şükela:  tümü | bugün
  • "dinler, eylemler üzerinde ısrar eder; benim ısrarım bilinçlilik üzerinedir ve bilinçlilik sessizlik içinde büyüyebilir. sessizlik bilinçlilik için doğru topraktır. sen gürültülü iken çok tetikte ve bilinçli olamazsın. bilinçli ve tetikte iken, gürültülü olamazsın; ikisi aynı anda var olamaz."

    (bkz: bilinclilik)
    (bkz: fenomenal bilinçlilik)
  • daha genel anlamıyla ‘’bilinçlilik (ingilizce: consiousness )’’ olarak da bilinen bu kavramı, 17. yüzyılda ünlü fransız filozof descartes’in ‘’düşünüyorum, öyleyse varım (fransızca: cogito ergo sum)‘’ sözü güçlü bir şekilde açığa vurur. bilinçlilik kelimesi, genelde öz farkındalık yerine kullanılsa da, aslında öz farkındalık bilinçli olma halinin daha özelleşmiş bir durumunu ifade eder.
    son iki yüz yılllık tarihsel süreçte, bilinçlilik teriminin farklı yan anlamları doğmuştur. yani bilinçlilik kelimesinin zihnin veya varlığın içinde bulunduğu farklı durumlar için farklı tanımları ortaya çıkmıştır: canlı bilinçliliği (ingilizce: creature consiousness), durum bilinçliliği (ingilizce: state consiousness) ve bir varlık olarak bilinçlilik (ingilizce: consiousness as an entity). bu temel bilinçlilik tanımları birden fazla alt tanımlamaya sahiptir.

    örneğin, canlı bilinçliliği teriminin ‘’ hissedebilirlik "(armstrong 1981, ingilizce: sentience)’’, ‘’uyanıklılık (ingilizce: wakefullness)’’ ve ‘’öz farkındalık (carruthers 2000, ingilizce: self-consiousness)’’ gibi bazı alt tanımları da yapılmıştır. bu tanımlardan biri olan hissedebilirlik basitçe "içinde bulunduğu dünyayı algılayıp tepki veren her canlı (arı, kedi gibi) farklı derecelerde bilinçli olabilir" anlamına gelir. ‘’ bir varlık olarak bilinçlilik ’’ tanımı ise bilinçli sıfatının, soyut bir varlık olarak ayrıştırılarak incelenmesine dayanır. günümüzde bilinçlilik hakkında modern nörobilim ve psikolojide en çok incelenen ve açıklanmaya çalışılan ‘’öz farkındalık’’ tanımdır. bu tanım ‘’bilinçli canlı sadece farkında değil, aynı anda farkında oluğunun da farkındadır’’ anlamına gelir. öyleyse, bilinçlilik kendi varoluşu üstüne düşünebilme, sorgulayabilme veya kendi varoluşunu hissedebilme yeteneğidir.

    bilincin doğası hakkındaki sorular insanlık tarihi kadar eskidir. buna rağmen, bizim bugün bildiğimiz anlamdaki bilinç tarihsel bir gelişimin sonucudur. bir görüşe göre, bilinç kavramı homerik çağdan (yunan karanlık çağı, m.ö. 1100-800) belirli bir süre sonra ortaya çıkmıştır. bu görüşe göre, truva savaşını yapan insanlar, bugünkü anlamıyla kendi benliklerini düşüncelerinden ve eylemlerinden bütünleşmiş bir özne olarak tanımlayamıyorlardı. bazı araştırmacılara göre ise klasik çağda (m.ö. 500-400), antik yunancada bilinç kavramını tanımlayacak bir kelime yoktu. bu görüşlere rağmen, çok eski çağlarda insanların bizim bilinçlilik olarak bildiğimiz olgu hakkında özel bir tanıma sahip olup olmadıkları hala kesin bir bilgi değildir.

