şükela:  tümü | bugün
  • "dudaklarım daha kırmızı olmalı" dediğim gün başladı her şey. 2007 yılının eylül ayıydı.
    ucuz bi ruj alıp eve girer girmez dudaklarımı boyadım, onlar kırmızıya daha çok bulandıkça benim de ufkum o kadar genişledi sanki.

    artık yalnız yaşadığım bir evim vardı. kendi çöplüğüm ve bütün sırlarımla beraber yapayalnız yaşadığım bir ev. çelik kapının dışındaki dünyanın beni zerre kadar ilgilendirmediği, prensesi, prensi, kraliçesi, sahibi ve tek yöneticisi olduğum bi dünya. o ev, dünyanın sonundaki evdi benim için.

    ilk kez 2 numara çorap alıp da giyerken sinirden yırttığım günün akşamıydı. ne kadar desenli çorap varsa eve doldurmuştum. ama hepsi 2 numara. peki dedim olmuyor, demek ki ben 3 numaralı çorapların kadınıyım. daha öğrenecek ne çok şeyim vardı. etek ya da elbise için bedenim kaç, 85c nedir, silikonlu çorap nasıl olur, push-up sütyen ve daha bir dünya ayrıntı.

    makyaj konusu ayrı bir dert, hangi ton fondöten tenime gider, göz makyajı nasıl yapılır, peki ya ruj? french manikür? düşündükçe afakanların bastığı ağda seansları? bunları nerden almalı, hangi markalar iyidir vs. vs.

    bir yerden başlamak lazımdı. önce internet üzerinden kıyafetler sipariş edildi. hiç unutmuyorum, aldığım ilk ayakkabı nine west'in platform topuklu bilekten bağlamalı bej renkli ayakkabısıydı. hem büyük numara ayakkabı bulmak öyle sandığım kadar da kolay değildi. ya nine west ya da deichmann. bu ikisi kurtarıcım oldu. bir de özel olarak yaptırdığım diz üstüne kadar çıkan sivri topuklu parlak deri çizme tabi ki.

    en çok korktuğum şey topuklularla nasıl yürüyeceğimdi. ama hiç de korktuğum gibi olmadı. sanki 30 yıldır topuklu ayakkabıyla dolaşıyomuş gibi rahattım. sanki su yolunu bulmuş ve olması gereken yere doğru akıyor gibiydi.

    iç çamaşırları bedeni ayrı bir mesele. bunları internetten almak yerine gidip mağazasından almayı tercih ettim. ilk başlarda üstümdeki çekingenlik yüzünden kendimi hiç rahat hissetmiyodum ama baktım ki kafa dengi tezgahtarlarla çok rahat olabiliyorum. hiç unutmuyorum bi gün iç çamaşırı mağazasında sepete doldurmuşum bir ton tanga, sütyen, baby doll, jartiyer çorapları, külotlular vs. kasaya geldim, arkamda bi ton insan var. kasiyer durdu durdu: bunların hepsini siz mi giyeceksiniz, dedi. hiç bozuntuya vermedim, "evet kabare sanatçısıyım ben, dedim. bir gün gelin izleyin." ben mi giyecekmişim. sanane yahu. ister ben giyerim ister sokaktaki fahişelere dağıtırım. hadsiz. :/ o günden sonra oraya gitmedim tabi.

    sıra geldi saçlara, her zaman uzun kıvır kıvır siyah saçlarım olsun istemiştim. nitekim oldu da, üniversitede neredeyse belime kadar gelen saçlarım vardı, sonra iş güç falan derken kestirdik tabi. yine aynı uzunlukta saçlara kavuşmak hiç de zor olmadı. süvari'den aldığım ilk peruğu çok uzun süre kullandım ve sonradan aldığım hiçbir peruğu bu kadar beğenmedim. şu anda 15 tane kadar vardır ama hiçbiri ilkinin yerini tutmadı. aynısından da bir türlü bulamadım malesef.

    ve epilasyon! korkunç bir tecrübe. gidip de daha uygun diye bulduğum yer resmen mahvetmişti beni. bir daha oraya asla adımımı atmadığım gibi kendi kendime de söz verdim. eğer olacaksa her şeyin en iyisi olacaktı, ya da bunu sürdürmeyi bırakacaktım. daha iyi bir yer seçtim kendime. önce göğüs, sonra yüz ve kollardaki tüylerden kurtuldum. bunu böyle bir cümlede söylemek ne kadar da kolay. halbuki 3 yıl sürecek bir zorlu ve acılı süreç dahilinde kurtuldum bunlardan ve bir kez daha gördüm ki, acıya dayanıklılığım maksat güzellik olduktan sonra bir kat daha artıyor. o epilasyon acısı vız geldi her seferinde.

    para para para. her şey para istiyo. kıyafetler, ayakkabılar, kozmetik ne kadar da pahalı! deli gibi harcıyorum, neden? mutlu oluyorum çünkü. kendimi hazırlıyorum, bir tür metamorfoz. yıllardır tırtıl olarak yaşayan birinin kendine koza örmesi ve rengarenk bir kelebek gibi bu kozadan kurtulması. bunu görmek için her şeyi feda edebilirdim. aklınıza gelecek her şeyi.

    artık tamamen hazırdım. kıyafetlerimi giydim, önce iç çamaşırları sonra çorabı. kırmızı bir elbise almıştım, mini ve vücuda yapışan, çok seksi ve şık bişey. onu giydim. altımda da topuklu siyah rugan ayakkabılar. makyajım da tamamdı. geçtim aynanın karşısına. karşımda bebek gibi bir kız duruyordu ve ben o an anladım ki bu kızla yaşamayı öğrenecek ve bundan sonra tamamen ona çalışacak, ona harcayacak, onu düşünecektim.

    ilk tepkileri duymak için ölüyodum adeta. en yakın arkadaşıma gösterdim içimdeki kadını, bayıldı, yüreklendirdi beni. daha sonra internetteki cd'lerin sohbet mekanlarına takılmaya başladım, diğer cd'leri inceledim, binlerce fotoğraf ve bir ton video. birçoğu kalitesizdi, büyük bir kısmı erkeksiydi, bazıları çok çirkin, yaşlı ve itici. onlara kendimi gösterdim, fotoğraflarımı gönderdim. ve cd olmayan cd seven diğer erkeklere. sonuç mükemmeldi, beklediğimden de iyiydi. harika tepkiler aldıkça ben daha da ileri gidecektim.

    ilk kez biriyle görüşmeye karar verdiğimde 2008 yılının ocak ayıydı. hiç unutmayacağım bir tarihti: 05.01.2008.

    devam edecek...
  • zaman ilerledikçe bazı şeyler yetmez oluyordu. beğenilme arzusu içten içe bana hakim olmaya başlamış gibiydi. sanal sohbetler de bir yere kadar. kendi evimde, dört duvar arasında ne yaptığım kimseyi ilgilendirmediğine göre, alabildiğime özgürdüm her şeyde.

    27 yaşındaydım ve o güne kadar hemcinsimle hiçbir ilişkim olmamıştı. yüzeysel olarak yaşadığım bazı şeyler vardı elbet ama tam anlamıyla bir cinsel ilişki yaşamamıştım. çünkü partnerlerimle bir erkek olarak değil, bir kadın olarak beraber olmam gerekiyordu benim. bunu keşfettiğimden beri ilk hedefim, isteklerimi reele dökmekti.

    bir yandan da alışveriş çılgınlığım sürüyordu. internet yoluyla hong kong'dan, amerika'dan, türkiye'nin birçok yerinden kıyafetler, ayakkabılar sipariş edip getirtiyordum. uzak doğu'nun bedenlerine giremeyeceğimi de ordan gelen elbiselerle deneme yanılma yöntemiyle böylece öğrenmiş oldum. aslında deneme yanılma yöntemiyle birçok şeyi öğrendim ki makyaj da bunlardan biri. mesela bir sabah, birbirine yapışan kirpiklerim nedeniyle gözlerimi açamadığımda daha az maskara sürmem gerektiğini anlamam gibi.

    evimdeki iki odadan birini gece yaşantıma, diğerini gündüz yaşantıma ayırdım. biri ne kadar soluk, cansız ve sıkıcıysa; diğeri o kadar renkli bir cümbüş içindeydi. onlarca çift ayakkabı, 1 dolap dolusu kıyafet, takı, incik boncuk ve tabi ki kozmetikler, parfüm şişeleri. işi o kadar abarttım ki kendime beyaz bir kürk bile almıştım.

    bir gün şehirdışında yaşayan annem "sana geliyorum." dedi. hemen odaları toparlayıp bütün ipuçlarını ortadan kaldırdım. ama bunu o kadar aceleyle yapmıştım ki, elime ne geçtiyse (peruklar, elbiseler, takılar, makyaj malzemeleri) palas pandıras tıkmıştım dolaba. hatta dolabın önüne de bir sürü şey yığmıştım ki, annem açıp da içini görmesin diye. tabi ne kadar meraklı bi annem olduğunu unutarak.

    bir gün işten geldim, tıka basa doldurduğum dolabın önündeki tüm engeller kaldırılmış, dolabımın içi özenle düzeltilmiş ve her şey bir güzel katlanıp yerleştirilmişti. "işte", dedim, "dananın kuyruğunun koptuğu gün." her şeyi açıklamaya gücüm vardı. annemin yanına gittim, oturdum. bekliyorum ki; bana bişey sorsun, ben de hemen başlayayım anlatmaya. ama ne o birşey sordu, ne de ben birşey anlattım. belki kendince yorumlar çıkardı, her şeyin -eğer varsa- bir kız arkadaşımın olduğunu düşündü, ya da bana karışmak istemedi. bilemiyorum. bildiğim tek şey annemin o akşam gözümde çok daha yüceldiğiydi. aradan kaç yıl geçti, o dolapta gördükleri hakkında halen en ufak birşey sormadı kadın. (bir adet zenci dildosu da buna dahil!)

    sanal sohbetlerde binlerce kişiyle konuştum. herkesin sorduğu ilk soru, "ücret ne kadar?" oldu. bunu ilk kez duyduğumda kendimi nasıl aşağılanmış hissettiğimi anlatamam. ama hiçbirine tepki göstermedim. çünkü malesef sanal dünya böyle bir dünyaydı. bunu para için yapmadığımı, ücret talep etmediğimi, sadece kendim için giyinip süslendiğimi insanlara sakince anlatmaya çalıştım. az da olsa kırmaktı niyetim önyargıları. yılmadan anlattım her birine, yaşadığım bütün duyguları. kimi hak verdi, kimi küçümsedi. bense çok fazla umursamadım. elimden geleni yaptım, anlattım, gerisini onlara bıraktım.

    sanal ortamdaki açlık beni ürküttü. hem de fazlasıyla. gazetelerde boy boy cinayet haberleri, homofobi, transfobi vakası okudukça daha dikkatli olmaya zorladım kendimi. konuştuğum insanların hemen hemen tamamı yüzyüze görüşmek istedi. ama görüşeceğim kişi beni seçmemeliydi, görüşeceğim kişiyi ben seçmeliydim. çünkü seçeceğim kişi, aynı zamanda ilkim de olacaktı. buna karar vermiştim.

    ilgimi çekenler genç erkeklerdi. benden büyük olanlarla ya da evli olanlarla hiç işim olmazdı, bunu biliyodum. amaç sadece cinsel güdüleri tatmin etmek olmamalıydı hiçbir zaman. bir paylaşım olmalıydı, konuşulacaklar, birbirimize öğreteceğimiz birçok şey olmalıydı.

    görüşmeye en çok yaklaştıklarımdan biri son anda tam bir psikopat çıktı. bütün gece sadece onunla konuşmamı istiyodu. bana kamera açıp karşımda ağlıyodu. görüşmek için. her duygusunu çok abartılı yaşayan biriydi. çok ufaktı. tam bir çocuk gibiydi. kızdığı zaman ağza alınmayacak küfürler edip, sevdiği zaman hüngür hüngür ağlayacak kadar. işi en sonunda çok daha iğrenç yerlere taşıdı, beni tehdit etmeye başladı. beni takip ettiğini, evimi bulduğunu söyledi ve daha bir ton palavra. tüm bunlarla bilmiyodu ki; kendisiyle olan şuncacık görüşme isteğim de yok olup gitmişti.

    ve diğerleri. görüşmek isteyip de cesareti olmayanlar, evli olup da eşinden gizli gizli benimle konuştuğunu itiraf edenler, kameradan sanal sex yapmak için para teklif edenler, hesap numaramı isteyip her türlü masrafımı karşılamak isteyenler. güzellikle olmayınca işi çirkefliğe döken, çirkinleşen, o aşamayı da atlattıktan sonra bir çocuk gibi yumuşayanlar. insan psikolojisi hakkında bana çok şey öğreten her biri birbirinden ilginç vakalar ve gözlemler. ince eleyip sık dokumalıydım, çünkü kaybedecek çok şeyim vardı benim.

    derken bir çocukla tanıştım. bahçeşehir üniversitesinde öğrenciydi onunla tanıştığımda. şimdi mezun oldu ve çalışmaya başladı tabi. izmirliydi. o kadar toydu ki. onun toyluğunu, ürkekliğini ve o minicik yüreğindeki erkekliğini sevdim ben. çok gülüyoduk onunla, sabahlara kadar bilgisayar başında konuşuyoduk ve en sonunda görüşmeye karar verdik.

    karar vermemde en çok etkili olan şey, ona gönderdiğim bir fotoğrafımı cep telefonuna duvar kağıdı yapmasıydı. hatta annesi görmüş bir gün, "kız arkadaşın mı bu?" demiş, "evet" demiş bizimki de. buydu işte aradığım. bana kız arkadaşı gibi davranmasını bilecek, sahiplenecek biriydi. yaşadığı hiçbir şeyi inkar etmeden, yüreklice savunabilecek biriydi.

    2008 ocak ayıydı. kar yağıyordu. bana göre karşıda, anadolu yakasında, oturuyodu. bütün geceyi planlamıştım. önce yemek yenecek, bir film izlenecek, sonra da birlikte uyunacaktı. tabi ona hazırladığım sürprizden haberi yoktu.

    zor bi yoldan geldi, buz gibiydi elleri. ilk buluşma, ilk heyecan. kalbim yerinden fırlayacak. siyah ince çorap giymişim, ayakkabılarım yeniydi. kırmızı bi elbisem vardı üstümde. makyajım da tamam. buluşma öncesinde en yakın arkadaşıma görüşeceğim çocukla ilgili bilgileri verdim. dedim ki, "telefonu bu, msn adresi bu, adı soyadı bu, beni 1-2 saat sonra ara, telefonu açarım ve her şey yolundaysa seninle önceden kararlaştırdığımız şeyleri konuşuruz." böyle de temkinliyim. ama çocuğa güveniyorum zaten. güvenmesem evime davet etmem.

    içeri girdi, hazırladığım masaya oturduk. mum ışığında yemeklerimizi yedik ve uzun uzun sohbet ettik, bişeyler içtik. sonrasında kararlaştırdığımız filmi izlemeye başladık, izlerken arada öpüşerek. cahil periler'di izlediğimiz film. defalarca izleyip, onunla sanki ilk defa izliyomuş gibi yapmak çok zordu. yine de filmde bayıldığım yemek sahnelerine onunla birlikte gülmek, onun kollarında uzanmak müthiş bir zevkti. onca hazırlığa, aylarca süren emeğe değmişti. ben artık resmi olarak bir crossdresser olmuş, beğeni görmüş ve kendimi kabul ettirmiştim. amacıma ulaşmıştım.

    o gece, o ocak gecesi, dışarda karlar yağarken sevişmeye başladık. "ben", dedim, "senin olmak istiyorum ve bu ilk olacak." bekaretin bir erkeğe verilecek en güzel hediye olduğunu gözlerindeki şaşkınlık ve parıltıdan anladım. gerçekten önemli bişeydi bu ikimiz için de. deli gibi şaşırdı, "nasıl yani" dedi, "daha önce hiç?" "hayır" dedim, "ilkim olacaksın."

    ve o gece ilkim o oldu. sonrasında defalarca anacağımız, özleyeceğimiz bir gecede. sonraları bana kendini çok özel hissettiğini söylemişti. aslında pipisi ufacık olduğu için ilkim olmasını istediğimi bilse belki de bu kadar minnet göstermeyebilirdi. :)

    uyuduk birlikte. sabah okula gitmesi gerekiyodu, benim de işe. daha ojelerimi çıkaracak, makyajımı temizlicek, duş alıcak ve işe gidicektim, sıkıcı ve soğuk maskelerimden birini takarak.

    sabah kalkar kalkmaz ilk işim aynaya koşmak oldu. beni cd olarak gören birinin normal halimle görmesini hiçbir zaman istemedim. çünkü 2 hayatım birbirinden çok ayrıydı ve ben bunları birbirine karıştırmak istemiyodum. o her ne kadar böyle şeylere önem vermese de, ben dış görünüşümle çok ilgiliydim ve her zaman kusursuzun peşindeydim.

    acaba makyajım ne haldeydi, saçım başım, boynumdaki iz!

    aynaya baktım, her şey yolundaydı, gereksiz panik yapmıştım. hemen onu da uyandırdım ve okula gönderdim. içimde pişmanlıkla karışık mutluluk, tuhaf duygular ve belirsizlik vardı.

