri platon'un protagoras dialogunda (platon, protagoras: 320 e322) anlattiği gibi, prometheus'un insana, yapici ve yaratici güç olan 'ates'i vermesidir. boylece insan kendi yaratici gücünü farketmis ve bagimli degil, kendisi olarak yasama olanagini elde etmistir. bu durum, bütün yetkeler gibi olympos tanrilanni da rahatsiz edince, insana, kendisini bir baska bakimdan farketmesini saglayacak pandora ya da 'kadin'i gondermislerdi. boylece insan insan olmustu ve geri donüsü yoktu: artik kendisi olarak yasamim sürdürmek zorundaydi. bu nasil olacakti? ilkin yine platon'a bakalim: protagoras dialogunda anlatilan insan olan insanin varlık yapisi, biyoloji biliminin verileri ışığında max scheler, arnold gehlen gibi 20. yy. düsünurlerinin saptamalarına cok yakindir. once tanrılar vardir. kronos'un goklere egemen olduğu donemde olümlülerin, yani canlı varlıkların, ozellikle de hayvanların ve insanin yaratilmasına sira gelmiştir. tanrılar bunun için prometheus ile epimetheus'u gorevlendirirler. hayvanlara dagitilacak yasama ozellikleri belli sayidadir. birine kuvvet verilir, birine hiz, kimine keskin tirnaklar verilir, kimine post, kimine de kürk, kimine kanat verilir, kimine iri govde. bu oyle dagitilir ki, her hay van payini aldiktan sonra aralarında bir denge olusur. ne var ki, bu sirada insana yasamasi için bir seyler verilmesi unutulmustur. insanın bu dünyada yasamini sürdürebilecegi hic.bir kuvveti, gücü yoktur. insan ozelliksiz bir varlik olarak dünyada bulunamaz ve yasayamaz; çünkü her hayvanın cok iyi donatilmasina karsin insan yalinayak, kürksüz, silahsiz, cirilciplak kalmistir. bunun üzerine prometheus, tannlardan (athena ve hephaistos) sanatların bilgisi olan 'ates'i calar ve insana verir.'

