şükela:  tümü | bugün
  • biletini önceden ayırtmamıştı, nasıl olsa otogarda bir bilet bulacaktı. çeşit çeşit renklerdeki ışıklı firma reklamları ilk başta şaşırttı onu; kafasında değişik düşünceler vardı, ismini beğendiği bir firma mı, aynı yollarda gittiği halde kaza yapmamayı garanti ettiği bilet fiyatının astronomikliği ile ölçülebilecek bir firma mı, bilinmezliği ile adrenalin yükselten bir firma mı derken bunlardan farklı bir seçeneğe yöneldi; en yakındakine...
    otogarların bulunduğu şehir sanki o otogardan ibaretmiş gibi garip düşüncelere kapılırdı hep; garip bir hüzün sarardı onu, daha o koltuğa oturup yolculuk moduna girmeden... yolculuğu paylaştığı insanları karşılayanları görüp, kendini karşılayan olmayanı dahası yalnızlığını daha da iyi fark eden ağlamaklı yolcular; telaşla doğru peronu arayan yolcular; yorgunluğu yüzünün her hattından okunan otobüs personeli; otogar büfelerinin müdavimsizliği...
    güçlükle okunabilen biletine göz attı, koltuk numarasını zorlukla seçti: “29”...sol tarafta ve cam kenarıydı koltuğu, sevindi, zira bilet kestirirken “cam kenarı olsun” diye hatırlatmayı unutmuştu; yüzde elli ihtimal bu kez onun lehine gerçekleşmişti, bu bir başlangıç mıydı?
    yolculuk arkadaşı ellili yaşlarda bir adamdı, eşi ve çocuğu ön koltuktaydı, onlarla ilgileniyordu sürekli; bu durum onu sevindirmişti çünkü haz etmediği bir sohbetin içine çekilebileceği sohbete aç bir çift göz değil, ailesini kollama telaşında olan bir çift “baba” gözüydü koltuk arkadaşı... sigaranın kapalı yerlerde yasak edilmesi onu fazlasıyla mutlu eden bir gelişmeydi; bir anda çocukluğunu hatırladı, otobüse poşetsiz binemezdi o sigaralar yüzünden... muhteşem başlayan otobüs yolculukları o pis duman yüzünden kabusa dönüşürdü, günlerce bu olayın etkisini atamazdı bünyesinden, ama artık o mazot-sigara dumanı kokteyli bu barda yasaklıydı içmek zorunda değildi bu kokteyli...
    otobüs şehrin ışıklarıyla yavaş yavaş vedalaşıyordu, karanlık da iyi den iyiye kendini hissettirmiş, uykuyu bilince daha da bir hatırlatır hale gelmişti... pencereden dışarıya bakıyordu; gün yorgun gibi gözüküyor, yolun yakınındaki evler de ışıklarını açmaya başlıyorlardı... zaman kavramı onun için kaybolmuştu; her yolculukta böyle olurdu onun için; yolun yakınındaki evlere bakar, içeriyi görmeye çalışırdı, gördüğü insanların günlük yaşam faaliyetleri ona garip gelirdi; insanlar yemek masasına oturmuş hep birlikte yemek yerler, televizyon seyrederler, balkonda otururlardı... zaman kavramından uzaklaştığı için tüm bu olağan yaşam içi aktiviteleri ona ilginç gelirdi...
    aniden mikrofonik bir ses kulağındaki walkman ile karıştı, yarı uykuluydu zaten bir an nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı; mola yerindeydi... belindeki tutulma onu hiç istemese de inmeye zorladı... carl lewis çevikliği ile inen ve “mola yerinde tüketilecek ne var” diye sağa sola saldıran insanları garipseyerek basamakları ağır ağır indi... bulunduğu şehir, ilçe, kasaba ya da her ne yerleşim birimi ise ondan fazlasıyla izole olan mola yerindeki zoraki bulunuş “cümle düşüklüğü şovu” içeren anons ile son buldu... elektrik direklerinin, “simetri hastalığına yakalanmış biri” tarafından hazırlanmış yarış pistine çevirdiği yolda, her bir direği geçtikçe varacağı yere biraz daha yaklaştığını bilmek onu yolculuk psikolojisinden uzaklaştıramıyordu... söndürülen otobüs içi ışıkları insanlara “yatın zıbarın da şoför rahat rahat yoluna konsantre olsun” uyarısı yapıyordu... ülkedeki tüm otobüslere dağıtılan kadrolu bebek yine ağlamaya başlamıştı... her yolcuğunda bir bebek olması onların özel bir kuruluş tarafından her otobüse birer adet olarak paylaştırıldığı düşüncesini oluşturmuştu kafasında...
    hava aydınlanmaya başlamıştı, midesinde garip bir baskı hissetti, bu baskı ilkokuldayken müdür odasına çağrıldığında yaşadığı baskıyla aynıydı... yolculuğunun bitmesine az bir zaman kalmıştı ve daha önce bulunmadığı bir şehirde yaşama, iş hayatına atılacaktı... hayatın her alanında yeni başlangıçlar öncesinde kafada bir beklenti oluştururdu ve bu yine olmuştu; acaba beklentisi ile gerçek arasında çok fark olacak mıydı? onu bekleyen sürprizler var mıydı? evden ilk ayrıldığında yaşadığı “dost yüz arayışı,bulamayınca derin bir hüzne garkoluş” yine olacak mıydı? hayır be, olmazdı, o askerliğini bile yapmıştı, güçlüydü... bir anda yükseldiği koltuktan yine usulca sindi...
    yolculuk boyunca her garip isteğe cevap vermeye çalışan, karayolları kasislerine rağmen içecek servisini başarıyla yapan “host”un sesi onu kendine getirdi:
    -beyefendi nerede ineceksiniz?
    -efendim?
    -nerede ineceksiniz?
    -eve yakın bi yerde
    -pardon?
    -affedersiniz, otogarda otogarda...
    -ya sen sen nerde ineceksin?
    -anlamadım beyefendi?
    -sen nerde ineceksin?
    -siz ineceksiniz; ben değil...