    şimdi ne olacak? anlık bir şey miydi bu yoksa devamı gelecek miydi?

    beklemek gerekti.
    beklemek.

    ama öncesinde aseton şişesini bulmalıydım.
    takım elbisemi giymeden önce tırnaklarımdaki ojeleri silmek için!

    devam edecek...
  • siz hiç jartiyer giymiş bir futbolcu gördünüz mü?
    ben gördüm.
    hayatımda gördüğüm en sakil sahnelerden biriydi.

    internet deli bişey. insanın tüm abukluklarını, çılgınlıklarını ve tüm sırlarını aymaz bi şekilde paylaşabildiği yegâne ortam internet olsa gerek. benim için de geçerliydi bu. giyinip süslenip dışarda bi mekâna çıkma cesaretine henüz sahip olamadığım için, tek eğlence kaynağım bu olmuştu. benim gibi crossdresser'larla tanıştıkça, "bu işte" ne kadar başarılı olduğumu daha iyi anlıyordum. ama beni asıl şaşırtan şey, sokakta görsek asla toz konduramayacağımız abilerin, "ben de aslında bazen kız arkadaşımın iç çamaşırını giyiyorum, mini etek giyip mastürbasyon yapmayı seviyorum ya da kadın çorabı giydiğimde korkunç zevk alıyorum." demeleri olmuştu.

    bir gece bir adamla tanıştım. futbolcuymuş. adam tam tipimdi. uzun boylu, gayet fit bir vücutlu, esmer, hafif kirli sakallı, erkeksi yüz hatları olan, kısa saçlı, gülünce kısılan gözleri ve kocaman elleri olan bir adam! daha ne olsun? sohbet ilerledikçe birbirimizden hoşlandık, benimle beraber olmak istediğini söyledi, "beni de kendin gibi giydirmeni istiyorum, seninle o şekilde sevişmek istiyorum!" dedi.

    crossdresser'ların bir kısmı, yine kendileri gibi crossdresser olanlarla sevişmekten hoşlanır, bu bir gerçek. ama bense sadece ve sadece straight (düz ya da heteroseksüel) görünümlü, kadınsı olmayan son derece maskülen tiplerle olmaktan hoşlanırım. şimdi beğendiğim bir adam kalkıp da, "bana da fetiş çizmesi ve mini etek giydirip, benimle öyle sevişir misin", derse, benim için o adamın bittiği an'dır. futbolcuda da öyle oldu. ona o saniyeden sonra cinsel anlamda arzu duyarak bakamadım. ama sohbete devam ettim, çünkü çok ilginç gelmişti bu durum bana. keşfedilecek yeni birşeydi bu benim için.

    adamın facebook sayfasındaki fotoğraflara baktım. bir fotoğrafta james dean gibi deri montla poz vermiş, başka bir fotoğrafta futbolcu arkadaşlarıyla nargile içiyor. bazı fotoğraflar kamp için gidilen otelde ya da soyunma odasında çekilmiş. futbola çok aşina olmadığımdan, yüzü pek tanıdık gelmedi bana. anladığım kadarıyla zaten bir kız arkadaşı vardı. eli yüzü düzgün gayet yakışıklı bir adamdı. kaleciydi, rahat 1.85-1.90 vardı boyu. karşı cinsle ilişkilerinde hiçbir sorun yaşamadığı, kızlarla çektirdiği boy boy ve samimi fotoğraflardan belliydi. ama gel gör ki, o kızlardan bazılarının iç çamaşırını giymeyi de seviyordu bu adam.

    "istersen senin için giyinebilirim", dedi. "peki", dedim, sırf o sahneyi görmek için. çünkü anlattığı şeyler bana hiç inandırıcı gelmemişti ve onu jartiyerle görmeden de inanacak gibi değildim. 10 dakika sonra, webcam'e geldi. adam bildiğin siyah dantelli bir jartiyer ve tanga giymişti, üstünde de bir kloş etek vardı. eteğin altına elini sokmuş, kendisini okşar vaziyette kamerada karşıma geçmişti. çok tuhaf bir görüntüydü. ilk kez bu kadar maskülen bir adamı kadın iç çamaşırları içinde görmekti tuhaf olan. tuhaftı evet ve beni bile şaşırtmıştı şaşırtmasına ama sonradan da kendi kendime kızdım. yaptığım şey yargılamak mıydı, şaşırmak mı, diye düşündüm. bunu yapamazdım, hele ki ben!?!

    gördüğüm hiçbir şey yüzünden hiç kimseyi yargılama hakkına sahip olmadığıma karar verdim ve sadece şaşırmakla kaldım. kendi hayatı ve kendi fantazileriydi. bir başkasını ilgilendirmezdi ki beni hiç ilgilendirmemeliydi, çünkü ondan farklı değildim. gayet normal bi yaşantısı ve sosyal çevresi olan benim böyle fantazilerim yok muydu, hem de sonuna kadar vardı. o zaman, neyi yargılayabilirim? sonuçta dış görünüş dediğimiz şey, tamamen yanıltıcı olabilen yaldızlı bir ambalaj gibi değil miydi? ikiyüzlülüğümüzü gizlediğimiz venedik maskeleri değil miydi, sabah evden çıkarken yüzümüze taktığımız, ve ardında gün boyu bize biçilen sosyal statü'yü oynadığımız?

    saklı dünyasında yaşadıklarına saygı duysam da, bana çekici gelmediği için o futbolcuyla bir daha hiç görüşmedim.

    bunu yazarken aklıma 2 adam daha geldi, ilginçtir ki, bunlar da amatör takımlarda futbol oynayan adamlardı. ama onların giyinme ve kadın kıyafetiyle sevişme gibi fantazileri yoktu. onların istediği bendim. roller apaçıktı, evcilik oyununda karı-koca oynamak gibiydi her şey.

    ikisiyle de görüştüm.

    bir tanesi kumral, 30 yaşlarında, yeşil gözlü, sevimli bir adamdı. varoş mahallelerinde büyümüş, "delikanlı" tabir edilebilecek biriydi. rakı içmekten hoşlanırdı. hayatta bana, "rakı içen bir adam" kadar erkeksi gelen çok az şey vardır. enteresan birşey. rakı bana oldum olası erkek içkisi gibi gelmiştir, rakı içen adam imajı da bana her zaman erkeksi bir görüntü olarak gelmiştir. ben ki, kendimde ne kadar kadınsı öğeleri ön plana çıkarmaya çalışıyordum; karşımdakinde de bunun gibi ufak ama benim için çok önemli erkeksi öğelerin ortaya çıkmasından hoşlanıyordum. rakı içmesi ya da maço tavırlar sergilemesi gibi.

    ben rakı içmeyi pek becerememişimdir. ama iyi içene hastayım orası ayrı. evimde rakı bardağı bile yoktu. görüşmeye karar verip de "ben geldiğimde rakı içerim." dediği için, gidip rakı bardağı bile almıştım. ona hizmet etmek, rakısını, suyunu doldurmak, onun yanında kendimi eşiymiş ya da sevgilisiymiş gibi hissettirdiği için, acaip hoşuma gidiyordu. o rakısını içti, ben her zamanki gibi votkamı.

    yatakta çok iyi olduğunu söyleyemem, galiba alkolü fazla kaçırdığından. ama o gece bir ilk oldu ve bir crossdresser olarak birlikte olduğum bir adam ilk kez bana oral sex yaptı! bundan hoşlanmayacağımı düşünürdüm hep, sonuçta bir kadın yanılsaması içinde 2 erkek organını görmek!?

    uçlarda yaşamaya başlamıştım. giderek daha da uca kayarak.

    yaptığı şey hoşuma gitmişti. bunu yadırgamaması, beni her şeyimle bir bütün olarak kabullenmesiydi hoşuma giden. hatta daha da ileri gidebilirdi, bana pasif olmak isteyebilirdi gibime geldi, ama bunun için kimseyi zorlamadım hiçbir zaman. tek gecelik birşey olarak kaldı. onunla görüştüğüm evimden taşındıktan sonra da irtibatımız koptu. en çok soyunma odası fantazilerini dinlemeyi özledim onun. bir de yeşil gözlerini.

    üçüncü futbolcuysa en gençleriydi. en tatlı, en ürkek, en tecrübesiz olandı. onunla görüştüğüm gece, izmir'den sipariş ettiğim çizmemi giymiştim. dizimin üstüne kadar çıkan, yandan fermuarlı, sipsivri topuklu ve sivri uçlu parlak deri çizme. tam bir fetiş âbidesiydi.

    üstümde de siyah bir mini elbise vardı. görüntüyü tamamlayansa metal aksesuarlar ve takılardı. görünüş olarak tam bir mistress gibiydim. mistress ya da bdsm gibi olaylara aşina olmaya başlamamıştım henüz. bu konularda da ilerde anlatacak bir ton şeyim var elbet, ama her şey yavaş yavaş ve sırayla.

    sevişirken karşımdakinin konsantrasyonumu bozacak şeyler yapmasından hoşlanmıyorum. dirty talking dışında konuşmayı da sevmiyorum. açık saçık şeyler söylemek, karşımdakinden de duymaksa beni acaip kamçılıyor. bu üçüncü futbolcu çocuk, olmadık şeylerden bahsedip sevişmenin içine eden, defalarca uyarmama rağmen bunu sürdüren bir çocuktu. tam sevişmenin ortasında "yarın da antremanım var yaaa, bu gece boşalmamam lazım aslında, hoca yasaklamıştı ama napalım artık" falan gibi cümleler kurdukça, pipisini ısırıp koparasım geliyordu. bir keresinde de bana sormadan en sevdiğim iç çamaşırımı üstümdeyken parçalamıştı. o an içinden öyle gelmiş ve böyle bi delilik yapmıştı evet, ama keşke önce bana sorsaydı, çünkü çok para vermiştim ben ona. "kırmalık gitar geldi" gibilerinden "yırtmalık tanga ve çorap" giyerdim en başta. :( bunlar hep ders oluyordu işte bana hep.

    yaş olarak benden çok ufaktı. gel gör ki, ben de benden ufak adamlardan hoşlanıyordum, bu bir kısır döngü gibiydi. benden ufak olup benim yaşım kadar olgun bir kafa yapısına sahip olan adamı bulmak mı? yoksa benimle 2 çift laf edebilecek olgunlukta ama benden büyük adamı bulmak mı? işte bu konuda bir seçim yapamıyordum bir türlü. yaş ufaksa muhabbetlerin düzeyi de ufalıyordu sanki.

    görüştüğüm bu son çocuk nişanlıydı. bunu bana son görüşmemizde açıkladı, eğer bilseydim hiç görüşmezdim. çünkü gecelik de olsa birini başkasıyla paylaşma düşüncesinden hoşlanmıyorum ya da benim yanımdayken telefonunun çalmasından, beraber olduğu kişi tarafından arandığında yalan söylemesinden... evlenmesine çok az kalmıştı. onunla 3 kez görüştük, evlerimiz de yakındı. gecenin bir vakti aradığımda arabasına atlayıp gelebiliyordu. sadece, o gece sevişebilecek kimseyi bulamadığımda onu aradığımdansa habersizdi tabi.

    sanırım evlendi, bir daha görüşemedik. ama dünya ufak, onu bu sene tatilde bir plajda eşi olduğunu sandığım bir kızla elele gördüm. onun beni tanımasına imkan yoktu ama ben o gülümsemeyi hiç unutmadığım için, nerde görsem tanırdım. o adonisi de öyle.

    ilk deneyimimi yaşadığım çocuğa ne mi oldu? gelelim ona. o geceden sonra aramızda duygusal birşeyler oldu, olmadı dersem yalan olur, daha sonra birkaç kez daha görüştük, ama o mezun oldu ve izmir'e döndü. giderek azalan mesajlar ve aramalar, derken elimden kayıp giden bir el gibi oldu onunki. başı belâdan kurtulmadı ki bir türlü, haşarının, sersemin önde gideni olduğu için kavgalara bulaşıp mahkemelik olmuştu birileriyle. o süreçte koptuk birbirimizden. çok ilginçtir ki, onu size anlattıktan sonraki gün bana mail atıp "seni özledim!" demesi "acaba buraları okuyor mu?" sorusunu aklıma getirmedi değil. çirkin ördek yavrusu, ben de özledim seni, eğer okuyorsan. ama bazen kırılanı tamir etmek unutmaktan daha zordur. arada sırada ortaya çıkıp aklımı allak bullak etme ve orada kal. özelsin. özel kal.

    gay bir crossdresser olmanın en güzel yanı, beyninizi hem erkek hem de kadın olarak çalıştırabilme yetisine sahip olmaktır. bir erkeğin de yalan söylediğini anında anlayabilirsiniz, bir kadının da. çünkü bilirsiniz ki, siz de o durumda aynı yalanları söylemektesinizdir. straight biri bunu 5 dakika bile olsa yaşamak için neler verirdi bilemiyorum ama ben bu ikili deliliğe, çok yönlülüğe ya da çoğul kişilik bozukluğuna, adına ne derseniz deyin, bayılıyorum.

    her geçen gün bir öncekinden daha ileri taşıdım yaşadıklarımı. eskiden hazırlanmam çok daha uzun sürerken, artık işten gelir gelmez hazırlanıp birisiyle görüşebiliyordum. zaten kıl-tüy olayını büyük oranda çözdüğüm için, hazırlanma aşamalarım sırasıyla, güzel bir duş ve eğer ilişkiye girilecekse bunun için gerekli temizliği yapmak (detaylarına daha sonra değinmeyi düşünüyorum), yüzü ve vücudu nemlendirme, el ve ayak tırnaklarına oje sürme, kıyafet ve takı seçimi, makyaj ve saç baş. son olarak da birkaç damla chanel! ayak tırnağımdaki ojeden parfümüme varıncaya kadar bir kadın olabilmek yaklaşık 2 saatimi alıyordu. 2 saatte istediğin kişiye dönüşebilme lüksünü keşfettiğimden bu yana bambaşka biriydim sanki. daha mutlu. daha dolu. daha kendi biri.

    küçük bir çocukken her gece yatmadan önce dua ederdim, "allah'ım sabah kalktığımda pipimi görmek istemiyorum, bi kız olarak uyanmak istiyorum." diye. sabah uyanır uyanmaz hemen kendimi kontrol ederdim. fakat değişen birşey olmadığını görürdüm her seferinde ve çocuk kalbim hüzne boğulurdu.

    henüz zamanımın gelmediğini düşünürdüm ben de. o "zamanın" gelmesini bekleyerek geçti yıllar. baktım ki zaman, beklemekle gelecek gibi değil, o zaman ben de içinde bulunduğum erkek vücuduyla yaşayacaktım kadınlığımı. istediğim zaman 2 saat içinde erkeklerce arzulanan çok güzel bir kadın olmayı becererek.

    gözlerimin içine bakarak "ne kadar güzelsin!" dediğinde bir adam, ya da "tanıdığım birçok kadından daha kadınsın!" dediğinde, dünya duruyordu benim için. işte o an, bana hükmeden her şeye ben hükmediyordum bu sefer. tüm farklılıklarıma, tüm aykırılıklarıma ve benliğime. o kadındı beni ben yapan, içimi yırtarcasına dışıma çıkmaya çalışan.

    ve ben artık onu durdurmayacaktım.

    ve kim bilir daha neler neler yaşayacaktım?

    devam edecek...
  • hiç takma tırnak kullanmamış biri, hayatın zorlukları karşısında hâlâ bâkir sayılır gözümde.

    dünya üzerinde asansörlü göz kalemi diye birşeyin varlığından haberdar olduğum gündü. her zamanki gibi kozmetik alışverişindeydim. elimdeki listeyi kontrol ediyorum: simli far, yeşil göz kalemi, siyah göz kalemi, kırmızı oje, pembe oje, maskara, makyaj temizleme pamuğu.... nemlendiricim de bitmiş, ondan da lazım, çıkışta lens solüsyonu almayı unutma, dur bakalım, buradan başka neler alabiliriz, şu kirpik kıvırıcı zımbırtılardan alalım, tabi ki dudak parlatıcısı, file çorap, allık, creme puff, takma kirpik.

    sonuç: çok işim var!