    varlik yapisi bakimindan insan diger canlilara karsın, gerek kendi içindeki ve gerekse de disindaki dogada uyumsuzdur. trajik olanin en onemli kaynagi bu uyumsuzluktur. her canlı bir cevrenin ürünu, parçasi, öğesi olarak dogduğu için, cevresiyle ve dolayisiyle doga ile uyumludur. hayvan bireyi, tıpkı kapalı bir sistem, yasama baglami içinde ona uymus olmanin verdiği huzurla yasayanlar gibidir. insan ise bir dogal cevreye degil, bir yapay cevreye, toplumsal cevreye dogar. doga bakimindan insan tam bir uyumsuzdur. doga insana, yasayabilmesi için kusun kanadi, baliğin yüzgeci, aslanin pencesi vb türden dogal hicbir olanak tanimamistir (kant, dunya yurttaşlıgı amacina yonelik bir tarih düsuncesi; 3. onerme). doga kendisine uyumsuz olana yasama hakki tanimaz. dogal duzen, ayiklanmaya dayanir; ancak güclüler yasarlar ve türu sürdururler, gücsuzler ayiklanirlar. bu durum karsisinda insan tam anlamiyla gücsüzdür. o yitip gitmemek için alet yapar, dogaya direnir ve varliğini, yasamasini surdürur. diger yandan, insan obür canlılarla karşilaştınldiğinda; bakimi, egitimi, kendi yapici yaratici benliğini bulmasi bakimindan en çok emek isteyen ve yetismesi en uzun süren canlidir. insan doga tarafindan yalniz birakilmiş, gelisimi en uzun suren ve buyuk belirsizliklerle karsi karsiya bulunan bir varliktir. trajik olan aranirsa, bu ozellikleri tasiyan bir varliktan baska nerede bulunabilir? insanin dogusu trajik olanin dogusudur.
    trajik olan, yasamanin açildiği yerde bulunmaktadir. yasamanın özü trajik olandir; çunku yasamanin ozu belirsiz, bilinmez, kestirilmez olan karsisinda duyulan gerilim ile o büyük akisa atilmak, o büyuk akisi kucaklamak, kulaçlamak ve bilinmezi bilinir, karanliği aydinlik kilmaya çalısmaktir. bu cesaret isidir ve ancak kahramanca yasayanlar tarafindan gerçeklestirilebilir. nietzsche, "yaşamaya sirtini donmuş bilim adamlanm kapi dişarı etmek gerekir" derken, yaratici soluğunu yitirmis bilim adamlarını kastediyordu. bilimi kabuklastirmis, çekildiği bu kabuğun içnde ünlu, unvanlı, alımlı, çalımlı yasayan, kabuğun dısına çikmayi bilimdisi sayan, buna dayanamayan, kendisini üretecekken kendisini tüketen, bir orta çag adami gibi yasarken kendisini aydin sanan insandir bu nietzsche'nin sozünü ettiği. o, yaratıcılıgın en büyük destegi olan bilimsel cesaretlerini yitirmis insandir. yapici ve yaratici bir yasamanin, bilgi kadar cesarete de ihtiyaci vardir. bu deneme cesaretidir, bu yanilma cesaretidir, bu aydinliga ulasma cesaretidir, bu trajik olana açık olma cesaretidir ve saniyorum insanin varolus için baska bir cesarete de ihtiyaci yoktur.
    nietzsche 'trajik olan'i, insanin dogayla degil, insanin insanla iliskisi bakimindan ele alır. tan kizilliği'nda bunu soyle anlatir: "insanlar ahlaksallaşıyorahlaksal oldukları için degil! ahlaka boyun egme, bir hükümdara boyun egme gibi kölece ya da magrur ya da çıkarcı ya da teslimiyetçi ya da budala bir heyecan ya da du$üncesizlik ya da mutsuzluk eylemi biçiminde olabilir. bu tur boyun egme aslında ahlaksal degil." (nietzsche, tan kizilliği, 2. bolüm, 97. düsünce). trajik olan'i ahlaka siğinarak dondurmaya calısanların içine düstukleri kokusmadir bu. bireyler istedikleri kadar ahlaki savunsunlar; kokusmanın bulunduğu yerde ahlak olamaz. nietzsche gercekte 'ahlak'i savunmaktadir; fakat bugünkü durumuyla riyakar, iki yüzlü, içi bosaltilmis, gosteris duskünu, ahlaksizliklarin, namussuzluklarin, asagilik davranislarin, rezil isteklerin, igrenc girisimlerin kabuğu durumuna sokulmus bir ahlak degil. boyle bir ahlak ahlaksizliğin ta kendisidir. nietzsche iyi ile kotu'nun otesinde'yi yazdiği siralarda karalama defteri'ne su notu düsmustu: "şimdiye dek gelip geçmiş bütün ahlaklılığın mirasçisi olmak istiyoruz. bütün işimiz gücumuz yalnızca ahlakliliktir; ama şimdiye dek süregelelen biçimine karşı gelen ahlaklılık (xiii, 125). neden mi kafa özgürlüğünü seviyorum? bu şimdiye dek süregelen ahlakliliktan çikan bir son olduğu için. her $eye kar$ı (yerlesmiş, bugüne dek süregelen) idealizm ve dindarlıga karşi savasmada bile adil olmak. . . dogru davranmak; her şeye karsi sevgiyle dolu bir anlayi$ gostermek, her şeyin değerini, haklılıgını, zorunluluğunu bulup, ortaya çıkartmada iyiyi istemek." (xiii, 245/5)