    kolonyalı mendili, tuzlu krakeri ve önceki yolcudan kalmış gazeteyi topladı, birazdan inecekti... host ile olan diyaloğunu düşünüyordu; yolculuk nerede bitecekti, benim için, senin için?
  • artık neresi olursa'ya doğru ve bitimsiz.
    tek başıma çıkıyorum yola.
    rotamı geçtim, başlangıç noktam bile belli değil.
    kocaman bir "gitmek özlemi" ne zamandır içimi kaplayan.
    bilir misiniz: hiç gitmedim ben.
    çantamı toplayıp "gidiyorum, yokum artık" demedim.
    iyi de, gitmeyi özler mi bir insan, hiç gitmemişken?

    öyle bir özler ki...

    siz uçmayı özlemediniz mi hiç, durup dururken ve hiç uçmamışken?
    çölde doğan o bebek ölmemiş mi susuzluktan? tadına bile bakmamışken...

    gitmeyi de özler insan henüz hiçbir yere gitmemişken...
    dura dura özler... köklerini sağlamlaştırdıkça özler...
    gidemedikçe özler...

    ama şimdi çıkıyorum yola...
    ve gidiyorum ben...
    artık neresi olursa'ya doğru ve bitimsiz.
    peki ya siz, siz de benimle gelir misiniz?
  • her insan için farklı yönlere olandır.
    sizin için aşka,başkası için ideallere veya a şahsı için çocuk sevgisine gidendir.
    hepimiz kendi hengamelerimizi arkamızda bırakıp en olur olmadık saçmalıkları kendi imkansızlıklarımız haline dönüştürürken küfür ettiğimiz ve aslında gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz mutluluk türüdür.
    mecnun için leyla'ya kavuşmakken, benim için geride bıraktığım sevdiklerimdir.onları isterken,onlara ulaşmak için çaba gösterirken kaybettiğimizin farkında olsakta bir umut ışığına tutunup onun peşinden gitmektir.
    pişmanlıkların umuda dönüştüğü noktada karşımıza çıkandır.siz kendi hayallerinizi kurup,sevdiklerini,kaybettiklerinizi anarken hüzünden bozma mutluluklar peşinde koşmanın en alasıdır.
    maalesef insanoğlu böyle işte.herşeye alışırken çektiği çile onu alıp başka diyarlara götürüyor.
  • hayatımın her anında yaşadığım durum sanırım. bilmeden hayat mottom haline gelmiş de olabilir.
    yine bilinmeyene bir yolculuk sonucu şuan, hiç bilmediğim şehrin hiç bilmediğim ilçesinde bir kafede tek başıma oturuyorum. dönüş otobüsünü kaçırmamak içinse son iki saat.