    "şunları alabilir miyim?" deyip kadına uzattım listeyi. kadın bir listeye baktı, bir de bana. "siz bir yerde sahne mi alıyorsunuz?" dedi. "hayır" dedim "ama alabilirim!"

    dükkanda dolanırken gözüm takma tırnaklara takıldı. kırmızı ojeden vazgeçemeyen biri olarak birdenbire french manikürlü takma tırnak heveslisi oluvermiştim. nasıl kullanıcaktım ki bunu! elbet öğrenirdim, hem ne kadar zor olabilirdi ki? attım alışveriş çantama 2 tane.

    alışverişi bitirip eve geldim. o gece murat'la görüşecektim. murat, bi işadamının şoförüydü. beraber olduğum adamların sosyal statülerini çok da umursamıyordum açıkçası. eğer hoşlanmışsam, ister bir fabrikada işçi olsun, isterse bir akademisyen. çok önemli değildi benim için. murat da böyle bir çocuktu, hoşlandığım ve yaptığı işi umursamadığım. gece geç saatte şoförlüğünü yaptığı adamı evine bırakıp bana gelecekti. beyaz tenli, kırmızı dudaklı, bembeyaz dişli bi çocuktu. hazırlanmam lazımdı, daha yapacak çok işim vardı. bir de takma tırnak çıkmıştı şimdi başıma!

    en nefret ettiğim şey, makyaj yaptıktan sonra lens takmadığımı hatırlamak. sonra uğraş dur bakalım gözünü çıkarmadan lensi yerleştirmeye! bir de böyle hazırlanırken telefonla yirmi kere arayan adamlar yok mudur! "gece görüşürüz" demişiz ve ben hazırlanmaya başlamışım, on dakikada bir aramak neden? bi dur, rahat rahat duşumu yapıp, makyaja girişeyim, daha kıyafet seçicez.

    ve gece olmak üzere. son olarak takma tırnaklara geldi sıra. kendisine özel yapıştırıcıyı kullanarak tırnakları tek tek takmaya başladım. harika olmuştu olmasına da unuttuğum birşey vardı, o da ertesi sabah işe gidecek olduğum! derken murat geldi, eve girer girmez belindeki silahı masanın üstüne bıraktı. aynı zamanda korumaydı murat ve ona dair nefret ettiğim tek şey bu silahtı ve belki de en sevdiğim şey.

    silah bir güç unsuruydu benim için, bugüne kadar beraber olduğum adamlardan birkaç tanesinin silah taşımayı gerektiren işlerde (asker, polis, koruma..vs.) çalışıyor olması tesadüf olamazdı. erkekte gücü seviyordum. ona sarıldığımda belindeki silahın sertliğini hissetmeyi, penisinin sertliğini hissetmekten daha cezbedici buluyordum adeta. ama evin ortasında bir silah olması fikri bir yandan da korkutuyordu. oturduğumuz odaya bile sokmayıp, girişte kapalı bir dolapta muhafaza ediyorduk o silahı.

    murat diğerlerine göre dindar bir çocuktu, içki içmezdi. benimle birlikteyken bile yaptığı şeyden aslında ne kadar rahatsız olduğunu belli ederdi ama yine de geri durmazdı. duygusal bir çocuktu, her seferinde benim onu yoldan çıkardığımı, kendisinin aslında birlikte olma niyetiyle gelmediğini söylerdi. kimsenin kafasına silah dayamadığım için buna güler geçerdim. eğer birşeyi yapıyorsam, bunu sorgulamazdım ben. ama o beni sorgulamayı çok severdi.

    crossdresser (cd) olmak bir çeşit illüzyona kendini bırakmak gibiydi. tiyatroda kadın olmak gibi birşeydi benim için. nasıl ki, sihirbaz havada asılı kaldığında, orada aslında ip olduğunu hepimiz biliriz de yine de hayretler içinde izleriz, biri "ip var orda ip" diye söylenene kadar bu illüzyonda yaşamak isteriz. cd olmak da böyleydi, biri sana pipin olduğunu hatırlatana kadar yaşanan bir illüzyon gibiydi.

    beraber olduğum adamların bir kısmı beni gördükleri gibi kabullenirlerdi, yani bir kadın olarak. bir kısmıysa, görünenin dışında beni bir bütün olarak kabul ederlerdi, kadın görünümünde bir erkek olduğumu hatırlayarak. hangisi daha sağlıklı bir bakış açısı, kime göre, neye göre? sanırım karşındakini her şeyiyle bir bütün olarak kabullenmekti önemli olan. adem elmasıyla ve pipisiyle. bu öyle bir illüzyon ki, görünüm ne kadar kadınlaşırsa o kadar başarılıydınız.

    kaşlarınızı almanız gerekirdi, tırnaklarınızı uzatmanız, belki maniküre gitmeniz ve tabi ki daracık bir elbise giymişken ereksiyon olmamanız!!! düşünsenize, adamla beraber yanyana oturuyorsunuz, o elini bacaklarınıza atmış ve birazdan sizi öpecek, derken siz ereksiyon olmaya başlıyorsunuz! komik bi durum değil mi? işte kimileri için komik ve rahatsız edici olan bu durum, kimileri için çok cezbedici ve çekiciydi! beni onun gözünde farklı kılan şey, bir kadından ayıran şey buydu. onun bende görmek istediği şey buydu. bir süre sonra sadece ikinci tip adamlarla beraber olmaya başlayacaktım, yani beni her şeyimle kabul eden, ereksiyon olsam bile bundan rahatsızlık duymayan aksine heyecan duyan ve illüzyonumu bozmayan adamlar.

    neyse ki adem elması konusunda çok şanslıydım, hiç belirgin değildi. yüzüm konusunda da öyle. çok kadınsıydı. makyajla birlikte güzel bir kadının hatlarına sahip olabiliyordum zorlanmadan. beni tek rahatsız eden şey burnumdu, daha ufak olmalıydı! kadınsı yüzüm içinde sırıtan tek şey bu burundu ve ondan kurtulmalıydım ama henüz buna sıra gelmemişti. her ne kadar sorduğum arkadaşlarım buna gerek görmese de birkaç ay sonra bir estetik operasyon için doktorun kapısını çalacaktım.

    dönelim murat'ımıza. geldiği o gece birlikte olduk, sonrasında da beraber uyuduk. sabah erkenden uyandım, önce murat'ı uğurladım, sonra işe gitmek üzere hazırlanmaya başladım. sıra tırnaklara gelmişti, önce tırnakları kestim sonra da tırnağımın üzerinde kalan parçaları çıkarmaya çalıştım. ama artık onları nasıl bir yapıştırdıysam, neredeyse tırnaklarımla beraber söküp atacaktım. bu kadar zor olacağını bilsem hayatta kullanmazdım ama artık çok geçti, kendine özel takma tırnak çıkarıcı solüsyonu kullanıyordum ama bi yandan da vakit ilerliyordu. yaklaşık bir saat kadar o tırnaklarla uğraştım ve sonuç, deforme olmuş ve soyulmuş tırnaklarımla işe 2 saat geç kalmak!

    böylece takma tırnak serüveni de bir daha açılmamak üzere kapandı benim için. ayrıca kullanımı da inanılmaz zormuş, onu da öğrenmiş oldum. yatakta en çok sevdiğim şeylerden biri, partnerimin sırtına ya da baldırlarına tırnaklarımı geçirmekti. bu yönümle galiba biraz "sert" seviyorum ben. biraz derken epey sert! ama bu takma tırnaklarla onu bile yapamadım ve her tarafımı da çizdim. yok yok, bir daha takma tırnak mı, asla!

    kendime itiraf edemediğim birşey vardı ki, o da one night stand ilişkilerden hoşlandığımdı. o yaşıma kadar yaşamadığım onca şeyi alelacele yaşamaya çalışıyordum sanki. işin ilginç tarafı, erkekler tek gecelik ilişkilerden sonra bile tuhaf biçimde bir koruyucu, sahiplenici role bürünüyordu. kıskançlıklar, hesap sormalar, nerde kaldın'lar, ne zaman görüşüyoruz soruları vs.

    hepsi böyle değildi tabi, beraber olup ayrıldıktan sonra birbirimizi hiç aramadıklarımız da vardı.

    murat mı? evliymiş meğer. hatta bir de kızı varmış. evimden girdiği facebook hesabından log out olmadığı için öğrenmiştim bunları. bir daha görüşmedim onunla.

    benimle beraber olan ya da olmak isteyen erkeklerin profilini çıkardım kendimce.

    -birinci grup-kadınlardan hoşlanmayanlar: bunlar kadınları sevmeyen ama gay de olmayan erkeklerdir. diyelim ki 5-6 yıllık ilişkisi yeni bitmiş, sonrasında kadınlardan soğumuş ve onlara olan güvenini yitirmiş erkekler. ya da bir kızı platonik olarak sevmiş ama ondan yüz bulamamış erkekler. ya da aldatılmış erkekler! gay adayı erkekler de denebilir bunlara.

    (tabi burada gay tanımından ne anladığınız da önemli, aktif de olsa pasif de olsa bence gay gay'dir, hayır kimisi aktif olup da "ben gay değilim" de diyebiliyor da ondan şeyettim. bir diğer konu gay'lik doğuştan mıdır, sonradan mı edinilir; kendi adıma konuşursam doğuştan gelen birşey olduğunu söyleyebilirim ama "tecavüze uğradı gay oldu" masalına pek inanmasam da, çeşitli sebeplerle hemcinsine yönelen erkekler de tanıdığım için bir genelleme yapmanın yanlış olduğu kanısındayım. hem bi dakka ya, neden genelleme yapıyoruz ki! nerden gelirse gelsin, insanlar nasıl hissediyorsa öyle yaşamalı bence.)

    bu erkek tipi aşırı duygusal olur, ota boka ağlar, her şeyde aslında unutamadığı ya da elde edemediği sevgilisi gelir aklına, seni onun yerine koyar. pek sevimli olur bunlar, kibar olur, kız arkadaşıymışsın gibi davranır sana, ilgili olur, bazen ilgisiyle boğar. bunlardan bir tane her daim bulundurmak lazımdır.

    -ikinci grup-kadınlardan da erkeklerden de hoşlananlar: her iki cinsle de birlikte olmayı seven erkeklerdir. bunlar da kendi içinde ikiye ayrılır. erkeklerle olurken sınır tanıyanlar ve tanımayanlar gibi. pek güvenilir değillerdir, bugün seninle olur, yarın bir kadınla olur. bir kadın için seni; senin için de bir kadını terk edebilirler. o yüzden uzak durulası tiplerdir.

    -üçüncü grup-erkeğin içindeki kadınlardan hoşlananlar: tuhaf bi kavram biliyorum, ama travesti, crossdresser gibi kişilerle birlikte olanların çoğu, o erkeğin içindeki kadını ya da kadın görünümündeki erkeği seviyor. bunların büyük bir kısmı aynı zamanda partnerlerine pasif de olabiliyor. travesti arkadaşlarımdan duyduğum dudak uçuklatan hikayelerde, nasıl olup da taş gibi abilerin yatakta kendilerini travestilere teslim ettiklerini bir ara anlatırım. bu tipler, sever, aşık olur, sadıktır ve mutlaka sevgili olmak isterler.

    -dördüncü grup-fetişistler: bazı erkekler kadınlara veya kadınsı olan her şeye slave (köle) olmaktan hoşlanırlar. erkek egemen topluma isyan edip kadınsılığın dominant olduğunu kabul ederler. onlar için ince çorap, topuklu ayakkabı ya da kadınsı olan ne varsa seksidir, cezbedicidir. bunları giyen bir erkek olsa da ona itaat edebilirler. bu konu çok geniş ve anlatmak için can attığım gerçek hikâyelerle dolu. şimdilik bu kadar değinelim.

    -beşinci grup-istediklerini karşı cinsle yaşayamayanlar: nasıl mı? bunların eşi ya da kız arkadaşı olabilir. sadece karşı cinsten de hoşlanıyor olabilirler. ama gel gör ki, kimisi vardır eşinin her gece ayıcıklı pijamayla yatmasına ses çıkaramaz ya da kırmızı yerine turuncu ojeyle buluşmaya gelen kız arkadaşına, "aa evet çok yakışmış" yalanını uydurabilir. kadını kadın gibi görmek isteyip de göremeyen biçare erkeklerdir bunlar. senin üzerinde jartiyer gördüğü zaman, bundan hoşlanır, kadına dair hoşlandığı ne varsa -bazı kızlara yüzeysel gelse de- mini etek, kırmızı oje, topuklu ayakkabı, jartiyer, seksi iç çamaşırı vs. senin üstünde görmekten hoşlanır. eşiyle ya da sevgilisiyle yatakta fantazi yapamıyordur ama gelir seninle yapar. binbir hevesle gidip de eşine aldığı vücut çorabını ya da jartiyeri giydiremez ama sen giydiğinde çıldırabilir. bir kadın arkadaşım vardı, "30 yaşındayım, bir kere bile jartiyer giymedim." demişti.

    onun gibi kadınları gördüğümde ya da bakımsız bir kadına denk geldiğimde, kendi kendime hep şunu soruyorum:

    "benim 2 saatte dönüştüğüm şeye, bu kadın nasıl olmuş da 30 yılda dönüşememiş?"

    acaba hangimiz daha kadınız? işte beni daha "kadın" bulan erkeklerdir bunlar. kadını kadın gibi görmek isteyen erkek gibi erkeklerdir. kulağına fısıldayıp "hatunlar senden kadınlık dersi almalı" diyebilirler. yatakta freni boşalmış kamyona dönüştürmek çok basittir bunları, ah o kadınlar bunların şifrelerini bir çözebilse!!

    -beşbuçukuncu grup-yatakta kadından istediği performansı alamayanlar: beraber oldukları kadının oral sex'te ya da anal sex'te başarısız, isteksiz, gönülsüz olmasından dolayı bunu kendine sorun etmeyen hemcinslerine yaklaşan erkeklerdir. "erkeğin dilinden yine bir erkek anlar" mottosunu kendilerince bir mantığa büründürme sloganı haline getirebilirler. aslında çok da yalan değildir, sonuçta bir kız bir erkeğin vücudunu erkekten daha iyi tanıyabilir mi?