    bütün bunları yapacak bir tek kisi vardir: filozof. filozof, cagi karsisinda sorumlu, onu elestiren, onunla ugrasan, uyumla uyumsuzluk, asirilikla düzen ve ölcü arasında dengeyi arayan insandir. bu insanin bu yasami 'trajik' bir yasamadir.
    trajik ya da filozofca yaşama, yani bir yanda kendisini ozgur insan olarak duyan, diger yanda mutlak yazginin baskisini duyan yasama. ona gore 'varlik' bu yaşamadan dogmaktadir: varlik, ozgurlukle yazgi arasindaki gerginlikte ve bu gerginlikten varılan dengededir. tipki antik çag tragedyalarında, apollon ile dionysos gerginliğinde olduğu gibi. gercekte tragedyanın kendisi trajiktir, tipki yasamanın kendisinin de trajik olusu gibi. orada insanin yapabilecegi bir tek davranis vardir: erdemli olmak. yani, kendisini günün gelişen tek yanlı entellektüalizmlerinden kurtaran; salt dogru olanın pesinde kosan degil, tarihin sürukleyici gücüne karsi duran, bas kaldiran, gelisen, aydınlanan insan.
    insan boyle kendine ozgü, kendine yaraşan, yakisan yasamayi, hayvan türlerinde goruldüğü gibi dogustan getirmez. eğer boyle olsaydı insan trajik bir varlik degil, kosullu, bagimlı bir varlik olurdu. 'trajik olan' yalnızca 'ozgür olanın ozelliğidir ve bu ozellikler de dünyamizda yalnızca insanda bulunur. nietzsche, insanın yasamayi ogrenmesi gerektiğini dusünürken, onun bu ozelliğini gözönünde bulundurmus olsa gerek. ancak yasamayi ogrenenler yasamanın özü olan büyük gücü, yani canliliği ellerinde tutmayi becerebilir ve ancak o zaman bu gücle yasama istenci somutlasma olanagi bulabilir. hayvanlar ancak türe ozgü olarak güçlüdürler. hiçbir hayvan aynca güclü olmayi istemez. insan ister. insanin sahip olduğu istencin en yogunlastiği alan yasama'dir. nietzsche'ye gore yasama istenci ile güç istenci birbinnin içinde erir. insan boylece yaşamdan dogaya ve dogadan evrene uzanir. çünkü yasama gibi, doganın da evrenin de ozu güçtür, kuvvettir. insan ancak o kuvvetten pay aldikca kendisini asar. bu dionysosca yasamadir: devinen, gelisen, coskulu, atilimli, erginlenen insanin yasamidir bu. bu, yasamanın durmaksizin büyük atilimini yapmasidir. boylesine bir yasamada, kendi trajedisine sahip cikanla onu dislayan, ona sirtini donen ayni sayilamaz boyle bir yasamada miskinle, tembelle, kendisini aldatanla, eylemsizle; yapici yaratici atilimlar içinde olani, sirasinda yanilani, sürçeni, aldanani fakat yine de kalkip atilani ayni tutan bir esitlikci ahlak, olsa olsa bir köle ahlaki olabilir. nietzsche'ye gore dionysos'u yok sayan bir ahlak, ahlak olamaz.' (attilla erdemli, insan ya da trajik olan)

    oh oh saat olmuş 20.53, yine hızımı alamadım, neyse bir kapanış yapayım bilge ya da özgür olan bahsine, ve döneyim işime; sonuç olarak insanın yaşamasına yakışan, trajik kimliğini kabullenmesi, ne mutlak değerler altında ne de hiççilik belasının gölgesinde ezilmemesidir. insana yakışan bilgelik, özgür olmasından geçer, fakat özgür olması onu insanlıktan eden erdemci ve ahlakçı putların ülkesine götürmemeli, hadi artık vakit gelmiştir; sandalımdan iniyorum,, erasmus da kürsüden;

    "elveda, deliliğin aziz ve yüksek dostları! alkışlayınız beni, size sağlık ve sürekli eğlence dilerim!"
  • gerçekten tüyler ürpertici olduğundan mıdır, yoksa içimizi sızlatan bizzat bize ait vargılarımızın tecellisi mi bilmiyorum ama bilge ya da özgür olan'ın deneyimlerle sabitlenecek çıkarımları bulunamaz, hele ki bu saatlere denk gelen düşünce yapılarıyla. hep dediğimiz gibi; yaşıyor olmak trajedisinin salt insanla sınırlandığı düşünülürse, diğer canlılardan farklı olarak cogitans özelliğiyle insanın bütünüyle kötülüklerle dolu bir yaşamada yer aldığını zannetmesi, mutlak mutluluğunun veya bu mutlululuğa zemin olması açısından iyinin olmadığı bir dünyada kanışları hep bilgeliğe götürür mü bilmiyorum, ama en azından benim bilgelikten anladığım şeyin nitelikleriyle benzerlik gösteren bir şeye büründüğünü zannediyorum. tabi benim burada düşündüğüm, üzerinde durduğum bilgelik tipi bütünüyle stoacı ahlak anlayışı açısından kötülük dünyanın güzelliği için zorunludur sententia'sıyla alakalıdır. ne yapar bilge ya da özgür olan, kötülük karşısında? onun için kötülük denen şey karşısında çileci bir katlanışın bu kadar değerli olmasını sebepleri nelerdir, acaba bilgi ile birlikte kişinin omuzlarına yüklenen sorumluluklar nelerdir? sorumluluk duygusuna sahip bir bilgeden mi söz ediyoruz, yoksa böylesi bir sorumluluk altında ezilmiş olmaktan muzdarip bir özgür'ün zaman içinde bilgeleşmesinden mi?

