şükela:  tümü | bugün
  • orhan pamuk, sessiz ev romanında bu tekniği yer yer kullanmıştır.
  • tekerlemeler de bu teknik ya da burada anlatılan türde bir yöntem ile (bkz: otomatik yazı) yazılmış gibidir.

    "portakalı soydum
    başucuma koydum
    ben bir yalan uydurdum
    duma duma dum
    kırmızı mum
    git komşunun damına kon
    sarı limon"
  • bir anlatım yöntemidir. düşünceleri bir kontrol mekanizmasına ve sansüre maruz bırakmadan aktarmayı amaçlar. ayıkken bunu başaramayanların genellikle bir uyuşturucu ya da uyarıcı maddenin etkisi altında yaptığı görülür. sadece edebi eserlerde değil görsel sanatlarda da kullanılmıştır.
  • tanımdan da belli olduğu üzre bir süre sonra bilincinizi akışkan kıvama getirecek olan yazım tekniğidir. tekniği en ustaca kullanan "akıştırmanlar": *, *, *, * ve denkleridir. kitabı hala kapamayıp devam ettiğiniz takdirde akışkan kıvamdaki bilinciniz, ısının da etkisiyle uçucu hale geçip kulaklardan fısıldayarak terk-i bilinç eyler. loblarınız artık dört duvar arasında serbest dolaşıma tabidir. sigara dumanından daha az yoğunlukta ve de mor ötesi renklerdedir. kokusuzdur da üstelik. eğer hala bulunduğunuz ortamı anadan üryan terketmediyseniz uyuya kaldınız demektir ve sabahına yanakta kapak iziyle uyanılır.
    sek içki tüketmek neyse bu tarzı hissederek okumak odur.
    ne biçim yazmış lan bu 70 sayfa oldu nokta virgül yok diyenler hoşaftan (ya da hoş laftan) anlamayan eşeklerle aynı hobilere sahiptir.
    okuyorum, anlıyorum ama bilincim hala akışmadı diyenlerin; muhtemelen bizim içtiğimizi kulağına damlatanlarla oturmuşluğu vardır.
    ayrıca içtiği çayla bile sarhoş olma yetisine sahip olanların okumaması gereken türdür. bunun yerine gülten dayıoğlu ile yetinsinler.
    bi de kapaklarına şu sigara paketlerine koyulan tarzdan caydırıcı resimler yazılar yazılmalıdır.
    sosyal tavsiye: akışkan bilinç tehlikelidir.!
  • bilinç akımı, sözcüklerin beyne geldiği gibi kağıda gitmesidir;

    dağınık kelimeler başlıklı yazımı okursanız sevinirim;