    -altıncı grup-meraklılar: bazı erkekler, birçok şeye meraklıdır. kadınlarla birlikte olmaktan sıkılan, kendine heyecan arayan erkekler gibi. bunlar gay'lerle de olabilirler, crossdresser'larla da. hayatlarında yine bir kız arkadaşları vardır, belki de eşleri ya da nişanlıları. ama farklılıktır aradıkları. uzak durmak iyidir bunlardan.

    yine böyle meraklı bir çocuktu bir gece karşıma çıkan. çok uzun zamandır görüşmek için ısrar etmişti. bense onun gibi tikky görünümlü tiplerden pek hazzetmediğim için hiç sıcak bakmamıştım görüşmeye. ta ki sevişme isteğimin had safhada olduğu bir gece artık "tamam, gel bakalım" diyene kadar.

    kimsenin evine gitmiyorum. beni davet edenlere de söylüyorum bunu. eğer biriyle görüşeceksem sadece kendi evimde görüşüyorum. o yüzden görüşeceğim adamlarla epey zaman sanal ortamda konuşmuş, tanışmış olmam, en azından telefonda sesini duyup ona güven beslemiş olmam şart! onu da böyle bir sürecin sonunda evime kabul ettim. çocuk üniversite öğrencisiydi ve belli ki hiç tecrübesi yoktu. o kadar heyecanlıydı ki, yanyana otururken bile konuşamıyodu doğru düzgün. derken dışardan bir polis arabası sireninin sesi geldi. arabasını park ettiği yer o kadar sakattı ve yolu boydan boya kapatan tuhaf bir yerdi ki polis gelmiş aracı çekmek üzereydi. bizimki hemen aşağı indi. o an aklıma bin türlü hikaye geldi, giyinip süslenmiş, takıp takıştırmış bir halde evime polis gelse, kapım çalsa, ailemden biri gelse ne yapardım acaba diye düşündüm. çocuk dışarda polislerle uğraşırken aklımdan bu tip düşüncelerin de geçmesiyle iyiden iyiye kaçmıştı bütün hevesim. onun da kaçmış olacak ki, beş dakika sonra yanıma geldiğinde, "ben gitsem iyi olacak." dedi. "peki" dedim ve onu uğurladım. bir daha da, ne istediğini bilmeyen, heves edip geldiği her halinden belli olan, tecrübesiz çocuklarla görüşmemeye karar verdim. ve tabi ki, dünya yine çok küçük. aynı çocuğu 1 yıl kadar sonra, taksim'de bir bar çıkışında yanında kız arkadaşıyla arabasına binerken gördüm. ilk dikkatimi çeken süt beyazı araba olmuştu zaten, sonra fark ettim çocuğu ve kızı. o elbette beni tanıyamazdı ama ben gecenin kahramanı olan arabayı tanımıştım. bu sefer düzgün yere park etmişti neyse ki. tamam her erkeğin içinde bir çocuk vardır belki ama, kimi derinlerdedir, kimi yüzeyde. ben derinlerdeki çocuğu seviyordum işte, erkek tanımını kazıyınca karşıma çıkıp da bana "cee - eee" yapanı değil.

    adını bile unuttuğum bir çocukla görüşmüştüm bir gece. bana beraber geçirdiğimiz tüm zaman boyunca aşık olduğu yengesini anlattı. "arzu şöyle, arzu böyle", adam yengesine aşıktı, hem de rahatsız edecek derecede aşık. üzüldüm onun durumuna, çünkü kadın ondan neredeyse 20 yaş büyüktü ve sonuçta aileden biriydi. kadının hiçbir şeyden haberi yoktu elbette, ama çocuk ölüyordu kadının aşkından. bunu hem bana anlatırken gözlerinin dolmasından anladım hem de yatakta bana "arzu" deyişinden. çok hoşuma gitmedi başkasının yerine konmak ama yerine konduğum kişi deli gibi aşık olunan bir kadın olduğu için sesimi çıkarmadım. o gece onun "arzu"su oldum. ne çıkardı bundan, eğer onu daha da tutkulu bir yatak sevgilisi yapacaksa?

    tek gecelikler dışında, tekrar görüşmek için can attıklarım da vardı. bağlandıklarım da. bunlardan biri umut'tu. kuyumculukla uğraşan bi adamdı. "sevgilim ol" dedi, "sadece benim ol". buna neden "peki" diyemedim? "olur", diyemedim, bilmiyorum. özgürlüğümün bu kadar erken elimden alınmasına karşı koymak mıydı yaptığım, yoksa birine bağlanmaktan korkmak mı? bir yandan deli gibi istiyordum hayatımda birinin olmasını ama öte yandan tatmak istediğim diğer tatlardaydı gözüm. hal böyleyken nasıl olur da birine söz verebilirdim ki? veremedim. aldatmaktansa, dürüst olmayı seçtim.

    yine de sık sık görüştüğüm ve onunla birlikteyken başkasını aramadığım bir adamdı umut. bana geldiğinde hiç sevişmeden sadece sohbet edip birlikte uyuduğumuz da oluyordu, sabaha kadar seviştiğimiz de.

    bir adamın omzunda ağladıysanız eğer, o adam özel bir adamdır.

    hayatımda ağladığımı göstermedim kimseye. ağladım, hem de çok, ama hep yalnız başıma. tuhaf bir koruma mekanizması, kendimce geliştirdiğim bir savunma. güçsüz görünmeme çabası mı dersiniz, yoksa kendini kandırmak mı, ne derseniz deyin, ben kendi ayakları üstünde duran, daima güçlü biri olmalıydım sanki. hayat bana böyle bir rol biçmişti. bu rol içinde baş köşede yalnızlık vardı. gözyaşı ve yalnızlık birlikte çok iyi gider. başkasıyla gitmez. ama umut'la değişti bazı şeyler.

    bir gece yatakta uzanıp sohbet ederken, onun göğsüne uzanmıştım. bana hayallerinden bahsediyordu, elimi ellerinde tutarak. gözlerim yarı kapalı dinliyordum onu. sanki dünyada ikimizden başka kimse yok gibiydi, sanki yankı yapıyordu beynimizin içinden geçen hayaller ve sesler.

    gün ağarıyordu, loş ışık, yerini giderek gün ışığına bırakmıştı. tüm gece çalan radyo bile yorulmuş şarkılara bırakmıştı yerini.

    birden bana döndü, "hayatta neyi değiştirmek isterdin." dedi.

    kadın kıyafetleri içinde yanı başında uzanmış bir erkeğe sorulacak en tuhaf soru bu olsa gerek! başımı göğsünden kaldırmadan, cevap vermeye çalıştım. ama boğazımdaki düğüm buna engel oluyordu, o düğüm gözlerimden onun göğsüne akan yaşlara dönüştü ve "hani" dedim, "her insan bir sperm tanesiyken yarışa girer ve aslında her birimiz o yarışta birinci olan sperm tanelerinden başka birşey değiliz ya", "evet?" dedi, "işte ben eğer birşeyi değiştirebilecek olsaydım", derin bir nefes alıp, tıkalı burnumu da çekerek, "o yarışta asla birinci olmamayı seçerdim!"

    hayatımda ilk kez bir erkeğin göğsünde ağlıyordum. kollarında sımsıkı kavradı beni. hayatımda o an hissettiğim kadar güvende hissetmemiştim hiç kendimi. üstünden geçen bunca zamana karşın, hâlâ da hissedemedim aynı güveni. "yapma bunu" dedi, "sen çok güzelsin ve ben senin yanındayım, sana her zaman dediğim gibi sadece birbirimizin olalım istiyorum, ben her şeye hazırım." dedi. bense ağladım, rahatladım, sarıldım ona.

    henüz hazır değildim bir ilişkiye, biliyordum zamanı gelecekti elbet ama belki de "umut" değildi beklediğim, başka biriydi. o geceden sonra birkaç kez daha görüştük. bir gün, evimin yakınlarında bir mağazada gördüm onu. beni sadece crossdresser olarak gördüğü için, tanıyamadı. ben de yanına gitmedim zaten, ama akşam mesaj attım, yeşil gömleğinle çok yakışıklıydın bugün, diye. hem şaşırmış, hem de kızmıştı yanına gitmediğim için. ama bende hâlâ bir tabuydu beni crossdresser olarak gören birine normal hâlimle görünüp ikili hayatı birbirine geçiştirmek.

    o beşiktaşlıydı. ne zaman beşiktaş maçı olsa, eğer yenilmişse, hemen bir teselli mesajı atardım. bir gece yine böyle bir mesaj attım. hemen aradı.

    "geleyim mi?" dese "gel" diyecektim...ama o da ne? karşımdaki bir kadındı!

    yakası açılmadık laflar, tehditler duydum kadından. sonradan öğrendim ki umut uyurken telefonunu alıp beni arayan nişanlısıymış! bundan haberim yoktu elbette, olsa irtibatımı koparırdım. sonradan beni defalarca arayıp nişanlısı adına özür diledi umut, ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. onun istediği şey, biriyle birlikte olmaktı ve olmuştu. bana düşen çekilmekti.

    öyle de yaptım.

    fonda, izel'den "aşk hakları" çalıyordu.

    bu, hayatımdaki ne ilk kalp kırıklığı olacaktı, ne de son...

    devam edecek...
  • televizyona her çıktığında, ağzınızdan salyalar akıtarak izlediğiniz kişi, şu anda banyonuzda duş yapıyor olsaydı ne hissederdiniz?

    imkansız diye bir şey yok bu hayatta. kader o kadar tuhaf ki, karşınıza neler çıkarıyor, şaşıp kalıyosunuz.

    onu ilk kez televizyonda gördüğümde, evde televizyon karşısında ayakta yakalanmıştım. 5 dakika ayakta izlemiştim reklamlar girene kadar. ağzımda yarım kalmış bir gülümseme, kilitlenmiş gözler ve havada asılı kalmış eller.

    yeni başlamış bir yarışma programıydı. gülümseyişi, mavi gözleri, düzgün taranmış saçları ve mahcup halleriyle, annesiyle yaşayan her orta yaşlı adamda görülen "efendi çocuk" modundaydı. en yakın arkadaşıma ondan bahsettiğimi hatırlıyorum. adı taner olsun. "taner diye biri çıkmış gördün mü? adam tam evlenilecek adam, yapabilsem 6 çocuk yapar eline verirdim bebekleri!" demiştim. arkadaşım da hak vermişti bana. program esti gitti. yarışmadaki en popüler isimlerden biri olmuştu ama kazanamadı. çünkü adamın aklı oyuna, entrikaya çalışmıyodu ki. ayrıca oraya çıkış amacı, daha çok kendinin ve işinin reklamını yapmaktı. bunu da başardı.

    aradan yıllar geçti, adı ne zaman geçse, fiyonk gibi kızardı suratım. arada sırada internetten adını aratıp fotoğraflarına baktım. popüler her yarışmada olduğu gibi, onun katıldığı yarışmada da aynı şey olmuş, katılan herkes normal hayatına, işine gücüne dönmüş ve unutulmuştu. o hariç.

    hatta sonradan, bir klipte de oynadı. 35'inden fazla olup da böylesine fit görünmesi, böyle çekici olması? hoşlandığı adamın yaş aralığı 20-30 olan benim için bile cazip olması? işte buydu onu farklı kılan.

    o gülümsemesi!! insanı tav eden cinsten. iki zar atıp da 6-6 getirince duyulan zevk gibi bir his veren. bedava saadet!

    daha önce demiştim hani, tam anlamıyla ilk ilişkiyi 27 yaşında yaşamıştım, ama hemcinslerimle birlikte olmaya aşağı yukarı 20 yaşında başlamıştım. tabi bunlar daha çok öpüşme, sevişme gibi ufak oynaşmalardı. crossdresser'lıksa çok sonraları geldi işte, 27 yaşımda. ve ilk kez cd olarak yaşamıştım tüm cinselliği. sonradan düşündüm, kendi kendime dedim ki;

    "ben erkeklerle birlikte olmaya, onları öpmeye, onlarla sevişmeye başladığımda 20 yaşındaydım, onlar da 20 yaşındaydı;
    şimdi neredeyse 30 yaşına geldim, birlikte olduğum adamlar hâlâ 20 yaşında."

    sonuç? sıfır! gelip geçici şeyler, öğrenciler, kişiliği oturmamış bebeler, meraklı tipler...

    artık farklı bir şey denemenin zamanıydı. daha olgun birini denemeliydim. tam da bu arayışın içindeydim, taner karşıma çıktığında.

    sıkıcı bir pazar günüydü, çok iyi hatırlıyorum, sanal alemlerde dolanırken, bir de baktım karşımda! önce benzetiyorum sandım ama bu ta kendisiydi. ben yine giyinmiş, takıp takıştırmıştım. ekran karşısında süslü bir hatun. (en azından görüntü bu)

    "acaba kadın mı sandı beni?" diye bir yandan da içim içimi yiyor. çünkü eğer kadın sandıysa ve öğrendiğinde bundan dolayı benimle konuşmayı keserse çok üzülürdüm.

    -evli miymiş?
    +sormadım.
    -niye?
    +ya evliyse? (vesikalı yarim)

    işte bu korkuydu beni de durduran, ya susarsa kadın olmadığımı öğrenince? soramıyorum ki, anladı mı, anlamadı mı? tek yapabildiğim, gülümsemek ve sohbet etmek sanal dünya üzerinden.

    en sonunda dayanamadım ve tabi ki söyledim crossdresser olduğumu. çok şaşırdı ama asla sohbeti kesmek için bir eğilimde bulunmadı, hatta daha da ileri götürdük muhabbetimizi.

    o ankara'da yaşıyordu, hala orda yaşıyor. neredeyse her gün konuşur olmuştuk internet üzerinden. en kısa zamanda görüşmek için sözleşmiştik bile. adam benim kişisel menkıbem gibiydi. ve işte orada duruyordu, karşımda! hala bekârdı ve taş gibiydi. bu adamla bir araya gelmeliydik, tanışmalıydık.

    bir akşam aradı beni, "istanbul'a geliyorum, seni de görmek istiyorum", dedi. hemen kabul ettim.

    bir cumartesi gecesiydi. çok özenle hazırlanmıştım, çünkü daha o gelmeden, hangi renklerde iç çamaşırı giyeceğimden tut, ayakkabı modeline kadar her şeyi planlamıştık. "sexy liseli" yapıcaktım ona. :)

    erkeklerdeki bu liseli fantazisini oldum olası anlayamamışımdır ama ses de çıkarmadım. ekose liseli eteği, elbette minicik...altında file çorap, topuklu siyah rugan ayakkabı, üstünde de tabi ki dar kesim beyaz gömlek, üstten bir düğme fazladan açılmış. saç-baş, parfüm, bir kaç takı. kıpkırmızı dudaklar. parlak ve dolgun.

    işte hazırdım, for my daddy!!!

    gece 12 gibi geldi, karşımdaydı.

    hava çok soğuktu, üzerinde kalın, çok şık ve tarz bir deri mont, altında kot pantolon vardı. biz kadınlar(!) hiç unutmayız değil mi, hoşlandığımız bir adamı ilk gördüğümüzde üstünde başında ne olduğunu? ayakkabısının markasına kadar söyleyebiliriz. o saniyeyi hafızamıza kazırız adeta ve zannederiz ki karşımızdaki de aynı şekilde hassastır. halbuki o, mini eteğinizin altında kalan uzun bacaklara bakmaktadır, kabul edelim.

    bana göre kısaydı evet ama o dişler, o gözler... yıllar önce ekranda görüp vurulduğum adam, evimden içeri girmiş, en özel hallerime tanık olmaktaydı. resmen büyü vardı evde, hiç bozulmasın istediğim. ya o nezaket?

    o kadar sevimliydi ki, sanki 40 yıldır evime girip çıkıyomuş gibi; "ben", dedi, "çok terledim", "bir duş alabilir miyim?"

    adam daha salona geçmeden duşa girdi, ben salonda içkilerimizi hazırlamış, onu bekliyordum.

    aklımda bir ton düşünce: "bacak bacak üstüne mi atsam, atmasam mı, acaba beni nasıl buldu, şampuan vardı di mi, müzik çok mu yüksek, kıssam mı, ışık yeterli mi, rujum ne halde, saçım başım, off çok mu parfüm sıktım acaba, ojelerim de tam kurumamış mı ne?, adam duşa girdi, ne güzel, tertemiz gelicek şimdi, havlunun yerini bulabilir mi acaba, lazım olursa seslenir herhalde, bu gece bu adamla sevişicem, sabaha kadar sevişicem bu adamla, istiyorum bunu evet, bacak bacak üstüne atmalıyım, biraz yan durmalıyım, geliyo!"

    ve duştan çıktı. vücut geliştirmeyle uğraştığı için 37 yaşında biri için gram yağ olmayan harika ve fit bir vücudu vardı. bel altına sardığı beyaz havluyla bir film sahnesi gibiydi salona girişi. geldi, yanıma oturdu.

    kısacık saçından, tıraşlı ve temiz yüzünden düşen damlalar, geniş ve tüylü göğsünde yol alıyor, göbek deliğine doğru iniyordu. bir yandan evimi, bir yandan beni süzüyordu. duvardaki resimleri sordu, çok beğendi. müzikti sessizliğe hakim olan şey.

    mis gibi kokmuştu. gözlerimin içine baktı, "sen ne güzel şeysin böyle yaa, canım benim." dedi, "canım benim" demeyi çok severdi, daha çok söyleyecekti bunu bana. ardından öptü beni. şampuanla karışık parfüm kokusu geldi burnuma.

    bişeyler içtik. sohbet ettik. onu yıllardır izlediğimi söyledim. şaşırdı, unutulduğunu düşünüyordu, unutulmamıştı, en azından benim tarafımdan. o kadar yavaş akıyordu ki her şey, hiç acelesi yoktu.

    beni tanımaya gelmişti, benimle yatmak değildi ilk amacı. çok sohbet ettik, çok. hiç evlenmemişti o, evlenmeye de niyeti yoktu. evlenmesindi zaten. benim olsundu sadece. ama o ankara'da, ben istanbul'da. nasıl olacaktı ki bu? zor.

    ne kadar inkar etsem de erkeklerin ilk deneyimi olmayı seviyorum. daha önce bir kızla beraber olmuşsa bile, cd deneyimini ilk kez benimle yaşamasından çok zevk alıyorum. o toyluğu yönlendirme, hakim olma ve sonrasında ipleri onun eline bırakmanın yanında sanırım karşı cinsten sonra bu şekilde tercih edilmenin egomu daha fazla tatmin etmesi gibi bir dürtü söz konusu.

    taner için de ilktim. ama o üzerinden çabuk attı toyluğu, beklediğimden çok daha sertti yatakta. ben de "sert" seviyodum ve karşımda nasıl sevişmesini bilen benden büyük, olgun ve sadece karşı cinsle de olsa cinsel anlamda çok tecrübeli bir adam vardı. hiç rahat durmadı ve beni asıl şaşırtan hiçbir şeyi de yadırgamamasıydı, vücudumu keşfetmekten hiç sıkılmadı ve her dakika bir prens gibiydi gözümde. gözlerimi bile kapatmıyordum ki o anların keyfine daha fazla varayım, gözümü kapattığımda aklıma başkaları gelmesin diye. o derece etkiliyordu bu adam beni. daha önce bir başkasıyla hiç kabul etmediğim bir şeyi kabul ettim. onunla duşa girdim. bütün vücudumu okşayarak sabunladı ve ben böyle bir zevke anca bu yaşımda varabilmiştim. ne kayıp!

    gecenin ardından, birlikte kahvaltı ettik ve o istanbul'a asıl geliş sebebi olan iş toplantısına gitti. toplantıdan sonra ankara'ya dönecekti. tekrar görüşecek miydik? ikimiz de istiyorduk bunu evet ama nerde, ne zaman?