    ilhan irem dilinde konuşmak gerekirse; sorular türlü çeşitli, vardığımız veya muhtaç olduğumuz cevaplar da en az o kadar renk renk. ama ben yine de cevaplamaya çalışayım kendimce bu leziz ama bir o kadar her türlü saplanışa açıklığından ötürü iç kanırtan soruları. ilk sorumuz olan "ne yapar bilge ya da özgür olan, kötülük karşısında?", evvela kötülüğü silmemeye çalışır, ortadan kaldırmaktan korkar onu. zira bir bilge için 'dünyanın güzelliği' tabiri, iyiliğe doğru bir yükselmenin var olabilmesi için kötülük'e de katlanmaktan ve acının, ruhun ahmakça sarsılması olarak değerlendirmekten geçer. brun'e göre; acı şunları içerir: acıma (bir acıyı haksız olarak çekenlerinkine benzeyen acı), istek (başkalarında bulunan iyiliklerin görünürlüğünden doğar), kıskançlık (bizim arzuladıklarımızı başkalarının elde etmiş olduğunu görmemizden doğar), gücenme (bizim elde ettiklerimizi, başkalarının da elde ettiğini görmekten doğar), üzüntü (bizi sarsan derin bir acı), derin hüzün (düşünmelerimizle artan acı), bunalım (akılsız acı). (jean brun, le stoicisme, "stoacılık", çev. medar atıcı sf. 96)

    bilge'nin mutluluğa yürüyüşü için acıdan sıyrılması şarttır, peki bu nasıl gerçekleşecek? stoacı anlayışta bir silsile söz konusudur. bu silsileyi st. george stock, yanlış olarak "sorites" terimiyle karşıladıklarından söz ediyor.(a guide to stoicism, st. george stock, ten cent pocket series no. 347 edited by e. haldeman-julius.) yine stock'un belirttiği stoacı bilge adam'ın acıdan sıyrılma yolu şöyledir:

    "bilge ya da özgür olan, aynı zamanda ölçülü yani temperans olandır.
    ölçülülük, sebat etmekten (constans) geçer.
    sebat etmek (constans), istifini bozmamayı, soğukkanlı olmayı gerektirir.
    soğukkanlı olmak, kişinin acıdan sıyrılmasını sağlar.
    acıdan sıyrılmış olan, mutlu olandır.
    bilge ya da özgür olan, artık mutlu olandır."

    tabi böyle bir çerçeveyi çok doğal olarak seneca'nın çilesinde de görürüz. zira soru değişmiştir. "niye iyilerin başına birçok bela gelir?" bu soruya karışılık olarak de providentia'da söylediği çok net bir şey vardır, o da şudur; iyi insanın başına hiçbir kötülük gelemez; karşıtlar birbirine karışmaz. hatta örnek verir; yağmurlar, şiddetli yağmurlar, bunca güçlü şifalı su, denizin tadını değiştirmiyorsa, felaketler de cesur insanların ruhunu altüst edemez! ruh kendi konumunda kalır ve her ne olursa, onu kendi rengine döndürür; çünkü ruh bütün dış şeylerden daha güçlüdür. iyi insanın ruhu bu olanları duyumsamaz, demiyor, aksine onların üstesinden geleceğini, saldırıların karşısına sakin ve yumuşak başla dikildiğini söylüyor. (“..'quare multa bonis uiris aduersa eueniunt?' nihil accidere bono uiro mali potest: non miscentur contraria. quemadmodum tot amnes, tantum superne deiectorum imbrium, tanta medicatorum uis fontium non mutant saporem maris, ne remittunt quidem, ita aduersarum impetus rerum uiri fortis non uertit animum: manet in statu et quidquid euenit in suum colorem trahit; est enim omnibus externis potentior. ..”) (bkz: tanrı varsa niye bu kadar acı var söylemi/@jimi the kewl)