    artık ben ben değilim, aynaya baktığımda bedenimin yerinde bir boşluk olduğunu görüyorum, yani ben o camın karşısında bulununca, değişen herhangi bir şey yok, görünmez bir adam olmuşum sanki, aynalar, bile yansıtmıyor beni. dünya hakkında hiçbir fikrim yok şimdi, gündelik koşuşturmalara, hayat ismini veren insanlardan değilim, bir çivi çak, bir reyon düzelt, bir müşteriye menüyü uzat, bu ben değilim. ütülü bir gömlek giyip, boynuna gravat ismi verilen intihar ilmiği geçirenlerden değilim, bol pantolonu tercih ediyorum; sahillere parkedilmiş arabaların içerisinde sevişen çiftler görüyorum, soğuğu tatmadıklarını fark ediyorum, bir bankta yağmurlarla yıkanarak, titreyerek sevişmesini bilmeyen insanlar, dalgaların gürültüsünden rahatsız oldukları için, usblerine taktıkları bir flash diskle bunalımsal müzikler açıp, dudaklarını ıslatıyorlar, haha, bir dalganın kayaya çarpmasıyla ıslanan dudakları bilmedikleri için. yürüyorum, daha da yürüyorum, caddede, ben en karanlık, en siyah gecelerde dahi, uzay gecesinde bile, yıldızsız önümü görebiliyorum, koltuğunun altına ayakkabı boyama sandığı sıkıştırmış bir çocuğu fark ediyorum, karanlıkta, bir kundura arıyor, siyaha boyamak için, hafif tozlanan bu ayakkabıları siyaha boyamak için, bazen her insanın bu çocuk gibi olduğunu düşünüyorum, bir ayakkabı boyama sandığıyla gezip, kunduruya benzeyen dünyamı kapkara yapmak amacı taşıdığını düşünüyorum. ben karanlıkta çok şeyler öğreniyorum, insanların biraz yalnız kaldıklarında her şeyin, her saçmalığın farkına vardıklarını görebiliyorum. ben onlardanım bebeğim, şu adama bak, midye satıyor, ben olsam hepsini yerdim, ne gerek var ki, ben olsam hepsini yerdim, gelip geçen, çocuklara dağıtır, gelip geçen sevgililere verirdim, midyeleri paraya çevirecek, parayı da, diğer ihtiyaçlarına çevirecek, işte hayat bu muydu? satmak mıydı? bazıları için ise almaktı, aslında her insan için bazen satmak, bazen almaktı. ne kadar satabiliyorsan, o kadar alabiliyorusndur, bu yüzden her şeye hakim olmak şarttı. neyse, ne önemi var, şu camiye bir ateist olarak girip yolda bulduğum 500 mllik su şişesini doldurayım, bunun için herhangi bir şey satmama ve almama gerek olmadığını görünce gülüyorum. satmadan veya almadan da yaşayabiliyorum. neyse, bir savaş alanı öğrenci odasının dağınıklığında üstüm başım, böyle görenlerin serseri yaftası koyacağını biliyorum, belki de serseriyim, kelimelerime bakın, hepsi dağınık, neyi anlatıyorum, neyi anlatmak istiyorum, ne yaşıyorum ki.
  • bazı nadide suserlarımızın sandığı gibi aklına geleni olduğu gibi yazmak değildir. (belki otomatik yazın diyebiliriz ona). bir karakterin belli bir anda aklından geçenleri yazıya dökmeye çalışmaktır. düşünceyi yazıya dökmeye çalışmaktır. düşünmeden yazmak değildir.
  • bilinç akışı tekniği şöyledir ki: karakterin anlatmak istediği iç monologlarla verilir okuyucuya, metnin takibi bu yüzden zordur, karakterin parça parça o an aklına gelen her şeyle alakalı düşüncelerini okursunuz, tabi bunlar öyle rastgele verilmez,aslında hepsi verilmek istenilen düşüncenin parçalarıdır, bilinç akışı sadece kurgusal bir araçtır; "eveeet bir kız vardı, ingilterede taşrada yaşardı.çok ama çok güzeldi." diye girmez daha ilk sayfada, işinizi zorlaştırır, kafanızı çalıştırır, kısaca stream of consciousness candır.
  • notosoloji'de, tercüme edilmiş bir incelemesi yayımlanan teknik.

    bilinçakışı, özellikle modernist romancıların değişen hayata ve edebiyata karşılık bulmak için geliştirdikleri, çok uzun zamandır vazgeçilmeden kullanılagelen ve okurları büyüleyen, onların aklını karıştıran bir anlatım tekniği. mrs. dalloway ve stephen dedalus gibi birçok roman karakterini kusursuz biçimlerde anlatarak hayatımıza sokan yazarlar, bu tekniğin en parlak örneklerini verdi.

    bilinç akışı nedir?

    psikolog william james’in çalışmaları sonunda ortaya çıkan bilinçakışı yöntemi, düşüncelerin hiç durmadan, bir sıraya konmadan belirtilmesi, sıralanmasıdır. bu nedenle cümleler daha uzun ve daha karmaşıktır. sözdizimi ve cümle kuralları yok sayılır. anlamın kişiden kişiye değişmesi bir düzensizlik yaratmaz. okurun dahiyane fikirlerini de daha derinlere inerek ortaya çıkarır. yazarın rüya, kendinden geçme, halüsinasyon görme durumları, farklı bilinç canlandırmalarına imkân tanır.

    bilinç akışı yöntemini çok başarılı kullanan yazarlardan ve eserlerinden bazı örnekler:

    dorothy richardson

    bilinç akışı tekniğinin 20. yüzyıldaki öncüsü olan dorothy richardson, pointed roofs adlı uzun soluklu romanında bilinç akışını kullandı.

    “on one side was the little grey river, on the other long wet grass repelling and depressing. not far ahead was the roadway which led, she supposed to the farm where they were to drink new milk. she would have to walk with someone when they came to the road, and talk. she wondered whether this early morning walk would come, now, every day. her heart sank at the thought.”

    william faulkner

    nobel ve pulitzer ödüllü william faulkner, ses ve öfke ve döşeğimde ölürken romanlarında bilinçakışını etkili biçimde kullandı.

    farklı karakterlerin içsel karmaşalarını yazım kurallarını yok sayan bir anlatımla vurguladı. kitabın kısa bir bölümünde okur, farklı seslere, kokulara ve hareketlere maruz kalır.