    (onunla 5-6 ay sonra, ben ankara'ya gittiğimde tekrar görüşecektim... hâlâ telefonlaşır, birbirimizi özlediğimizi söyler, dururuz. çok özeldi benim için ve eğer istanbul'da yaşasa ikimiz de biliyorduk ki çok farklı olacaktı her şey ama şartlar... şimdi arasa, hafta sonu geliyorum dese bile biliyorum ki reddedemeyeceğim "canım benimi")

    az çok tanınmış başka bir kişiyle maceram çok daha apar topar oldu.

    bir gün yine internette takılırken, sabaha karşı 5 gibi bir çocukla karşılaştım. kemal'di adı. en sevdiğim erkek ismi! erkek gibi erkek ismi. ne bir merhaba, dedi, ne de bir hal hatır sordu. "sevişmek istiyorum", dedi, "geleyim mi?" tek kelime ettim: "gel!"

    neden hiç düşünmediğimi az çok tahmin edersiniz. nasıl biriyle sevişmek istersin sorusuna karşılık olarak çizeceğim bir adamdı bunu soran, nasıl hayır diyebilirdim ki, üstelik sabahın beşinde!

    arabasına atlayıp geldi. telefonda ona demiştim ki, kapıdan içeri girer girmez başla! hemen sarıl bana, kalçalarımdan tutup kendine çek ve öp! aynen öyle yaptı, tek kelime etmeden sevişmeye başladı. ilk kez benden uzun bir adamla yatağa girmiştim. onun yanında minyon bir kadın gibi kaldım ve bundan o kadar hoşnuttum ki!

    tek sorun, suratıma yediğim tokat oldu!

    sevişirken, birdenbire yapıştırdı bir tane, "dur!" diyemedim, "yapma!" hiç diyemedim. kimi, büyük kelimelerden hoşlanırdı sevişirken, kimi, sert adamlardan. ben onun sırtına tırnaklarımı geçirdikçe, o popomu kıpkırmızı yapmıştı tokatlarıyla. acıyla karışık bir zevk. tuhaf bir aromaydı, yeni yeni keşfettiğim. bdsm dünyasına ilk adımlarımı sanırım o gece kemal'le attım. bana "orospu" ya da "fahişe" diye bağırmasına bile aldırmadan. o gece onun orospusu olmak, tekdüze giden bir evlilikte kaçamak yapmak gibi heyecan verici birşeydi.

    2 saat falan kalmıştı bende ve son bir saati kısmen tecavüz tadında geçmişti. kendi kendime çelişkilere düşmüştüm, ama ondaki tatmin duygusu korkunçtu!!! adamın hiçbir sınırı yok gibiydi. upuzun bacaklarıyla ve güçlü kollarıyla kalkıp beni taşıyabiliyor, hem bir hayvan, hem de bir aşık rollerine bürünüyordu. elimi kendi poposuna doğru götürdü ve ben de mesajı algılamıştım. daha önce hiçbir erkeğe aktif olmamıştım. baş ucumuzda duran kremi aldım ve uygun bi şekilde kullanarak o gece benden neyi talep ettiyse yerine getirdim. hem bir geyşası olarak, hem de bir orospusu. saat 7 gibi giyindi ve gitti. yatakta birkaç saat uyumadan, son saatlerimi düşündüm, nasıl birşeydi bu? popom hala sızlar ve ağzıma hafif bir sperm tadı dağılırken, ben nasıl olup da hâlâ gülümseyebiliyordum? bu düşünceler içindeyken uyuyakaldım, tabi ki telefon numarasını derhal kaydettikten sonra. bu adamla tekrar görüşmem lazımdı.

    erkekler, aşık oldukları orospuların kendilerini çok mutlu edeceklerini düşünürlermiş. galiba bu yüzdendir ki, iyi aile çocuğu olan adamlar gidip de o güne kadar birçok erkeğin olmuş kadınlara tutulma sevdasındadırlar.

    benim içimdeki kadın, böyle bir kadındı.

    çoğu erkeğin evlendiği değil, aşık olduğu türden bir kadın!!!

    benim içimdeki kadın, evinde sarımsak kokulu parmaklarıyla kocasını bekleyen bir kadın değildi,
    hafif soyulmuş ojeli tırnaklarıyla barda müşterisini beklerken, sıcak yuvasında sarımsak kokan parmaklarıyla kocasını bekleme hayali kuran bir kadındı.

    benim içimdeki kadın, gece evinde oturup, eşine soyduğu elma dilimini bıçağın ucunda ona uzatan bir kadın değildi.
    erden kıral'ın vicdan filmindeki aydanur, vesikalı yarim'deki türkan şoray'dı.

    benim içimdeki kadın beyoğlu'nun arka yakası'ndaki zümrüt'tü, oya'ydı, rüya'ydı, kader'deki uğur'du, bekir'i peşinden dört tur koşturan.

    anlat istanbul'daki, gencecik ayakkabıcı çocuğun, travesti olduğunu bilmeden aşık olduğu, mimi'nin kanatları arasında güven bulan o kadındı.

    benim içimdeki kadın, mutlu fotoğraf albümlerini dolduran bir kadın değil, bir üçüncü sayfa haberine konu olan dört çarpı dörtlük bir fotoğraf karesini dolduran kadındı.

    benim içimdeki kadın, ikinci kadındı; sadece sevilecek kadar yavan olan değil; aşık olunan.

    kemal'le bunu keşfetmiştim sanki. çok uzun zaman aramadık birbirimizi. elim defalarca gitti telefona ama aramadım, ta ki onu televizyonda görene kadar. yine bir yarışma programı ve o kan ter içinde birşeylerle uğraşıyor. sonunda da iyi bir para kazandı. hem çok şaşırdım onu gördüğüme, hem de sevindim, bir bahaneyle arayabilirim artık diye. ve aradım, "telefonunu kaybettim, sen nerelerdesin", dedi. sesi samimiydi, özlemiş gibiydi. ya da ben öyle olmasını umuyordum, kendimi kandırıyordum. tadı damağımda kalan bir geceyi sürdürmekti niyetim. o da karşılık verince, bir kaç gün sonra görüştük.

    yarışmadan bahsettik biraz, güldük, eğlendik. her şeyin nasıl bir kurgu olduğundan tut, kazandığı parayı henüz alamadığına kadar ne kadar program sırrı varsa, hepsini anlattı. beraber geçirdiğimiz geceyi andık biraz. ikimizin de istediği aynısını tekrar yaşamaktı ama bu sefer çok farklı oldu her şey.

    ona her şeyi yapmamı istedi. kendini tamamen bana bıraktı. onunla açık saçık konuşmamı, hatta küfürler etmemi istedi. ben bunu her ne kadar doğama aykırı bulsam da oyun olarak düşünüp çok ileri gitmeden isteklerini yerine getirdim. o daha da ileri gitmemi istedi ve ben de gittim. tamamen benim oldu o gece. onun yakışıklı, erkeksi ve karakterli yüzünün aldığı şekli görmek, beni deli etmişti.

    sadece onun istedikleri oldu, ben hiçbir şey talep etmedim. acelesi var gibiydi, ya da utanmış gibi. sanki yönetmen "stop" demişti ve sevişme sahnesinin verdiği ağırlıkla yataktan çıkan adam giyinmeye başlamıştı. rahat bıraktım onu, onun için zor birşeydi biliyordum. hiç üstüne gitmedim ve uğurladım kirli sakallı yanağını öperek.

    daha sonra birkaç kez aradı beni, görüşmek istedi. ama bir türlü uygun bir gün ayarlayamadık ve görüşemedik. onun yarıştığı program daha sonra birkaç kez daha yayınlandı, onu izlerken benim gözümün önünde sadece zevkten yarı kapanmış gözleri olan ve aldığı acıyla karışık hazdan dolayı dudağını ısırmış bir adam vardı.

    bir şeyi fark ediyordum yavaş yavaş. yatakta giderek serte doğru gidiyordum, hem ben sert olmaya başlamıştım, hem de karşımdakinden daha sert olmasını, üstümde güç kullanmasını istemeye.

    bu yavaş yavaş farklı bir fantazi dünyasının kapılarını aralamaya başladı. ama o dünyaya girmeden önce yaşamam gereken son bir tecrübe daha vardı: bir samuray!

    devam edecek...
  • "sen bu iğrenç kasabadan kurtulup giderken, ben hayatının sonuna kadar annesinin iç çamaşırlarını giyen bir çocuk olarak burada kalacağım."

    küçük bir çocukken en çok sevdiğim şey, annemin kıyafet dolabını karıştırmak ve naftalin kokulu sandıkları büyük bir heyecanla alt üst etmekti. daha hiç giyilmemiş "öğretmen" çoraplarını paketlerinden çıkarıp giymek, hediye gelmiş iç çamaşırlarını ve yeni yeni serpilen vücudumda dökümlü dökümlü duran kıyafetleri bir bir denemekti. sarı üstüne siyah puantiyeli kıyafetti en sevdiğim, bir de dekolteli bir kadife gece elbisesi vardı, ona bayılırdım. bunları evde kimse yokken de giyerdim, evde birileri varken de. şimdi düşününce, buna "çocukluk" mu desem, "ailenin vurdumduymazlığı" mı desem, ne desem bilemiyorum. annemin giymeye kıyamadığı ne kadar şey varsa hepsini üstüme geçirir, öyle dolanırdım evde. annem onları giyenin bir oğlan çocuğu olmasına değil de, giyilmesine kızıyor gibiydi her zaman.

    bir gün yine böyle giyinip annemin gardırobunun en nadide parçası olan açık renkli kürkünü de sırtıma geçirdim. elime eski bir kayıt cihazından kalma bozuk bir mikrofon alıp salona geçiyordum ki annem gördü beni, "napıyosun sen yine?" dedi, ona sadece tek birşey söledim: "konser vericem ben!"

    evet aynen böyle, "karışma bana" dedim, "konserim var, konser vericem ben, beni rahatsız etmeyin!"

    sonra salona kapanıp saatlerce bağıra çağıra şarkı söylerdim. ellerim emel sayın, sesim bülent ersoy, bakışlarım zeki müren'di. konserlerim hayali seyirciye dönük olur ve çılgınca alkış kopardı her şarkımın sonunda. sinemaskop hayaller içinde “sahnemi” tamamlayıp selam verir ve salonu terk ederdim.

    bunu yaptığımda 10 yaşındaydım!

    anımsıyor musun?
    bir çetemiz vardı: vahşi siyah atlar.
    ısmarlama serserilikler yaşardık.
    kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi,
    sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak,
    yabancıları mahalleye sokmamak gibi.
    ve bir gün gideceğimiz bir amerika vardı.
    herkesin bir amerika'sı vardı o zamanlar.
    herkes gece istasyonlarında
    kendi amerika'sını aradı.

    yaşıtlarım sokakta maç yapar, bilyelerle oynar, kız kaçıran patlatırken ben evde repertuar çalışması yapar, şarkılar söyler, kitap okurdum. ne bulursam okurdum. harlequin romanlarından tut, ansiklopediye kadar... en sevdiğim şey sözlük karıştırmaktı, yeni kelimeler öğrenmek ve bunları hemen kullanmak. normal olmadığımın farkında olmakla beraber, "ne olduğumu" anlamlandırmaya, tanımlamaya çalışırdım çocuk aklımla. ama kendimi aradığımda beni tanımlayan bir kelimeye rastlayamazdım karıştırdığım sözlüklerde.

    neden bir tek ben hoşlanmıyordum meselâ sınıftaki zeynep'ten? niye diğer kızlar gibi uğur'daydı gözüm? neden kıpkırmızı bir rujun kokusunu krampon kokusuna tercih ediyordum ki? sorular sorular... zamanla cevabına bir mıknatıs gibi yapışan.

    annem çok fazla makyaj yapan bir kadın değildi, o yüzden fazla bir malzemesi yoktu ama çok kıyafeti vardı. hele o ayakkabıları, iç çamaşırları! hazine gibiydi hepsi benim için.

    bir gün misafirliğe gittiğimiz bir evde, evin hanımının yatak odasında uyutulmuştum. kadınlar içerde yaprak sarmalı, bol parfüm kokulu ve dedikodulu sohbetlerine dalmışken, ben uyanıp yatak odasında bana bakan cansız bir kafaya takılı sarı peruğu inceliyordum. içinde tarak gibi birşey vardı, saça daha iyi oturması için. kaç erkek çocuk böyle birşey görünce hiç çekinmeden kafasına geçirir ki? o peruğu başıma geçirip içeriye daldığımda annemin yüzünün aldığı ifadeyi hiç unutmuyorum. sanırım o gün ben de bir lola olmuştum, bilidikid'ini arayacak olan. galiba yavaş yavaş kabullenmek lazımdı normal bir çocuk olmadığımı ama annem her ortamda "kız gibi oğluyla" övünüyordu adeta. bu iyi bir şey miydi, kötü mü? o yaşta nerden bilirdim ki?

    kısık ışıklı arkadaş odaları...
    plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde,
    kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık.
    okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
    ve dünyanın bütün limanları
    önümüzdeki sessizce uzardı.
    biterdi plak, disk boşa dönerdi.
    düşlerimiz, çarpıp geri dönen sulardı şimdi.
    böyle zamanlarda ilk sözü söylemekten
    kaçınırdı herkes.
    sonra biri usulca kalkar, herkese çay koyardı.
    anımsıyor musun?

    vücudumun değişmesinden nefret ediyordum. o pürüzsüz körpe bacaklarım ve yüzüm yavaş yavaş tüylere bırakıyordu yerini. bu ne korkunç birşeydi benim için!! memeleri çıkan bir genç kızın ailesinden çekinmesi gibi ben de koca bir yazı çorapla geçirmiştim, bacaklarımda çıkan tüyler görünmesin diye. bıyıklarım terlemeye başlar başlamaz vurdum jileti. şimdi de onları yok etmekle uğraşıyorum işte. büyük oranda döndüm çocukluğumun tüylerle bozulmamış saflığına, ama aradan geçen yılları silemeden elbette.