    seneca'nın deyimiyle; 'saldırıların karşısında yumuşak başlı durmak, serinkanlı olmak' gerçekten zordur, çoğu zaman bizim için yani modern dünyanın kendisi için yaşama durumunda bırakılmış azgınları için bütünüyle imkansızdır. belki de sırf bu imkansızlık yüzden, yanlış anlaşılmalar, öyleymiş gibi düşünme isteği hep baskın çıkar. en büyük darbeler hep, iyi insanların başına gelmiştir. iyi insanlık durumu diye bir şey de yoktur aslında, bu da kandırmacadan ibarettir. platon'un iyi insanı, devlet'inde sadık ve bir o kadar devlete yararı dokunması gereken vatandaşken, nietzsche'nin iyi insanı, çağın gerektirdiği kölelik ve acındırmadan uzaktadır, soylu olarak güven içindedir. "oysa soylu doğan kişi tamamen güven içinde ve kendisine karşı dürüst bir şekilde yaşar, hınç dolu insan ise kendisine karşı ne dürüst, ne saf, ne de açık yüreklidir. karanlık bir ruha sahiptir ve gizli köşeleri, gizli kapıları sever; gizli olan her şey onun hoşuna gider, çünkü güvenliğini burada bulur. hınç dolu insanlardan oluşan ırk, herhangi bir soylu ırktan daha dikkatli olacaktır. ayrıca dikkate o kadar fazla bir önem verecektir ki, onu var olmanın ilk koşulu olarak görecektir." (http://www.ayrinti.net/…zsche/nietzsche/m-insan.htm )

    özgürlüğünün gerektirdiği sorumlulukları alan bilge kişinin, bu sorumluluklar -ahlaki çabaları da denebilir belki- altında ezilmiş olması, bu sorumluluğu almamış olanların dünyasında çağın gerisine düşmesine ve kendisinden umulan ne varsa hiçbirini yerine getirememesine ve toplum anarşistliği bir kenara, kötü olmasına sebeptir. işte bu önemli. zira bilge kişinin sıradan biri olmadığı düşüncesi için sıradan kişilere ihtiyaç duyulmaktadır. yani öyle bir yığın olmalı ki; yüklendiği o ağır yüklerin altında ezilmiş olması bile, bilge için acıdan kurtulması için bir seyirci kitlesi olarak karşımıza dikilmelidir. bu bir oyundur sanki, bilgelik ya da özgürlük oyunu. bu oyunda sıradan izleyicilere çok büyük bir rol verilmiştir. bu avamın katkısı ancak ve ancak alkış gürültüleriyle, izlemekte oldukları bilge kişinin takdir haklarına saygı duymaktan, onu yere göğe sığdıramamaktan, gelecek kuşaklara onu bilge, şeyh, büyük komutan, büyük lider, önder, ata yani bir şekilde ideal olarak sunmaktan geçer. değerlendirmeye katkısı sadece onun erdemlerini övmekle sınırlıdır. onun erdemlerini çocuklara eğitimlerinde sunmakla sınırlıdır; erdemli olun, ahlaklı olun, serinkanlı olun, çalışkan olun, elinize, belinize, dilinize hakim olun, kolay yıkılmayın ve eğer sözlerimizi dinlerseniz acılardan kurtulacağınızdan emin olun!

    bilge ya da özgür olan üzerine aylardan sonra ilk kez konuşmuş olmamın elbette ki kendimce bir sebebi var ekşi sözlük okurları, yazarları, hayvanları vs. elbette dün hayatımın anlamını kaybettim, elbette ben bir bilge ya da özgür değilim. ben dün hayatımın anlamını kaybettim diye, bilge ya da özgür olan'dan sıtkımı sıyırmış değilim. ben zaten bilge ya da özgür olan değildim. ben hayatımın belli aşamalarında kendime sunduğum ideallere sadık olup olmamak hususunda da pek bir değerlendirme yapma taraftarı değilim. zira insan yaşamının, artık bu aptallıklar çağında mitostan gayrı, rasyonel bir çizgide belli sorumluluklar bir kenarda dursun, aslında latincesiyle söylemek gerekirse; prudentia 'dan, yani basiretten, sağgörüden uzak bir şekilde bütünüyle sarhoşluk halinde gelip geçmekte olduğunu görüyorum. bu diğer insanlar için olduğu gibi, benim için de böyle olmaya devam edecek. çünkü bunun çok basit bir nedeni var; ben bilge olarak değil ama özgür olarak katlanmamayı tercih ediyorum. artık özgür olmam için, bilge olmamın gerektiği fikri de ayaklar altında ezilmiştir, paspas olmuştur. bu yüzyılın insanı bunu aşar mı, bilmiyorum, aşmalı mı, onu da bilmiyorum. sadece modern dünyanın insanları tarafından ayaklar altına alınmış bir ideal üzerine konuşmak istedim, inan bana yalnızca bu, inanın ya da.
  • çıplaklığından zengin kimse. (*)