    “söyle babana olmaz olur ben babamın yaratıcısıyım ben icat ettim onu ben yarattım onu kendim için söyle ona o iş olmayacak çünkü ben öyle değildim diyecek ve sonra sen ve ben çünkü bu yaratıkları seviyoruz” – ses ve öfke (çev. rasih güran, yky)

    james joyce

    dublinli james joyce’un bütün eserlerinde bilinç akışı tekniği kendini belli eder. finnegans wake, sanatçının bir genç adam olarak portesi ve 1000 sayfa, 265.000 sözcükten oluşan ulysses, bilinçakışının en önemli örnekleri arasındadır. ulysses’te, herhangi bir paragrafta kaybolmak çok kolaydır. stephen dedalus, düşünceleriyle okuru allak bullak eder. kendi kendine “tekrar dönecek misin?” diye sorarken kafasındaki çok farklı düşüncelerle grafton caddesinde bulur kendisini. sonra bir anda sorusunu yanıtlar ve şu sonuca varır: “geri dönmek çok anlamsız.” başka bir adımda duke caddesine varır ve okuru hem kendinin hem de onun neden oraya gittiğini anlayamaz.

    “genç kızken ben de bir dağ çiçeğiydim orada evet saçıma gülü endülüslü kızların taktığı gibi takınca ya da kırmızı mı taksam evet ve nasıl öpmüştü beni mağribi surunun altında ben de dedim kibu da olur bir başkası daha iyi olacakdeğil ya sonra gözlerimle tekrar sormasını istedim evet sonra ister misin diye sordu evet ne olur evet de dağ çiçeğim dedi önce sarıldım ona evet ve onu kendime çektim göğüslerime dokunsun diye safi parfüm evet kalbi deliler gibi çarpıyordu evet dedim evet isterim evet.” – ulysses (çev. armağan ekici, norgunk)

    virginia woolf

    bütün zamanların en önemli feminist yazarı ve en önemli yazarlarından virginia woolf’un eserlerinde bilinçakışı tekniği önemli bir yer tutar. woolf, “çay takımını”, “bir uşağın ellerini”, “bir şemsiyeyi”, “bir kâseye konulan çorbayı” betimlerken ayrıntılara fazlaca önem vermiş ve bilinç akışının en güzel örneklerini böylece sergilemiştir.

    mrs. dalloway’de okuyuculara farklı bakış açıları ve fikirler sunmaktadır. okuyucu kimin konuştuğunu ve ne hakkında konuştuğunu merak eder.

    “ama diyordu rezia,çocuk doğurmalıyım. beş yıldır evliydiler.

    birlikte tower’a gittiler; victoria ve albert müzesi’ne; kral’ın parlamento’yu açışını izlemek üzere kalabalığın arasında beklemişti rezia. ve mağazalar vardı- şapkacılar, elbise mağazaları, vitrininde deri çantalar sergilenen mağazalar, durup gözlerini dikerdi onlara. ama bir erkek çocuk doğurmalıydı.” – mrs. dalloway (çev. ilknur özdemir, kırmızı kedi)

    marcel proust

    kayıp zamanın izinde romanında dikkate değer ölçüde bilinç akışını kullanan proust, bir madlen çikolatayı yerken o çikolatanın kokusundan çocukluğuna gider ve bütün paris’i bu kokuyla dolaşır. okur bu koku ve tatta “vivonne nilüferlerini” ve “combray’deki pazar sabahlarını” bulur.

    “ardından da, önceki hayatta var olan düşüncelerin ruh göçünden sonra bilinmez olması gibi, benim için anlaşılmaz bir hâle gelmeye başlardı; kitabın konusu benden kopardı, onu düşünüp düşünmemekte serbest olurdum; aynı anda görme duyuma kavuşur, etrafımda, gözlerimi, belki daha çok da zihnimi dinlendiren, hoş bir karanlık bulunca çok şaşırırdım; zihnim bu karanlığı sebepsiz, anlaşılmaz, gerçekten karanlıkbir şey olarak algılardı.” – swann’ların tarafı (çev. roza hakmen, yky)

    jack kerouac

    yolda ve yalnız gezgin eserlerinde bilinçakışı tekniğine sıkça başvuran jack kerouac, beat kuşağının önemli temsilcilerinden. orijinali üç haftada bir rulo kâğıda yazılan yolda, kerouac’ın amerika yolculuklarına dayanır. bu yolculuklarda bilinçakışının en canlı örneklerine rastlanır.

    “carlo marx’la karşılıklı iki iskemleye oturmuştuk, diz dize, ona bir rüyamı anlatmıştım, çölde garip bir arap beni takip ediyordu, kaçmaya çalışıyordum, ama kotuyucu şehre ulaşamadan beni yakalıyordu. “kim o?” demişti carlo. birlikte kafa yormuştuk. ben, benim, diyordum. ama değildi. bir şey, birisi, bir ruh, hayat çölünden geçen herkesi izliyordu, cennete ulaşmadan yakalayacaktı bizi.” – yolda (çev. can kantarcı, ayrıntı)

    jose saramago

    nobel ödüllü jose saramago, portekiz edebiyatının önde gelen isimlerindendir. o da woolf gibi eserlerinde bilinçakışını çeşitlendirmeyi sever. körlük’te uzun cümleleri ve tırnak işaretini sık sık kullanması eserinin en belirgin özelliği hâline gelmiştir. bilinçakışı tekniği, eserlerine özgür yorumlama gücü katmıştır.