    derken, ne derler, "akıl baliğ olmaya" başladıkça, yaptıklarımın ne ailede ne toplumda hoş karşılanan şeyler olduğunu fark etmemle bunları uluorta yapmayı bırakmam bir oldu. bi kız arkadaş edinmeli ve normalleşme sürecine girmeliydim evet. hem belki o zaman sınıftaki haluk'la arkadaşları da benimle uğraşmayı bırakırdı.

    ama nafileydi bu çaba. içimde ne bir kıza arkadaşlık teklifi yapma isteği, ne de bir kıza aşık olabilme güdüsü vardı.

    yapılacak tek bir şey vardı: hislerimi bastırmak. ben de dibe doğru ittirdim bu duygularımı, yaşamamalıydım böyle şeyleri, bunlar kötü şeylerdi. evde annemin, camide hocamın, okulda öğretmenimin, sokakta rukiye teyze'min, ihsan amcamın kızdığı şeylerdi. yoksa dışlanırdım, dövülürdüm.

    kırmızı ışıkta beklemenin erkeklikten sayılmadığı, sigara paketlerinin ayaktaki çorabın içine saklandığı, 3 film birden gösterilen sinema salonlarına girebilmenin neredeyse sünnet olmak kadar erkeklik göstergesi olduğu bir kentte büyüyünce böyle oluyorsunuz işte. öyle bir kent ki; burada uzun saçlı erkekler benim çocukluğumda dövülürdü, efemine çocuklar horlanır, küçümsenirdi. "kılıbık" damgasını yerdiniz, sınıftaki kızlar yanınıza gelip "sizin şeyiniz yokmuş, doğru mu?" diye sorarlardı. hem komik, hem acı. belki de sadece acı.

    vahşi siyah atlardık,
    kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan.
    deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
    aşık ve düşmandık.
    dünya acıtırdı bizi. her şey kanatır, her şey yaralardı.
    sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden,
    öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey.
    geceleri uyuyamayan çocuklardık,
    otobüs garlarında uzun maceralar umar,
    apansız yolculuklara çıkardık.

    bir gün sarı-yeşil karışımı fosforlu bir renkte çanta almıştım kendime. çocukluk işte. hani şu bele takılan "freebag" denen çantaların yeni yeni kullanıldığı yıllarda. büyük bir hevesle takmıştım onu belime. annemle bir sünnete gitmiştim, kimindi bilmiyorum. orada aile büyüklerinden biri herkesin ortasında "çıkar şunu, karı mısın sen?" deyip terslemişti beni. şeker portakalı'ndaki zeze'yi en iyi anladığım gündü, o gün. bir daha hiç takmadığım o çantayı ne de sevmiştim ben halbuki! o günden sonra giderek renksizleşti hayatım, hep siyahtı o çantadan sonra aldığım yeni şeyler.

    en büyük şans, kendin gibi birini bulmaktı! ben de biricik dostumu bulduğumda okul sıralarındaydım, ona bir kardeş gibi sarılmıştım. her duygumuzu birbirimizle paylaşır, âdeta kendimize ördüğümüz kozadan, bir kelebek gibi çıkacağımız günü beklerdik. bu şekilde tanışıp kardeş gibi olduğum 2-3 arkadaşım vardı. hayatımda gerçek kardeşimden daha yakın olduğum insanlardı bunlar. düşleri olan, tertemiz çocuklar.

    bu arkadaşlarımla her gece toplanıp sohbet ettiğimiz, hepimizin evine yakın olan bir duvar dibi vardı. çok hoşumuza giderdi orda toplanıp makara yapmak. sokak lambasının ışığı yüzümüze vururken binbir taklit, oyun uydurur, kim hangi adamdan hoşlanıyor, kim sınıftaki hangi çocuğa bitiyor, bunları konuşurduk. 4 hayal çocuktuk orda sohbet eden. vahşi siyah atlardık biz.

    uykulu kentlere girerdik gece yarıları,
    ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında.
    gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
    sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
    sanki bambaşka bir dünyaya bakardık.
    sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
    yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık.
    ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara,
    yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
    adını bile bilmediğimiz bu kente
    neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
    uzun uzun bakardık.
    anımsıyor musun?

    bir gece 10 kişilik bir grup yanımıza geldi. içlerinden bir tanesi, ki liderleri ve en kısa boylularıydı, bize doğru bağırdı: "napıyosunuz lan siz burda?" diye. biz neye uğradığımızı şaşırmıştık, çünkü yaptığımız şey sadece sohbet etmekti. ve bize ne dediler biliyo musunuz? sıkı durun: "siz hangi kız için, burada toplanıyosunuz, bizim mahallenin kızlarına mı sarkıyosunuz lan siz?!!" ve ellerinde sopalar olan bu ahmaklar sürüsü o gece 4 çocuğa, 4 gay çocuğa "gay olduklarından" değil de, "straight olmalarından şüphelenildiği" için saldırdı.

    içimizden birinin burnu o gece kırıldı.

    böyle bir kentti benim yaşadığım, büyüdüğüm yer.

    ahh o gece yolculukları!
    bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları.
    kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye?
    gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz
    kaç yol arkadaşı?
    sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak,
    ne kalıyor elimizde?
    ölenler,
    terk edenler,
    bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler.

    hayatım boyunca boynuma birşey takamadım, kolye-yüzük gibi şeyleri hiç alamazdım. elbet bunun da bir hikayesi var.

    bir gün çok güzel bir kolye ucu görmüştüm, minicik bir keman şeklindeydi. yanımda en yakın arkadaşım da vardı ve bir bayram günüydü. "çok beğendim ben bunu." dedim ve alıp kolyesiyle beraber boynuma taktım. o bayram günü arkadaşımla klasik ziyaretlerimizi yaparken sokakta karşımıza çıkan bi grup bize "neden fazla gülüyoruz" diye sataştı. bu kentte gülmezdi çünkü erkekler. oysa ki amaç belliydi, varlığımızdan duyulan rahatsızlığı şiddete dökmek.

    bilen bilir, böyle durumlarda bu grup birden büyür ve hiç de dinlemezler sizi, hemen kavgaya girişirler. birebir de değildir bunların kavgaları, 10 kişi, 15 kişi gelirler 2 kişiye.

    işte o gün yere düşmüş halde yüzümü korumaya çalışırken içlerinden biri boynumdaki kolyeyi koparmıştı, tozlu topraklı yolda gözüme takılmıştı o minicik keman!

    o gün kırılan tek şey o kolyenin ucu değildi, bu kente olan inancım, umudum, hevesimdi.

    o günden beri kolye de takmadım hiç.

    vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık.
    içimizden kimse gidemedi amerika'ya,
    kendi amerika'sı da olmadı hiçbirimizin.
    yağmur aldı,
    rüzgar aldı,
    zaman aldı,
    o vahşi siyah atları.
    her şey o eski rüyada kaldı.

    bazen arkadaşlarım sorar, sende "sosyal fobi" mi var diye? çünkü ben giderek yeni insanlarla tanışmaktan hoşlanmayan, topluluk içine girmeyen bi insan olup çıkmıştım. neden mi? bilmem. işte bu anlattıklarımdandır belki?

    homofobi deyip duruyorlar şimdi, işte ben de buna gülüyorum. şu an "homofobiye maruz kaldım ben, bana ibne dediler." diyen yeni yetme çocukları gördükçe, "ne var ki?" diyorum, "alt tarafı bir şey söylemiş.", "söylemeseymiş iyiymiş evet ama bunu şiddete dönüştürmediği sürece bırak sana dediği sadece lâfta kalsın."

    söylenen hiçbir şeyden zarar görmedim ki ben. yeter ki sadece söylemekle kalsın, şiddete dönüp iki saat önce aldığım kolyemi koparacak kadar vahşileşmedikçe, karşındakinin ne dediğini dinlemeyip ağız burun ne gördüyse kalın demirlerle vuracak kadar hayvanlaşmadıkça, bırak homofobi denen şey sadece "ibne" demek olsun. homofobi buysa ben buna razıyım. çünkü onu diyenlere kendimi zekâmla, başarılarımla kanıtlayıp bir "helal olsun" alabilirim, ama belaltı vurup da bana saldıranlara karşılık veremem, doğamda yok bu, elimde değil.

    hayatta kavga yanlısı, şiddete meyilli biri olmak kadar korktuğum ikinci birşey yok çünkü.

    bir gece geç saatte televizyonda bir film izledim. "this boy's life", de niro ve caprio'nun bir filmi.

    o filmdeki kırmızı atkılı çocuktum işte ben. gerçi onun kadar cevval değildim, bana "ibne" diyenlere gözmü karartıp dalamıyordum. caprio'nun yaşadığı küçük kasabadaki "yumuşak" çocuktu o. küçük köpeğiyle gezinirken kasabanın "yağız delikanlıları" bununla bi kavgaya tutuşur, caprio koşup kurtarırdı çocuğu. aralarında bi dostluk kurulur, kırmızı atkılı "yumuşak" çocuk, caprio'nun üniversiteye başlamak için kasabadan kurtulacağı günün gecesinde ona dönüp "sen gidip bu iğrenç kasabadan kurtulurken, ben geride kalıp annesinin iç çamaşırlarını giyen bir çocuk olarak kalacağım." der.

    işte o gece ağlayarak yemin ettim kendi kendime. "o iğrenç kasabada kalıp annesinin iç çamaşırlarını giyen çocuk olmayacağım." ben diye. her şeyi askıya aldım, tüm duygularımı ve isteklerimi. yıllarca yaşamadım. başarılı olmaktan, yaşadığım yerden kurtulup kendime yetecek kadar para kazanmaktan başka çarem yoktu. bu hayatta kendi ayaklarım üstünde durup, güçlenip öyle mücadele etmeliydim herkesle.

    bu hırsla asıldım her sınıfıma ve çok başarılı olup kurtuldum oradan. benimle dalga geçen, beni küçümseyen herkesi yenmiştim. şimdi hiç koymuyor karşıma çıkan saçma sapan homofobiklikler, sadece gülüyorum onlara. şimdi kolyelerimi de takıyorum, yüzüklerimi de. çok güzel bir kadın olmam için ne gerekiyorsa yapıyorum, yaşıyorum kendi kurduğum dünyamda. bana ne haluk'la arkadaşları karışabiliyor, ne öğretmenlerim ne de annem. artık sinemaskop hayallerle bezeli konserler vermiyorum belki ama dilediğim gibi öpüşüyorum, sevişiyorum bana kendimi bir kadın gibi hissettirenlerle. gün gelecek, selam verip "sahnemden" ayrılacağım ama yoramayacak beni hiçbir zaman bu hayat. çünkü acılarıyla olgunlaşan bir çocuktum ben.

    nasırlaşmış acılarım, yenilerine gülmemi sağlıyordu her zaman. şimdi neyim varsa o çocuğa borçluyum.

    hay allah...ben size "samurayı" anlatacaktım değil mi? çok uzattım yine, önce "kader", sonra "masumiyet" izlenmeli biliyorum. benimki de onların çekimi gibi ters oldu, önce bugünümden başladım, sonra geçmişime gittim. varsın bu da böyle olsun.

    ama şimdi çocukluk anılarımın beni soktuğu ruh halinden sıyrılıp da bdsm gecelerindeki fantastik oyunlara sıçrayamam ki birdenbire.

    o bir sonraki sefere kalsın, olmaz mı?

    şimdi kalkıp bir çay koymalıyım.

    çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
    çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların.
    öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar.
    peki sen anımsıyor musun? (avara)

    devam edecek...
  • burnunuza kaç puan verirsiniz?

    evet evet burnunuza. 10 üzerinden bi puan verin.
    ben 7 verdim. doktorum bastı kahkahayı. "n'oluyo be?" dedim içimden. küntmüş benimki.

    ne demekse künt?

    sosyetik piç! mont blanc kol düğmelerini göstere göstere, "3 ya da 4 eder." dedi bana. evet bana! :(

    "tamam ulan!" dedim. "kes, biç! sana bırakıyorum burnumu."

    ameliyat tarihini kararlaştırdık. bunları konuştuğumuzda cumartesi günüydü, “çarşamba günü ameliyat yapalım.” dedi. hemen birkaç örnek gösterdim ona internetten, nasıl bir burun istiyorum anlasın diye.

    "bak doktorcum," dedim, "fındık gibi bi burun istemiyorum, öyle kocaman da olmasın, ‘et vardı da onu aldırdım, nefes alamıyodum biliyo musuuuuun’ diyebilecek kadar bi estetik dursun işte, anladın sen onu." dedim. adam bana baktıkça dolare$ işaretleri gördüğü için, bu söylediklerime ne kadar kulak verdi bilmiyorum ama, "gel" dedi, duvara yapıştırdı beni. sağdan soldan fotoğraflarımı çekti.

    "ama beyaz ışıkta hiç iyi çıkmıyorum ben yaa!!!" dedim, dinlemedi.

    zombi gibi çıktım o fotoğraflarda, zombi! zaten 3 vermişsin, üstüne bi de mugshot çeker gibi fotomu çektin, nerde kaldı senin empatin, nerde kaldı hipokrat yeminin? bütün psikolocimi sikti bıraktı o yarım saat içinde. git pis. :/

    karar verilmişti, ameliyat olacaktım. rinoplasti. bi takıntı olmuştu bu burun bende, millet "yahu gerek yok!" dedikçe, ben başladım kendimi daha çok incelemeye. bi yandan da okuyorum bol bol, rinoplasti nedir, nasıl yapılır, sonrasında neler yaşanır falan. param da hazır, sene geçen sene. 4 bine mi ne anlaşmışız. epey bi indirim yaptırmışım tabi, üstün pazarlık yeteneğim sayesinde. ben ki %50 indirimle alışveriş yapan insanım, 5 bin tl'lik ameliyatı mı 4 bin'e indiremicem? çocuk oyuncağı. burda da bir çingene pazarlığıyla epey indirim yaptırmıştım hatırlıyorum.

    ameliyat öncesi son bi kontrol için salı günü gidiyodum doktorumun yanına. neden hatırlamıyorum, bakırköy'deyim o gün. deniz otobüsüne atlıyorum, muayenehane bağdat caddesinde. kadıköy'e geçicem önce. deniz çok dalgalı. feci sallanmıştık hiç unutmuyorum. aklım çok karışıktı, aslında böyle bir şeye hiç ihtiyacım yoktu evet. hem yüzümle de oynatmak istemiyodum bi yandan, ama öte yandan da erkeksi bi burun istemiyodum işte ya huff! ikisi arasında kalmıştım.

    kadıköy'e yanaştıkça, kararsızlığım arttı. ameliyata 24 saatten az kalmıştı ve ben halen bunu istediğimden emin diildim. hayır yani alt tarafı burun, yarın bi gün iş minik prenses'e gelirse napıcam? burdan böyle söylemek kolay, şöyle kadınım, böyle kadınım diye, ama iş kestirip biçtirmeye gelince bi üçbuçuk durumları söz konusu oluyo. bi de canım çok tatlı benim. :(

    aklımdan binbir türlü hikaye geçiyo tabi.

    mesela burnum janet jackson gibi olmuş, narkozdan çıkamamışım, ölmüşüm, masada kalmışım, kıçıma pamuk tıkıyolar, beni kırık burunla gömüyolar, korneamı çalıyolar falan.

    uuuu, neler neler yazıyorum kafamda.

    derken deniz otobüsü yanaşmış, yolcular inmiş, yeni yolcular binmiş, ben farkına bile varmamışım denizi seyrederken. o an anladım, "deli mi sikti beni be!"dedim "madem bu kadar düşünüyorum, istemiyorum ben bunu." aradım doktorumu, "ben iptal ediyorum, ameliyata girmicem." dedim. "aaa, oooo" falan derken "künt" diye kapadım suratına piçin. küntmüş! al sana künt!

    girmedim ameliyata. zombi gibi çıktığım fotoğraflarımı da bi sildireydim iyiydi. :(

    3 puanlık künt burnumla çok mutluyum lan ben!

    hem benim ona puanım dokuz kanka! neden diceksin bak. onca sevgilim bu burnumdan öpmüş beni, oraya buraya hep bunu çarpmışım, sevgilimin kirli sakallarına bunu sürtmüşüm, olur olmaz her yere bu burnumu sokmuşum ben. gayet giderim var yani. gidip de yeni yetme bi doktorun ellerinde mi şekillendiricem onu?

    vazgeçtim. yaptırmadım rinoplastı falan. ha yarın bi gün yine depreşir mi bu takıntım, burnum murnum derken arada minik prensesin de kırıklarını aldırır mıyım? görürüz. şimdilik yok bişeyim, rahatım, küntüm. 10 puanım! minik prensesle de mutluyum. selamı var.

    bir gün bi adamla tanıştım. adamda zeus gibi vücut vardı bak allah için. ama mesela sen görsen eminim dersin ki, "ay tipsizlikten 6 ay içerde yatması lazım kirli, sana inanamıyorum, senin gibi bi prenses daha iyilerine lâyık" falan dersin. (son cümle gönlümden koptu.) napiyim ya, ben de öyle maço adam seviyorum, kaba saba, kirli sakallı, rakı içen adam seviyorum.