    * özü marifetiyle sözü bir olan.
  • "yol bilen kervana katilmaz" lafindaki yol bilendir belki. kervanin buyukluguyle ozgurlugu de ters orantiya aliyoruz.
  • zarar görmemeyi bilecek kadar bilge, zarar vermemeyi bilecek kadar özgürlük sahibidir, sınırsızdır.
  • 'bilge ya da özgür olan'ın hissi rahatsızlıklardan sıyrılmış olması gerekir, ki yaşadığımız dünyanın bunu mümkün kılması gerçekten zordur, hatta imkansızdır. bilge olan'ın bilgeliği özgürlüğünde, özgürlüğü de bile olabilmesindedir. cicero 'ya göre şu hislerden uzak olmalıdır bilge ya özgür olan:

    keder (aegritudo), korku (formido), şehvet (libido) ve dördüncü olarak da; stoacıların hedone dedikleri, ruh için olduğu kadar beden için de geçerli bir terim olan, cicero'nun adeta ruhun sevinçten uçan ruhun duyduğu his manasında kullandığı haz yani aşırı mutluluk (laetitia) (cic. de finibus, 3. 35 : " aegritudo, formido, libido, quamque stoici communi nomine corporis et animi hdonh appellant, ego malo laetitiam appellare, quasi gestientis animi elationem voluptariam. perturbationes autem nulla naturae vi commoventur, omniaque ea sunt opiniones ac iudicia levitatis. itaque his sapiens semper vacabit.") (bu konuda bir entirim daha var: pathos/@jimi the kewl)

    peki bu mümkün müdür, yani mutluluğun, hazzın kraliçesi hedone'den, zevkten, şehvetten, korkudan ve kederli durumdan kurtulabilmek? ya da aslında benim önemle üstünde durmak istediğim husus, bu durumlardan kurtulup bilge veya özgür olabilmekten ziyade, buradaki ifadenin bize sunduğu gerekliliklerin gerçekten gerekli olup olmadıklarıdır. zira en başta kafam karışıyor, olabildiğince ilk niyete bakıyorum, yaşamamızdaki ilk niyete; mutlu olma çabası, en basit hamlede de, en sağlam adımda da hep mutlu olmanın mücadelesinin verildiğini görüyorum. o halde bilmemkaç entiridir sürdüregeldiğimiz bilgece özgürlüğün temelinde de eğer mutlu olmayı en son kertede arzulamanın öneminden söz edersek, o zaman niyetimiz burada da bir olduğundan, bilgece bir özgürlüğün kendisi için yukarıda verilen kaçınılası durumlar ortadan kalkmaktadır.

    bilge olan için keder mutluluğun tam karşıtı mıdır acaba? burada cicero 'nun kullandığı aegritudo 'nun üç anlamı vardır; hastalık, keder , hüzün. "bedensel rahatsızlıktan kaçınması" zorunluluğu kişinin elinde olmayan bir nitelikte olduğundan bilge kişiye verilecek nasihatler içinde yer alamaz. o halde terimin hüzün, keder anlamı üzerinde durmamız lazım. kederden kaçınmak tabi ki; olayları yorumlayışta tutkulardan sıyrılmış olmakla mümkündür. böylelikle bilge kişi acıyı tanımaz hale gelir. çünkü o bilgisi en yüksek olandır, masumdur, acımasız ancak geçimlidir. stoacı anlayışın bilgesi böyledir. (jean brun, le stoicisme) sadece mutluluğu amaçlamaktan kaçınmak ile kederden kaçınmak çarpışmaktadır, ikisinden biri bu uğurda barınamazmış gibi duruyor, ancak avam için acılar içinde olarak değerlendirilebilir bir yaşamda hiç kederlenmeden, serinkanlı ölebilen bilgeler çoktur. burada kederden kaçınmak hususunda bahsedilen, yaşadığı acılardan kedere saplanmış bir biçimde kendinden geçmesinden kaçınmaktır. yaşadıklarını kederliliğin ezilmişliğiyle değil, serinkanlılıkla göğüslemek onu zaten mutlu kılacaktır. burada mutluluk ilk veya son niyet midir, tartışılabilir.