    bilincin modern bir kavram olarak doğuşu john locke’ un 1690 yılında yayınlanan ‘’ essay concerning human understanding ’’ adlı çalışmasına atfedilmiştir. bu çalışmasında locke bilinçliliği bir insanın kendi aklından geçenleri algılaması olarak tanımlamıştır. locke’nin çağında yaşamış olan g. w. leibniz kendi integralleme ve diferansiyelleme çalışmasından esinlenerek 1686’da yayınladığı ‘’discourse on metaphysics’’ adlı çalışmasında bilincin sonsuz sayıda seviyesi olduğunu hesaplayan (bilinçsiz düşünceler de buna dahil) ve ‘’petites perceptions’’ olarak adlandırılan bir zihin teorisi önerdi. leibniz, tıpkı farkındalık ve öz farkındalık arasındaki fark gibi, kavrama ve algılama arasındaki farkı ilk ortaya koyan insan oldu. dahası, 1720 yılında ‘’ monadology ’’ adlı eserindeki ünlü değirmen benzetmesinde, genişletilmiş büyük bir beynin içinde, sanki bir değirmenin içinde yürürcesine beynin bütün mekanik işleyişini gözlemleyerek yürüyebilseydik hiçbir yerinde bilinçli bir düşünce göremeyeceğimizi söyler. onun bu tezine göre, bilinçlilik hali sadece maddenin bir sonucu olamaz. diğer taraftan, leibniz’ in bilinçsiz düşünceler tezine rağmen, gelecek iki yüz yıl boyunca düşünce ve bilinç kavramları hemen hemen aynı olgu olarak algılanmaya devam etti. locke’ dan sonra 1739’da david hume ve 1829’da james mill bilinçli düşüncelerin birbirini etkileme prensiplerini çözmeyi amaçladılar.

    neyse ki, çağımızda gelişen teknoloji ile birlikte bilinçlilik psikoloji ve nörobilimin önemli bir araştırma konusu olabilmiştir. salk enstitüsünden dr. francis crick ve california teknoloji enstitüsünden dr. christof koch’ un 2003 yılında yayınlanan ‘’ a framework for consiousness ’’ adlı çalışmalarında beynin claustrum denen bir bölgesinin elektrik sinyalleri ile stimüle edilerek kişide bilincin kapanmasına neden olan bir anahtarlama mekanizması keşfettiler. bu çalışmaya göre claustrum beynin diğer parçalarını birbirine bağlayan ve koordine eden bir bölgedir. yine de, dr. koch sadece nöronlar ile bilinç arasındaki ilişkiyi incelemenin yeterli olmayacağını ve nörobilimin bilinç olayının ne olduğunu, içerisinde hangi oluşumları barındırdığını açıklayan bir teoriye ihtiyacı olduğunu söylüyor.

    wisconsin-medison üniversitesinden giulio tononi, bilinç üzerine umut vaat eden teorilerden biri olan ‘’ıntegrated ınformation theory’’ adlı çalışmayı yaptı. bu teori david chalmers’ ın dediği gibi, zor bir problem olan beynin nesnel deneyimlerini nasıl ürettiğini anlamaya çalışır; etraftaki bütün renkleri görmek, deniz dalgalarını duymak gibi. bilim adamları genelde bu problemi tüme varım yöntemi ile çözmeye çalışırken, tononi’ nin teorisi önce bilincin kendisini ele alarak arkasındaki fiziksel olayları anlamaya çalışır. teorinin temel fikri, herhangi bir bilinç deneyiminin çok farklı alanlardan bilginin bütünleşmesi ile oluştuğudur ve bu deneyim sınırlandırılamaz. örneğin, gözlerinizi açtığınızda bütün renkleri görürsünüz. sadece siyah beyaz görmeyi yada tek bir yönden görüntü almayı seçemezsiniz. biz istemesek de beynimiz kesintisiz bir şekilde bütün alıcılardan gelen karmaşık bir bilgi ağını örer. tononi, teorisinde bir bilinç deneyiminin sınırlandırılabilirliğini bir ‘’phi’’ sayısı ile derecelendirir. phi sıfır ise, deneyim alt parçalara sınıflandırılabilir; yada phi büyükse deneyim çok daha karmaşıktır. bu teorinin doğal bir sonucu ise, insan beynini ne kadar iyi taklit ederse etsin hiçbir bilgisayarın bilinçli olamayacağıdır.