    “dışarda deli yürek, evde fatik ürek adam” sevmiyorum ben. kodu mu oturtsun istiyorum. yok tamam, o kadar değil ama erkek gibi adam seviyorum ben, varoşmuş, apaçiymiş bakmam öyle şeylere. bütün enteller, danteller, metalciler, kırıklar sizin olsun kızlar. ben yüreğe bakıyorum. adam olsun yeter. iki dakka delikanlı olun ülen!!!!!1

    neyse, bu abimiz eyüp'tendi. tam bıçkın semti zaten di mi? evet. bi gece görüşmeye karar verdik. geldi, oturduk, sohbet falan ediyoruz. aaaa bi baktım adamın burnu estetik! düğme kadar! o kadar komik olmuş ki!!! "evet estetik yaptırdım ama bi sor niye?" dedi, "niye" dedim, kırılmış meğer bi kavgada. ondan yaptırmış. yaptırsın banane de sahte doktor mu yaptı nedir? o nası eğreti bi duruş o dağ gibi adamda!!! gerçi o dağ gibi adamın o kadar da "dağ gibi" olmadığını yatakta gördüm. adam 10 dakkada nakavt oldu, orası ayrı.

    şimdi ben demiştim ya hani, yatakta sert seviyorum diye. heh, bi baktım yattığım adamları tokatlıyorum. e herkes kaldırmaz tabi, buna da ufaktan bi vurmuşum ama kavgaya-tokada alışkın olan bu bünye yatakta bi kadından(!) tokat yemekten pek hoşlanmadı, adam nerdeyse dövüyodu lan beni. :/

    bi celâllendi bu, "zaten burnum estetik, vurmasana yaa!" falan dedi. "aman iyi be, hüff! " dedim. baktım bi numarası da yok, postaladım evden. aradan 1-2 hafta geçti, msn'de karşılaştık. tutturdu gelicem de gelicem. “yahu” diyorum “olmaz, müsait değilim.”

    anasını satayım, pms oldum da diyemiyorum ki, öyle bi bahanem yok :/ tamam hiç pms geçirmemek iyi bişey ama arada pms kozunu kullanmak isterdim bak. daha önce beraber olduğunuz bi kız size ikinci sefer için “olmaz bebeyim” diyosa, anlayın ki ya cinsel performansınız tırttır ya da kızın ağdası gelmiştir abicim. ha kendinize bu kadar güveniyosanız, “benim yatağım iyidir kanka” diyosanız, o zaman ağdayı düşünün. sen her daim keser sapıyla ortalıkta dolanıyor olabilirsin ama bi kız her zaman “müsait” olmayabilir. bunun adet dönemi var, ağdası var, baş ağrısı var.

    hem benim oje sürüşüm yarım saat lan! öyle “ha” deyince görüşemem ki kimseyle. tam bi bakım manyağı oldum. manikürler, pedikürler, epilasyonlar. makyajı da kıvırıyorum artık. terracotta nedir, hangi parfüm afrodizyak etkilidir. hepsine eriyo aklım. kırmızı oje süreceğim zaman önce bir kat tırnak cilası çekecek kadar eriyo hem de. o yüzden hazırlanışım nerden baksan 2 saat sürüyo. ee bunun kılıydı, tüyüydü, çok afedersin malum bölgelerin temizliğiydi (ki buna aklınıza gelen temizlikler ve anal temizlik de dahil -yazar burada al al olur-) falan derken oluyodu 3 saat. onun için “geliyorum.” diyen her adama “e hadi gel” diyemiyodum. paçoz diyilim ben, ruhum prenses, ben napim. :)

    ayrıca hormonlar da farklı çalışıyo. nerden mi biliyorum? crossdresser olmaya başladığım ilk yıldan sonra bazı ilaçlar keşfettim, bunlardan daha sonra bahsedicem. bu ilaçlar hem östrojen takviyesine yarıyo, hem de göğüs büyümesi, tüy azalması gibi bazı nefis “yan” etkilere sebep oluyo. ha bi de cinsel olarak tam bi kadın gibi hissetmeye başlıyosun.

    “simitle çayım niye anda bitmedi yaaa böhühühü” diye duygusala bağlayabiliyosun, “bihter topuklularla yürüyemiyo işteeaa, babet giydirin şu kıza ühü” diye gözlerin dolabiliyo. çok duygusal oluyosun. anne gibi oluyosun lan resmen. aaaa bi bakıyosun 2 aydır tık yok. neden? çünkü canın istemiyo. öyle de bi etkisi var. neyse bunları anlatıcam sonra. biz dönelim bıçkın abimize.

    "yok", dedi, "gelicem."

    en nefret ettiğim şey bu işte: ısrar! ben uygun olsam, seninle görüşmek istesem zaten davet ederim. ama "olmaz" dedikten sonra gelicem diye tutturmanın anlamı nedir? "misafirim gelicek", dedim, savdım başımdan. ama korktuğum başıma geldi. adam pes etmeyi bırak, bu sefer de beni tehdit etmeye başladı. "yola çıkıyorum, nasıl olsa evini biliyorum, gelicem rezalet çıkarıcam." dedi.

    hadi buyur. çattık mı psikopata!

    baktım "lütfen"den, "canım"dan, "cicim"den anlamıyo, bu sefer ben de onun dilinden konuşmaya başladım. "öyle bişey yapayım deme. 2 gram erkeklik gururun varsa gelmezsin, gelirsen polis çağırırım." dedim. cevap gecikmedi tabi: "2 gram aklın varsa polis çağırmazsın!"

    bildiğin sıçtık yani! adam evi biliyo, bi elinin tersiyle beni yere serer, şöminenin önündeki koyun postunun üstüne yuvarlanan ahu tuba gibi yerde dönenirim alimallah.

    en sonunda ani bi hamleyle ben bunu msn'den engelleyip (yılmaz’ı meseneden sileceeen repliği eşliğinde) bi güzel silerken bi yandan da düşünüyorum “bakalım nolucak” diye. yusuf yusufum.

    nitekim bişey olmadı. kuru sıkı attı durdu, bir daha da görmedim kendisini. gerçi içip içip evimin önüne gelsin, naralar atsın, serenat yapsın, “seviyorum üleeeen” diye bağırsın diye beklemedim değil. ehehe, bak yaa, ne emmeye geliyorum, ne gömmeye. yok yok, rezalet çıkmaması iyi oldu. boşver sen.

    tehlikeli bişey yaptığım aslında, farkındayım. bazen böyle tuhaf tiplerle de karşılaşıyo insan. dikkat ediyorum merak etme. bunlar bana hep ders oluyo. ama işin kötüsü şimdi de insanlara güvenemez oldum. mesela benimle görüşmek isteyen bikaç kişiyi bi türlü güvenip de kabul edemiyorum evime. sonuçta her gün neler okuyoruz gazetelerde değil mi? bi gün üçüncü sayfa haberlerinden birine konu olmak istemiyorum. hoff içimi sıktı bu konu.

    aklıma 2 çocuk daha geldi, böyle enteresan vaka anlamında.

    bir gün bi çocukla tanıştım. telefonda sohbet ederken anladım ki meslektaşız. daha bi hoşuma gitti. normalde öyle beyaz yakalı, yuppi tiplerden hoşlanmıyorum ama sonuçta bi “meslektaş kontenjanımız” var, hehe. bir gece görüştüm bununla, iş çıkışında geldi. takım elbiseli, çantalı bi tip. gülünce çizgi gibi oluyodu gözleri. sevimliydi.

    o geceyi unutmadım bak. yatakta kendisinden çok partneriyle ilgilenen, onun hiçbir yerini yadırgamayan adamlara bayılıyorum işte. “yok ben şunu yapamam, ay ben ona dokunamam, ayy orayı yalayamam, ay ben gülerim, gıdıklanırım.” falan demicek abi! yatakta sınır olmamalı. bunda yoktu mesela. gerçekten güzel bi geceydi. adamın enteresan fantazileri vardı. public sex seviyodu mesela, milf seviyodu...beni seviyodu, yetmez mi?

    yatakta uzanırken gecenin bi vakti telefonu çaldı bunun. “sakın ses yapma” dedi, konuşmaya başladı. kız arkadaşıymış meğer, bilmiyodum biriyle birlikte olduğunu. benim yanımda kız arkadaşıyla konuştu. “tamam canım, oldu aşkım, bebeyim” falan.

    ne fena di mi. benim koynumdayken yaptığı şeye bak. sizinle konuşan erkek arkadaşınızın gerçekte nerede olduğundan, o sırada yanında kim olduğundan hiçbir zaman emin olamıyosunuz işte. “benim gitmem lazım.” dedi. “nereye gidiyosun?” dedim. “beni bekliyo, şimdi ona geçiyorum.” demez mi!

    o kalkmış, gömleğini, pantolonunu giyerken, ben yatakta uzanmış bi müjde ar gibi hissettim lan kendimi. bi şifoniyere para bırakmadığı kaldı adamın. velhasılı kelam, adam benden çıkıp sevgilisinin evine geçti kardeşim. tam evden çıkıyodu ki, tuttu elimden apartman merdivenlerine çekti beni. “burda öpüşelim.” biraz dedi. üstümde gecelik falan var ama ödüm kopuyo apartmandan biri bizi görücek diye. bi yandan da hoşuma gidiyo, demek ki ben de public sex seviyomuşum, onun heyecanı da bi başkaymış. apartman merdiveninde bu kadar heyecan duyduysam, gerçekten “public” bir mekanda ne olurum bilemiyorum, diye düşündüm. uğurladım onu.

    “gelinlik götür ona...” dedim. “kadınlar gelinliğe dayanamaz...” (courtesy of sultan, kendisiyle de bu kadar dalga geçen?) beynimin içindeki replikler bunlardı ama bişey demedim tabi lan. trajikomik!

    sonra askere gitti o, epeydir haber alamadım ondan. yeni yeni mesaj falan atmaya başladı, dönmüş askerden. görüşmedim bir daha. görüşür müyüm, bilmiyorum. sanmıyorum.

    bi başka gece, ilginç bi başka tip.

    gençten bi çocuk, her zamanki gibi esmer biri. ilk bakışta adama benziyo. o gece de feci şekilde ons modundayım. biraz telefonla konuştuk, görüşelim, dedik. 1 saat içinde geldi. ama bi tuhaflık var çocukta, sürekli bi gülümseme halinde, kikir kikir gülüyo.

    ne içersin diyorum, “kikikiki”..."öp beni recep yi beni recep" diyorum, “kikikiki”... adam votka içiyo ama ağzından başka heryere gidiyo o votka. bütün yastık kılıflarım, nevresim falan hep absolute olmuştu o gece, hiç unutmuyorum. (evet yatakta içiyoduk ne varrrr!) zaten hayatımda gördüğüm en kötü performanslardan biriydi. (amma bahtsızım lan bu konuda) ama benim anlatacağım konu başka.

    "ben bi duş alayım." dedi. "hah, evet al bence de." dedim. istiyorum ki adam kendine gelsin, insana benzesin. ikinci seansta versin coşkuyu. belli ki, kuru sulu karıştırıp ne varsa götürmüş. sırf kikirdesin gerzek.

    duşa girdi bu.

    10 dakka, 15 dakka, 20 dakka, 30 dakka.

    “aha!” dedim, “kesin altın vuruş yaptı! banyomda ceset var allaaam!” yine başladım yazmaya.

    gazete manşetleri geliyo gözümün önüne.

    "kuşkulu ölüm"
    "duşta altın vuruş"
    "intihar mı, cinayet mi"
    ibneler amsterdam’a
    "şüpheli bir kedi gözaltında, kedi ilk sorgusunda ‘üniformalı adamlara bayılırım’ dedi."

    tabi haberin bi köşesinde benim zombi gibi çıkmış bi başka fotoğrafım var.
    kaçmış çorabım, yarı soyulmuş ojelerim ve akmış makyajımla, "ühühü walla ben bişe yapmadım, kırosum ben, kırosdressırım hani." diyorum.

    "sus lan mınakoduğumun ibnesi" deyip beni hangi hapishanenin gülü yaparlardı artık bilmiyorum.

    duştan sadece akan suyun sesi geliyo. ben siyah saten geceliğimi giymiş, pofidik terliklerimle salonda adamın duştan çıkmasını beklerken bi yandan da makyajımı tazeliyorum. artık dayanamadım, çaldım kapıyı. ses yok. “ah” dedim, “sçtım.” o durumda insan hemen neyi düşünüyomuş biliyo musun? “cesedi nası yok ederim?” ahaha yok lan, polise nası ifade veririm, onu düşünüyorum. “kim bu?” diyecekler, “walla tanımıyorum!” mu dicem. ne fena lan!

    açtım banyonun kapısını. bi baktım bizimki yerde. kulaç atıyo! evet evet, bildiğin kulaç atıyo, yüzmeye çalışıyo adam yerde. duşakabinin dibine yüzüstü uzanmış, zannedersin ki olimpik havuzda rekor kırıyo. bi yandan kendime sövüyorum, bi yandan bütün hevesim içimde patlamış, ona kızıyorum, gidip istanbul'da nerde denyo var, elimle koymuş gibi bulmuşum, ona kafam bozulmuş, bi yandan da bunu tutup kaldırıyorum. tutuyorum soğuk suyun altına, zaten bamya olan şey bu defa dönüyo bir nohuta! piiiiiiiiii. keseliyorum şerefsizi.

    sonra hemen paket tabi. hiç uğraşamam. bi de bununla mı uyiycam? sabah dokuz parçaya bölerdi beni.

    ya olm var ya, anlat anlat bitmiyo, daha neler neler yazasım var ama tl dr (too long didn't read) olacak diye ödüm kopuyo. samuray hikayesini de sktim bıraktım. bi türlü anlatamadım farkındayım ama laf lafı açtı, laf g.tü açmadan ben gaçhayım.

    devam edecek...
  • "köpeğiniz olabilir miyim, kraliçem?"

    cinsellik tuhaf bir duygu. belki de en çok hayvanlaştığımız, kendimizi tanıyamadığımız duygu bu. tanrı, yaratma hissinden duyduğu hazzın birazını bizim de yaşayabilmemiz için mi vermiş bize bu duyguyu, yoksa yoldan çıkarılabilmemiz için kenarda bulunması gereken zaaflardan biri olsun diye mi, düşünmek gerekir. ama ne onunla olur, ne de onsuz.

    crossdresser (cd) olarak cinsellik çok daha tuhaftır. mesela kimi cd'ler, kendileri gibi cd olanlarla beraber olmak isterler. kadın kıyafetleri giymiş 2 erkeğin sevişmesi... ilginç değil mi? kimileri sadece hemcinsiyle birlikte olur, kimileriyse sadece kadınlarla...onları bu şekilde beğenen kadınlar.

    izleyenler bilirler, nip/tuck dizisinin bir bölümünde kimber henry'ye aşık bir doktor, kadının eski sevgilisi christian troy'dan tüyo almaktadır. troy, adama, "git" der "kadın iç çamaşırları al, kimber'ın karşısına gece yatakta o şekilde çık."

    troy'un amacı, aslında kadının adamdan soğumasını sağlamaktır. kahramanımız gider, o yapılı vücuduyla sütyenleri, jartiyerleri çeker ve o halde taş gibi hatunun karşısına çıkar. kimber, ilk anda neler olduğunu anlamasa da bundan tuhaf bir zevk alır ve o gece o şekilde sevişirler.