    bertrand russell, mutluluk yolu'nda insanların dış dünyaya karşı gerçek bir ilgilerinin olmadığını, sadece dış dünyanın bize zararı dokunması veya nefsimizi tatminden geri bırakması endişelerinin bulunduğundan söz eder. insanların gerçekleri kabul etmek istemeyişlerinin ve uydurdukları yalanlardan medet ummalarının sebebi ona göre korkudur. gerçeklerden kaçmak ne somut ne de soyut manada mümkündür. çekilen acılar, gerçeğe alışkın kimsenin katlandığından daha büyük olur. tabi russell'ın yaşadığı ve kafasında idealini düşlediği dünyalarda, gerçek nedir, tartışmalı bir konu değil midir? var oluşçu bakış açısının, modern dünyada kaçınamadığı gerçeklerle bilge lateranus'un gerçekleri arasında fark vardır. ya da marcus aurelius 'un ta eis eauton 'da vi., xxxi. 'de dediği gibi "kendine gel. uyan. seni üzen şeylerin rüya olduğuna inan. uyandıktan sonra onları önceden gördüğün gibi gör." deyişinde farklı bir gerçek anlayışını görürüz. o halde kişinin, gerçeklerden kaçınması hususunda korkuları da değişmiş olur. çağlar ötesinden, çağlar sonrasına ortak olan bilge'nin özgürlüğü hususundaki belki de en temel unsur ölümdür, yani ölüm korkusudur. stoacı ve epikurosçu anlayışta ölüm kötülük değildir. iki akımın birleştiği noktalardan biridir bu. bilinemez olan ölümden korkmak manasızdır. zira; "varlıklar, var olmakta acele eder; başka varlıklar, artık var olmamak için acele eder; ortaya çıkan her şeyde bir şeyler çoktan sönmüştür." (m.aurelius, a.g.e., v. xxiii.) korkan kişi bile olamaz, korkan kişi özgür de olamaz. korkarak yaşayan yalnızca hayatı seyreder. (şarkı bu be: korkarak yaşıyorsan) bilge ya da özgür olan için hayatı seyretmek de söz konusudur, serinkanlılığını koruyarak yaşamı izlemek. tabi bu sadece onun eylemlerinin bir parçasıdır, zira izlemek ve başına gelenleri erdemle, korkmadan, kederlenmeden göğüslemek, işte bilge olan'ın tavrı budur. ancak yaşadığımız dünyada bunun gerçekleştirilmesi, yüzyıllar öncesine göre çok çok zordur.
  • *
    "kaç dostum yalnızlığına! büyük adamların gürültüsünden sersemlemiş ve küçüklerin iğneleriyle de delik deşik olmuş görüyorum seni."
    *

    bilgeliğin en baba tabirle takmamak'tan geçtiğine dair, stoacı ahlak anlayışı temelinde uzun uzun konuşmuş olsam da; aslında bilge ya da özgür olan'ın çağlar ve mekanlar ötesinde yaşamak zorunda olduğunun da altını mutlaka çizmek durumundayım, bana göre bu yüzden özgürlük yaşadığımız dünyada mümkün değildir. (eyvah eyvah, kafadan girdim konuya, muhakkak yanılabilirim.) bu kavrayış da şunu gerektirir; avamın içinde, tam göbeğinde kişi ne bilge olabilir ne de özgür. çünkü avam, sineklerin boka üşüşmesi gibidir, nietzsche'nin deyimiyle pazar yeri sakinleridir onlar. bu yüzden bilge kişinin büyük sineklerin iğnelerinden, küçüklerinin ise vızıltılarından olabildiğince kendini kurtarmış olması gerekir; çünkü onun kaderinde sineklik olmak yoktur. pos bıyıklı nietzsche'nin zerdüşt'ü, pazar yerindeki sinekler üzerine konuşurken bunun altını ısrarla çiziyordu.