    “daha şimdiden arabalarından fırlayan birçok sürücü, arızalı arabayı trafiği aksatmayacak bir yere kadar itmeye hazır, arabanın kapalı camlarına vuruyorlar, içerideki adam başını onlara çeviriyor, önce bir yana, sonra öteki yana, bağırarak bir şeyler söylediğini görüyorlar ve ağız hareketlerinden, bir sözcüğü durmadan yinelediği anlaşılıyor, hayır, bir değil, iki sözcüğü, evet, bunu zaten, bunu zaten içlerinden biri kapıyı açmayı başardığında anlayacaklar, kör oldum.” – körlük (çev. aykut derman, can)

    samuel beckett

    bu listedeki ikinci fransız yazar olan samuel beckett, türkçeye üçleme olarak çevrilen, içinde malloy, malone ölüyor, adlandırılamayan isimli üç ayrı roman bulunan eserinde bilinçakışını kullanmıştır.

    “what shall ı do? what shall ı do? now low, a murmur, now precise as the headwaiter’s and to follow? and often rising to a scream. and in the end, or almost, to be abroad alone, by unknown ways, in the gathering night, with a stick.” – molloy

    fyodor dostoyevski

    suç ve ceza romanıyla bütün edebiyat dünyasında adını duyuran dostoyevski’nin 1864'te yazdığı yeraltından notlar, rus edebiyatının en büyük eserlerindendir. roman boyunca engin düşüncelerini uzun ve sıralı cümlelerle ifade eder. parantez içindeki cümlelerde bile…

    “işte ben, içi dışı bir insanı, onu özene bezene yaratan, sevecen doğa ananın görmek istediği gibi, gerçek normal insan sayarım. böyle bir adamı kıskanmaktan kendimi yer bitiririm. aptal olmaya aptaldır, böyle değildir diye sizinle tartışmayacağım, ama ne bileceksiniz, belki de normal adamın aptal olması kaçınılmazdır. belki de böyle olmasının ayrı bir güzelliği vardır. bu düşüncemin doğruluğuna inanmam için başka bir neden de, normal insanın karşıtının, yani herhâlde doğanın kucağından değil de imbikten geçirilmiş, derin anlayışlı adamın (bunda da gizemli bir hava var, ama pek emin değilim.) normal insan karşısında bazen birden duralaması, bütün üstünlüğüne karşın kendisini seve seve sıçan gibi görmesidir.” – yeraltından notlar

    toni morrison

    an evening with toni morrison, miami ınternational bookfair, 198

    kölelik üzerine pek çok roman yazan toni morrison’ın en ilgi uyandıran romanı hiç kuşkusuz sevilen’dir. yetişkin bir kadın olarak ailesine dönen hayalet bebek hikâyesi olan sevilen, köleliğin ürkütücü yanlarını, bir ailenin çok katmanlı öyküsünü, çektiği acıları geri dönüşlerle anlatarak okuyucuya yansıtır. romanda sona doğru bilinçakışı yöntemi kullanılarak, iç içe geçmiş üç karakterin düşünceleri anlatılır.

    “sevilen

    sen benim ablamsın

    sen benim kızımsın

    yüzün benim yüzüm; sen bensin

    seni yeniden buldum; bana geri döndün

    sen benim sevilen’imsin

    sen benimsin

    bana aitsin

    benimsin

    senin sütün bende

    senin gülümsemen bende

    sana bakacağım

    sen benim yüzümsün; ben senim. ben senken;

    beni neden terk ettin?” – sevilen (çev. püren özgören, can)

    http://www.notosoloji.com/…n-iyi-kullanan-yazarlar/
  • bilincin akışkan olduğu yanılgısına sebebiyet veren sözcük öbeği.

    oysa o kadar katı ki tanecikleri
    (nano)milim kıpırdamıyor yerinden
    ve o kadar ağır, yerin iç çekişinden.
  • okurken zorlandığım fakat okumaktan kendimi alamadığım kitapların neredeyse tamamına yakını bilinç akışı tekniğiyle yazılmış olanlar. bu sebeple kendisine öfkeyle karışık sevgi beslerim. bazı anlar olur ki hem kitapla hem de bilincimle cebelleşirim. işte o an öfkelenir, kitabı bırakmak isterim. fakat yine bir şekilde beni cezbeder ve düşüncelerimi beklemeye alıp okumaya devam ederim. öyle de illet, tatlı sert bir tekniktir.