    öte yandan, california’daki la jolla nörobilim enstitüsünden berard baars ise ‘’ global work space ’’ teorisini ortaya attı. bu tez kara tahta (black board) olarak anılan ve değişik yazılımların erişebildiği hafıza deposu olan eski bir yapay zeka fikrinden esinlenir. buna göre, bilinç bilgisayar hafızası gibi çalışır. yani geçmişte kalmış bir deneyimi bilinç yüzeyine geri çağırarak devam ettirebilir. her anı beynin diğer parçaları tarafından erişilmek ve işlenmek üzere beynin kara tahtasına yüklenebilir. baars’ a göre bu hafızadan kaynaklı yayın bilgisinin (broadcast information) beyin etrafındaki hareketi bilinci oluşturuyor. dr. koch’a göre tononi’nin ıntegrated ınformation theory’ si ve baars’ın global work space theory’si birbirinden bağımsız değil. ilki bilincin ne olduğunu açıklamaya çalışırken, ikincisi onun nasıl işlediğini çözmeye çalışıyor.

    son olarak, 2016 yılında physical review e dergisinde çok çarpıcı bir makale daha yayınlandı. ‘’ towards a statistical mechanics of consiousness ’’ adlı çalışmada toronto üniversitesi ve paris descartes üniversitesi’nden araştırmacılar beynin bilgi içeriğinin arttırılmasının bir sonucu olarak bilincin doğduğu olasılığı üzerinde duruyor. farklı bir açıdan baktığımızda bu beynin entropisindeki artışın yan etkisi demektir. entropi (ingilizce: entropy) fizikte herhangi bir sistemin zamanın ilerleyen oku içinde düzenli halden, geri alınamaz bir biçimde daha düzensiz bir hale geçmesi demektir. yani halk deyişi ile; eskimek. evrenin toplam entropisinin sürekli arttığını düşünürsek, tıpkı evren gibi beyinlerimiz de fizikteki entropi prensibine benzer şekilde düzensizliğini zamanla artıracak yapıda olabilir. bu teoriyi test etmek için araştırmacılar yedisi epilepsi hastası olan, dokuz kişiden iki adet deney grubu oluşturdular. bir olasılık teorisi olan istatistiksel mekaniği (ingilizce: statistical mechanics) kullanarak, sağlıklı kişilerin uyurken ve uyanıkken, hasta kişilerin epilepsi nöbetindeyken ve normal durumdayken beyin aktivitelerini modellemeye çalıştılar. her iki grupta da (epileptik ve sağlıklı) bilinçli durumdayken beynin yüksek entropiye sahip olduğunu gözlemlediler. bu çalışmada basitçe; uyanık durumdayken beyin ağı içerisindeki bağlantıların daha fazla olası konfigürasyon tarafından oluşturulması ve bu karmaşanın beyin entropisini artırdığı sonucuna varılmıştır.

    bu çalışmalardan evren ve bilinçlilik arasında bir ilişki olduğu sezilmektedir. öyle görünüyor ki bilinçlilik modern fizik ve matematik ile çok ilişkilidir. bilinçliliğin soyut yapısı, üzerinde çalışmayı gerçekten zorlaştırmasına rağmen, konuyu farklı açılarından ele alan çok sayıda bilimsel araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. içinde yaşadığımız ve iliklerimize kadar hissettiğimiz bu gizemi çözmenin insanı ve evreni anlamak için bir çok soruyu cevaplayacağı düşünülmekle beraber, insan bilinci ve bilincin kendisi derin bir sır olarak hala gizemini koruyor.