    *
    "ormanla kaya pek iyi bilirler nasıl susulacağını seninle? o sevdiğin ağaca benze sen yine, o dalları geniş ağaca: sessiz ve dinlercesine sarkar o, denizin üstüne. yalnızlığın bittiği yerde, pazar yeri başlar; pazar yerinin başladığı yerde de büyük oyuncuların şamatası ve zehirli sineklerin vızıltısı başlar."
    *

    bilge kişinin özgürlüğünden söz ederken, en temel hususun kendine dönüş olduğunu hep söylüyoruz. ancak bu dönüş bütünüyle doğayla uyuma, harmonia'ya muhtaçtır. ormanın sessizliği, insanın sessizliğine örnek olabilir mi? kesinlikle olabilir, zira orman hem içindeki tüm canlıların in commune bir yaşam sürmeleri açısından uyuma güzel bir örnektir, hem de bizzat ondaki canlıların kimi zaman zorunluluktan ve yaradılıştan kaynaklı bir vahşilikle doğaya katılımlarının müthiş manzarasından ötürü, bilge kişinin sığınacağı yerdir. zira pazar yerindeki sineklerin andırdığı, nietzsche'nin kentli insanının akılla yönettiği/yönetildiği düşünülse de, aslında durum o açıdan hiç de iç açıcı olmamasına rağmen (hemen bakınız: rasyonel dünyada en az bedelle en fazla mutluluk) vahşiliğini kaybetmiş olması onu aynı zamanda ormandaki in commune birlikteliğnin dışına itmiştir. çünkü o düşünen (cogitans), düşündükçe de var olduğuna ulaşan (ergo sum) bir canlıdır. ihtiyacı olmadığı için vahişiliği seçmemiş olmasına rağmen, bilge ve özgür olmadıkça o yalnızlığın bittiği yerde de barınamaz. çünkü pos bıyıklının önerdiği yalnızlık düşüncesinde robinson crusoeculuk yoktur. ondaki kaçış, 'oyuncuların şamatası ve zehirli sineklerin vızıltısı'ndandır. bu vızıltılardır zaten, ormandakilerin aksine insanı in commune bir yaşamın sınırlarından koparan, bambaşka yerlere onu taşıyan. bana göre; bu vızıltıların en temel yükseldiği noktada sokrates vardır. farkında mısınız vitesi yükselttim, nietzsche'nin sokrates sorunu çerçevesinde rahatlıkla söyleyebilirim sanırım; kapalı bir yaşamayı öngören, hayata umut kemeriyle bağlanmaktan öte; insanları matematiğe dayalı bir sistemin (burada koyu bilimciliği kastediyorum tabi ki) veya adına önceden yaşamışların belirlediği ahlakın ve devletin bekaası için konulmuş kuralları bütününün uygulayıcıları diyebileceğimiz platon'un, lykurgos'un (lykurgos/@jimi the kewl), morus'un, campanella'nın (civitas solis/@jimi the kewl) devletlerin tıknaz köleleri şeklinde bir yaşamaya kendini kaptırarak, her şeyin cevabını -daha gerçekleşmemişlerin bile- önceden bildiğini sanarak, kendini garanti altına alarak nefes alıp verenler için vızıltılar vazgeçilmezlerdir, hatta bu vızıltılar kavramların karıştırılmasına da sebebiyet verir. zira her şey bir kenara böylesi inançlı bir filozof olan nietzsche 'ye nihilist etiketini yapıştırma saçmalığına bile gidilir, o da ayrı bir başlığın konusu: nihilizm/@jimi the kewl

    bilge'nin özgürlüğü, özgür olan'ın bilgeliği aslında önemli midir, bilmiyorum ama "önemliliğin" kendisi zaten tartışmalı değil mi? "halk anlamaz büyükten" demiş zaten pos bıyıklı, o halkın gözündeki önemlilik halinin de bu "yetersizlik" veya "anlayışsızlık" niteliklerinden ötürü değerini yitirdiğini düşünürsek; bilge'nin özgürlüğünün veyahut özgür olan'ın bilgeliğinin anlaşılması söz konusu olamaz. evet ilginç bir son söz oldu.