şükela:  tümü | bugün
  • yazarken kasmamak, koyvermek, aklina estigi gibi dokturmek. aklina estigi gibi derken oyle yanlis anlamayin. yani sanki boyle ruzgara kapilmis bir yaprak gibi yazmak. sanki yani sarhosmussun da ne yaptigini bilmiyormussun gibi... kalem, klavye ruhunu ele gecirmis gibi. ruh demisken, ruhlardan korkanininiz var midir? vardir herhalde. ne de olsa olulerin etrafta dolasmasi hos bi sey diil. mesela ben cocukken, bir gun evimize ruh geldi sanmistim, cok korkmustum. bu arada o ev dedigim de boyle 2 oda bir salon, besiktasta, hani besiktasta carsi var ya. pasaj falan var. pasajda ps2 satiliyo hani. yeni oyunlar da paso gelir oraya. hatta bir keresinde cm cikmadan 15 gun once her yeri ilanlarla donatmislardi da cok heyecanlanmistik. allam heyecan demisken heyecana kaptirdim, yazdikca yazdim. nereden nereye degil mi ya. efendim, bilinc akisi mi dediniz?
  • takdir edilesi ama çözmesi, anlaması, yorumlaması zor bir yazım tekniğidir. tipik bir örnek olarak virginia woolf gösterilebilir. zira anlattıklarının çoğunda gerçekle hayal, geçmişle şimdiki zaman, kendi iç hesaplaşmaları ve gerçek hayatındaki diyaloglar içiçedir. bu türdeki eserlerin yazarlarına neden aklına geleni öyle su gibi yazıyorsun diye sorulmaz, saygısızlık olur. bu eserleri böylece kabüllenmek gerekir.
  • oğuz atay bu teknikle okuyucusunu yumruklar, zedeler, travmaya sürükler ve daha birçok şey. sonunda da kendine hayran bırakır.
  • bir roman anlatım tekniğidir.kahramanın kafasından geçenler düzensiz bir şekilde, zıplamalarla, çağrışımlarla yönlenir.ordan oraya atlar.
  • daniel chavarria kitaplarinda da rastlanan tekniktir, ayrica kitap cevirmenlerini ruh hastasi etmek icin birebirdir.
  • jack kerouac, spontane düzyazının temellerinde "eğer mümkünse bilinçsiz bir şekilde yazın" der. "görüntüyü nasıl betimleyeceğiniz hakkında önceden düşündüğünüz bir fikirden başlamayın, onun yerine yazı yazma esnasındayken zihninizdeki görüntünün mücevherimsi ilgi odağından başlayın ve lisan denizinde dışarı doğru yüzün."

    başucumda hemingway ile uyandım, şimdiye kadar yazmış olduğu tüm öyküler kalın da olsa bir kitaba sığmıştı. dövüşür gibi yazmasını seviyordum, hikayelerinin ilk cümlesi sert bir yumrukla başlıyordu; okuyucuya bir şeyler tanıtmaya ve onu, arsız hanutçular gibi içeri davet etmeye çalışmıyordu, birdenbire gözlerimizi açıyor ve kendimizi kavganın ortasında buluyorduk. rastgele bir sayfa açtım, bir kavgada gözlerini kaybetmiş blindy'nin bir kumarhanede geçen üç sayfalık hikayesini okuyup kitabı komodinin üzerine geri koydum. yatağın kenarlarındaki o kahrolası küçük dolaplara ne denir hala bilmiyorum, şifonyer de olabilir. şifonyer, kadınların gece yatmadan önce giydikleri ve kalçalarının yarısını ancak kapatan ipeksi kıyafet de olabilir. eşyalarla aram hiç iyi olmadı, büyükçe bir sırt çantasıyla bir misyoner gibi dünyayı gezeceğimi düşündüğümden ev eşyalarının adını öğrenmeye çalışmadım fakat tanrının benim için başka planları olduğunu öğrenmem fazla zaman almadı.

    anahtarcı deli ömer gibi çıktım evden; çift korumalı çelik kapının çift anahtarı, arabanın anahtarı, odamın anahtarı, anahtarların ucuna eklediğim ve içinde ölmeden önce izlemem gereken on film olan usb belleğimle şangırdaya şangırdaya. bir elimde küçük prensimin kreş çantası, diğer elimde çöp poşeti. aynada üç kişilik bir aile ve reisleri: cevat kelle.

    arabaya biner binmez radyo 3'ü açtım, cennette şarap akan ırmağın kenarına oturmuş ve edmund blair leighton'un the accolade'sinden fırlamış meleksi bir figür yan flüt çalıyordu. sesleri duymuyor adeta görüyordum, dünyanın ağırlığını geride bırakmış ve beni çağıran ışığa doğru büyük bir huzurla süzülüyordum. her bir nefes cennetin kapılarıyla pencerelerini açıyor, dünyevi hayatlarımıza cereyan bahşediyordu. ipeksi saçlardan gelen kokuyu duyabiliyordum, bütün duyularım birbirine karışmışken kırmızı ışıkta durdum ve müzik de durdu. the accolade'nin leydisi "yan flüt diye bir şey yok gerizekalı, bu bildiğin flüt" dedi. "sizin lisede sakso çektiğiniz şey blokflüttü sadece, onun da bizle alakası yok" diye ekleyip fa minör diyez opus 348'ine devam etti. yan flüt diye bir şeyin varlığını savunacakken yandaki külüstürden gelen kahkahalarla dikkatim dağıldı. 49 model bir hudson'du ve jack kerouac, kadının bana soktuğu lafa gülüyordu. marylou arka koltukta uyuyor, dean ise yorgun gözüküyordu. araba toz içindeydi, bütün pencereleri açıktı ve marylou'nun zarif ayak bileklerini görebiliyordum. sabahın köründe karşılaşmıştık ve onlar yola devam edecekti, kahverengi tabelaya kadar durmamalarını ve sonra sağa sapmalarını söyledim. onlara ulupınar'da yemek ısmarlamak istedim fakat işe geç kalmamalıydım. balık gelmeden önce lavaşa ve mezelere fazla gömülmeyin, sonra balığa yer kalmıyor deyip yeşil ışıkla birlikte öne fırladım. dikiz aynamda bir süre onları izledim, kreş yoluna saparken 49 model bir hudson'un içinden bana korna çalıp el salladılar. sonsuza dek devam edeceklerdi; zaman ve mekanın prangasını ölerek parçalamış ve aynı anda birçok yerde olabilen kuantum parçacıklarına dönüşmüşlerdi.

    ben ise aynı anda birçok yerde olma özelliğinden azade, işimin başında bile tam zamanında olamıyordum. ne yaparsam yapayım on dakika geç kalıyordum. belli bir süre sonra da sanki on dakika geç kalmamış da diğerleri on dakika önce gelmiş gibi davranıyordum, arsızlıktan kimse ölmüyordu. yakında bir tutanak yiyecek ve savunmama "hazır tutmuşken bunu da tutun" yazıp havana'ya uçacaktım. planlarıma göre, muhakkikler beni aramaya geldiğinde ben çoktan hemingway ile la floridita'da buz gibi daiquiri'mi yudumlayacaktım.
  • en basit tanımıyla, düşüncelerin arka arkaya birbirini izlemesidir. bilinç akışı karakterin düşünme eylemini olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi tekniktir. yazarın bundan amacı karakterini tüm çıplaklığıyla okuruna göstermektir. fakat benim düşünceme göre yazarlar okura karakterlerinin an içerisindeki ruh halini vermek için bunu yapmaktadırlar. karakterin an içerisindeki ruh hali daima “şimdiki an + geleceğe ve geçmişe atıflarla” akar. (ben de burada gerard genette'nin "modernist roman geçmişe ve geleceğe atıflarla ilerler" tezine atıfta bulunuyorum.) böylece yazar bireyin dış dünyadan anlık kopuşları sırasında geçmişine ve geleceğe yaptığı yolculukları vermiş olur. kahramanın anlık geçmişe dönüşlerinden onun geçmiş yaşantısındaki kişiliğinin gelişmesinde önemli roller oynayan olayları öğreniriz. anlık geleceğe gidişlerle de kahramanının ilgi ve beklentilerini öğreniriz. sözgelimi anayurt oteli'nde, zebercet’in an içerisinde birden çocukken kürt muhittin’in kendiyle dalga geçmesini hatırlayıp sonradan hemen gecikmeli ankara treniyle gelecek kadınla yapacağı konuşmaları zihninden geçirmesi bu anlattığım duruma güzel bir örnektir. bütün modernist romanlarda bu anlık geçişler genellikle serbest çağrışımlarla birlikte olur. yine aynı romandan örnek vermek gerekirse: zebercet meyhanede içerken gözü duvardaki fatih sultan mehmet tablosuna takılır; tam bu sırada yazar bize zebercet'in zihnini açar ve biz zebercet'in bir geriye dönüşle askerdeki fatihli'yi hatırlamasını okuruz. sonrasında da yazar zebercet'i tekrar romanın şimdiki zamanına döndürür. böylece biz serbest bir çağrışımla zebercet'in bilinç akışını okumuş oluruz.
  • bilincin ulaştığı apaçıklık derecesi öyle bir dereceye ulaşabilir ki adeta bahar gününün berrak göğü altında sakince duran göl yüzeyine dönüşür ve güneş ışınlarını, renk renk mavilikteki bulutları, yeşilin her renginden ağaçları..yani yüzeyine yansıyan ne varsa onu yansıtır hale gelir. dünyanın tüm opakliklarini yansitabilecek kadar berrak bir yüzeydir bilinç akışı tekniğine imkan veren. bilinçli bir tarz seçimi de değildir bence bu. teknik olarak bilinç akışı edebiyat bölümlerinin bir kategorizasyonudur. bir yazar o berraklığa ulaştığında zorunlu bir mod halini çoktan almıştır bile bilinç akışı.

    hristiyan teolojisinde claritas olarak adlandırılan bu ruh hali mucizevi etkilere gebedir. bilinci akmadığında baş ağrıları çekiyordu güzel virginia. joyce için bilincini beyaz kağıtlara akıtmak dışında bir yol yoktu delirmemek için.

    dünya çok ağır. akan bir bilinç en hafif şey. bu ikisi arasındaki karşıtlık başdöndürücü, baş agritici. bir an bile akmışsa ve sahibine o hissi yaşatmissa bilinç, kişinin yapabileceği yegane şey o anın yinelenmesi için sabırla beklemesidir. çünkü onunla eşdeğer bir duygu daha yoktur.
  • bazı nadide suserlarımızın sandığı gibi aklına geleni olduğu gibi yazmak değildir. (belki otomatik yazın diyebiliriz ona). bir karakterin belli bir anda aklından geçenleri yazıya dökmeye çalışmaktır. düşünceyi yazıya dökmeye çalışmaktır. düşünmeden yazmak değildir.
  • bitişik yazıldığı zaman "ç" ile ilgili bir ulama durumu söz konusu olduğundan "bilin çakışı" diye söylenip beyin fırtınası gibi şeyleri çağrıştıran yazı tekniği. severiz kendisini.