    cinsellik tuhaftır. straight ilişkilerde bile tuhaftır.

    peki cinsellik sadece sizin yaşadığınız şey midir?

    insanların cansız mankenlere, damacanalara, hayvanlara cinsel istek duyduğu bir dünyada yaşıyoruz. şimdiden uyarayım, okuyacaklarınız sizi rahatsız edebilir, hatta nefret bile edebilirsiniz, belki seversiniz, bilemem, ama rahatsız edecek diye bunları paylaşmayacak değilim. sonuçta yaşanmışlıklar içinde bunlar da yer tutuyor ve günlüğümde bunlara da yer vermeliyim.

    crossdresser olarak, bir kadınmışım gibi (ki ruhen zaten öyleyim) hemcinslerimle sevişmeye başlayalı fazla olmamıştı. yaptığım şeyin kabul görmesi, beğenilmesi, arzulanan bir kadın(!) olmak bana yetiyodu. ta ki, onunla tanışana kadar.

    onun adı o kadar tek ki, burada paylaşamam. sıradan, her gün rastlayabileceğiniz bir isim değil. o yüzden ona bir takma isim uydurmak zorundayım, onun isminde şu aralar yayınlanan yabancı bir dizi var, ismi de yabancı. kullanacağım takma isim de christian troy'a atfen troy olsun madem.

    bir gece internette tanıştık onunla. "benim tuhaf isteklerim olabilir.", dedi. "nasıl yani?" dedim. "size köle olmak istiyorum, beni hizmetinize kabul eder misiniz?" dedi.

    saatler, günler süren sohbetlerimizin başlangıcı oldu bu istek. ne demekti bu? ben ki daha yeni yeni keşfediyodum kendi cinselliğimi, bir de bu çıkmıştı başıma. her bahsi geçtiğinde içimde tuhaf heyecanlar uyandıran bir şey: hizmetinde bir erkek köle, bir sex kölesi! her istediğini yaptırabileceğin, yapabileceğin bir nesne.

    hemen araştırmaya başladım. bdsm nedir, fetişizm nedir? fetişistler nelerden hoşlanır? ne tür fetişler vardır. trample nedir? bu duygulara sahip insanlarla konuştum uzun uzun. bir tanesi "ağzıma işer misiniz? çok severim." dedi. onunla golden shower nedir, onu öğrendim mesela. hiç yapmadım orası ayrı, ama bunu yapan, yaptıran insanlarla tanıştım. her birinin müthiş hikayeleri vardı.

    femdom, mistress, slave, master, dominant, sahibe, face sitting, prodom, footjob vs. gibi terimleri öğrendim. videoları izledim. bunları öğrenmemde, yeni insanlarla tanışıp konuşmamda, zihnimin bir köşesinde bdsm denen olaya ne kadar yatkın olduğumu sorgulamamda bana troy çok yardımcı oldu.

    sonuç olarak ben de böyle birşeyi istediğimi fark ettim. yani bir erkeğin bana sadece cinsellikle yaklaşmaması, tamamen teslimiyetle gelmesini. bir erkeğe hükmedebilmeyi, o gücü istedim. zaman geçtikçe o cesareti de buldum kendimde ve troy'la görüşmeye karar verdim.

    onunla görüşeceğim gece için özel olarak giyindim. eğer bir mistress olacaksam, kılık kıyafetim de buna uygun olmalıydı. troy'u kabul edişimin sebeplerinden biri çok uzun boylu olmasıydı. kısa boylu, çelimsiz bir erkeğe hükmetmenin hiçbir cazibesi olamazdı ki? troy yapılı, yakışıklı bi adamdı. topuklularla yanında durduğumda bile benden uzun olabilen tek erkekti. görüştüğümüz ilk gece diz üstüne kadar gelen siyah, parlak, sivri topuk ve yine sivri burunlu fetiş çizmemi giymiştim, iç çamaşırı olarak siyah jartiyer kullanmıştım. üstümde de siyah mini bir elbise, metal aksesuarlar ve saten eldivenler vardı. tam bir femdom olmuştum, fevkalade bir mistress görüntüsü! o kadar ihtişamlı ki, bdsm filmlerinden birinde rol alacak gibiyim! her slave için bir hayal gibiyim.

    gece geç saatte geldi. girer girmez yere çöktü ve ayaklarımdan öptü! dağ gibi bir adamın ayaklarının dibine çöküp çizmeni öpmesi ne tuhaf bi duygu! ben her şeye bir oyun gözüyle bakıyodum ama onun için cinsellikti bu. benim içinse tamamen tiyatro!

    salona geçtik, o çok heyecanlıydı. ben de öyleydim ama bunu belli etmemem lazımdı, yoksa etkili olamazdım. eee şimdi napıcaktık ki? o kadar da video falan izledim ama, kırbacım falan yok ki, tasmam da yok. (sonradan hepsi oldu gerçi.)

    "çizmeleriniz çok güzel, onları yalayabilir miyim?" dedi. slave olma konusunda benim mistressliğimden çok daha tecrübeliydi. önümde diz çöktü, ayaklarımı okşamaya, çizmemi öpmeye başladı. yavaş yavaş yukarı çıktı, hafif uzun olan saçlarından çektiğim gibi yere yatırdım onu. her şey konuştuğumuz gibi olacaktı. hiçbir şeye itiraz etmeyecek, ben de çok fazla ileri gitmeyecektim. soyundu. yarı çıplak uzandı yere. tam bir ayak fetişistiydi. tamamen itaatkar bir köleydi. aslında içimden geçen bu köle-mistress muhabbetini bi tarafa bırakıp adamla deli gibi sevişmekti ama onun da zevk alması içindi bütün çabam.

    üstüne çıktım. o sivri topuklu çizmeyle adamın göğsünde yürüyordum. çok zorlanıyodu! ama tek kelime etmedi. ereksiyon olmuştu. daha önce kararlaştırdığımız gibi tam bir mistress gibi davranıyordum ona.

    acıdan hoşlanıyordu, ona acı vermemden, mazoşist yönünü kamçılamamdan. bir yandan da düşünüyorum, acaba çok mu ileri gidiyorum diye ama aramızda kararlaştırdığımız bir sözcük vardı, onu söylediği an son verecektim yaptıklarıma. bir türlü söylemiyodu işte! o söylemedikçe ben de bilincimin derinliklerinde bir yerlerde kalmış hayvanın tasmasını çözüp daha da ileri gidiyordum.

    oyunun birinci kuralı sınırları önceden belirlemek ve onların dışına çıkmamaktır. biz de o gece dışına çıkmadan yaşamıştık yapmak istediklerimizi. çizmelerimi çıkardı, ayaklarıma masaj yaptı. hem de hiç sıkılmadan, öptü, okşadı onları. ayaklarımı çok beğendi. bir gün ayakkabı alırken ayağıma ayakkabıları geçiren çocuk söyleyene kadar ben de fark etmemiştim bunu ama normal bir erkek ayağından daha zarif ve güzeldiler.

    benimle, başkalarıyla daha önce hiç yapmadığı şeyleri yapmıştı. oral sex gibi! daha önce sadece kadınlara kölelik etmişti, slave olduğu ilk ve tek cd bendim. sonradan kadınları bıraktı, sadece bana ait olmaya başladı. çünkü ben bir kadından daha fazlasıydım onun için. bir strapon'dan daha canlı, bir nesneden daha gerçek, daha güçlü ve baskındım.

    bana çok tuhaf bir dünyanın kapılarını açmıştı. cinsellik denen şeyin nasıl geniş bir yelpaze olduğunu, ne uçsuz bucaksız bir okyanus olduğunu onunla gördüm. fantaziler, oyunlar...bunlar sadece insanın hayal gücüyle sınırlı şeylerdi. insanlar istedikten sonra 4 duvar arasında yaşananlar, başkalarını ilgilendirmezdi ki!

    mesela bazı mekanlarda bdsm partileri yapıldığını, sokakta gördüğümüz bazı adamların evlerine girer girmez eşlerinin kölesi gibi hareket ettiğini, ünlü bazı gazeteci ve sanatçıların bu tip fetişleri yaşamak için yurtdışına kaçıp kaçıp gittiğini vs. öğrendim. bu camia çok gizli ama bir o kadar da birbirini bilen bir camiaydı. tıpkı "fidelio" denip girilen bir şato gibiydi bdsm dünyası ve ben o şatoya gözlerim tamamen kapalı bir halde girivermiştim. çok heyecan verici bir şatoydu orası!!!

    o geceyle kalmadı ilişkimiz. daha sonra onunla defalarca görüştük. her seferinde daha da ileri gittik. gecenin bir vakti arayıp çağırdığımda hemen gelecek kadar itaatkar, "git artık" dediğimde toplanıp gidecek kadar yerini bilen bir çocuktu. onunla çok kez görüşmemize rağmen hiç öpüşmemiştik. ne tuhaf! doğru düzgün sevişmemiştik bile, ama onunla zaman geçirmekten hoşlanmaya başlamıştım.

    bana geldiği gecelerde bazen sadece hizmetimi görür, evimi toplar, temizlik yapar, tam bir hizmetçim gibi davranır, sonra evine dönerdi. bi keresinde ojelerimi sildirmiştim, bundan çok mutlu olmuştu, hem ayaklarımı okşama fırsatı bulabildiği hem de işe yarayabildiği için.

    bazense sadece sohbet ederdik. bir gece, slave-mistress ilişkisi yaşamadan sadece seviştik. ilk kez orada öpüştük onunla. bana karşı daima çok saygılıydı, o kadar saygılıydı ki ben istemeden yatakta hiçbir harekette bulunmuyordu, hatta hizmetkârım olma fikrini o kadar özümsemişti ki, benimle ilişkiye bile giremedi, onunla nerdeyse bir yıldır görüşüyodum ama bana hiç "sen" diye hitap bile etmemişti.

    her şey güzeldi evet ama tek bir sorun vardı, o da bana aşık olmaya başlaması.

    ben erkekte gücü seviyorum, dominant olmasını seviyorum, mistress olduğum, üzerinde gezindiğim bir adama aşık olamam ki!

    bir süre görüşmedim onunla. o sırada başka slave adayları girdi hayatıma. bir tanesi için tasma bile almıştım ama hiç kullanmadım. hâlâ bi köşede durur. tamamen oyundu benim için her şey. onlar içinse bir hayat tarzı! o kadar çok ve o kadar istekliydiler ki, sırf onlarla görüşmek için kullandığım bir telefon hattı almış ve sonunda bunalıp o hattı kapatmıştım.

    düşündüm de hiç fetişim yoktu benim, yani karşı tarafın ayaklarını bile elleyemezken öpmeyi falan hiç aklımdan geçiremem. (gerçi kirli sakal, esmer erkek fetişten sayılırsa, onlardan fazlasıyla var.) cinsellikte böyle fetişlerim yoktu ama bir erkeğin bana hizmet etmesi, objem olması fikri hiç de itici gelmemişti. aslında kendi kendime çözümleme de yapıyordum, bir kadına tercih edilme hissi, bir erkeğe hükmetmeyle karışmış ve şeytani bir haz vermeye başlamıştı.

    troy dışında bdsm olayına girdiğim bir slave olmadı, olamadı. evime kadar gelenler oldu ama hiçbiri troy'un yerini tutamadı. bazısı dediklerini yapamadı, bazısı cesaret edemedi. bazısı aşırı isteklerde bulunuyordu. çok acı çekmek, scatting, fisting vs. gibi. ben o kadar hard olmak istemiyodum ki, sadece tiyatro gibi, fantazi gibi yaşamak istiyodum bunu. beni hayretlere düşüren insanlar oldu. burada bile açıkça yazamayacağım şeyler isteyenler.

    internette yaptığım sohbetlerde geçen bazı konuşmalar şöyleydi mesela:

    "sınırsız köle: birini ezerek öldürmek istediniz mi hiç sahibem?" (yok artık daha neler)
    "slave-1: ayaklarınızın altında can çekişirim" (hiç gerek yok)
    "slave-2: üstünde gül deseni bulunan siyah çorabınızı çok beğendiğimi sölesem bana kızmazsınız değil mi" (her konuda izin istemek belirgin bir köle özelliği)
    "slave-3: sizin sayenizde profesyonel köpek olacağım efendim" (kendini değersizleştirme de bir diğer köle özelliği)
    "slave-4: siz de uygun görürseniz bundan sonra sizin emrinizde hayatımı yönlendirmek istiyorum" (kimileri de böyledir, hayatının her aşamasında olmanızı, sizin isteklerinizle kararları almayı, o derece edilgen olmayı ister.)

    bazı mekanlarda bdsm partileri düzenlendiğini öğrendim, davetler almama rağmen hiçbirine gitmedim tabi. ama gidenlerden biriyle yaptığım sohbet de şöyleydi:

    "(20:18) sahibe: nası gecti geceniz
    (20:18) slave: oldukça guzeldi de biraz kırbaç yedim, ayaklarımda morluklar var
    (20:19) sahibe: kalabalık mıydı neler yapıldı
    (20:19) slave: swinger ağırlıktaydı zaten, kalabalık sayılmazdı o kadar, ortada yatak vardı, kafes falan vardı, yatakta swinger ağırlıklı danslar oldu
    (20:21) sahibe: sen kimden kırbaç yedin bakiym soyundun mu?
    (20:21) slave: benim yanlış yaptığım bir sahibe var camiada, ona saygısızlık yapmıştım
    (20:22) sahibe: hahah ne yanlışı yaptın
    (20:22) slave: 2 hanım efendiyle selamını gondermiş, o gelmedi de onun yerine 2 hanımefendi kırbaçladı, eve çağırdı gitmedim
    (20:22) sahibe: kaç kırbaç yedin
    (20:22) slave: toplam 250...bayanlardan biri çok sertti, 200'ünü o vurdu zaten. birini de yatağa bağladılar, soyundurdular, o çok dayak yedi, tasmalı bazı modeller vardı, kırbaç, jop kullananlar."

    bdsm dünyası işte bu kadar yakınımızda aslında. parayla mistress'lik yapanlar bile vardı. bunlara para verip kendine eziyet ettiren adamlar da... (prodom: profesyonel dominant) benim onlar kadar ileri gitmeye hevesim yoktu. kendi dünyamda yaşayacağım soft oyunlar olarak kalacaktı bunlar sadece.

    bir gece umut diye bir çocuk bendeydi. "normal" ilişki yaşadığım, bdsm olayına girmediğim bir adamdı. ona troy'dan bahsettim. "çağıralım mı?" dedim. "sen istiyorsan çağıralım" dedi. evet istiyordum. gece 3 civarıydı. hemen geldi. evde bir başka erkeğin olduğundan bahsetmemiştim ona, emrivaki yaptım, bu da bir çeşit "bdsm" örneğiydi. tabi ki tepki veremedi, çünkü o tam bir itaat içindeydi.

    o gece tuhaf birşey istiyodu canım. ben umut'la sevişmek istiyodum. ama troy da orada olsun, bize hizmet etsin, bizi izlesin istiyodum. ben umut'la sohbet edip ufak ufak sevişmeye başladım, troy da bir köşede ayakta durmuş bize bakıyodu. ben "gel" demeden, gelmezdi, biliyorum.

    umut'u aldım, yatak odasına götürdüm. troy, salonda kaldı. beni deli gibi kıskandığını, o an benden nefret ettiğini ama itaatinden dolayı hiçbir şey söyleyemediğini biliyodum. ona verdiğim derslerden biri de buydu: disiplin!

    içerde umut'la sevişmeye başladım. "o da gelsin mi?" dedim umut'a. "gelmesin" dedi.

    hayır yaaa, gelmeliydi. o geceki hedefim buydu benim.

    "ama" dedim "sana dokunmayacak bile, lütfen gelsin hadi?"
    "iyi peki, sırf sen istiyosun diye kabul ediyorum o zaman gelsin." dedi.

    hemen seslendim ona, "buyrun efendim" dedi. "orada durup bizi izlemeni istiyorum" dedim. izlemeye başladı.

    bi süre sonra sadece izlemesi yetmedi. el işaretimle onu da yatağa çağırdım. soyunup yatağa girdi. yaptığı tek şey ayaklarımla ilgilenmekti. ben umut'la, umut benimle, troysa sadece ayaklarımla ilgileniyordu. yatakta ilk kez 3 kişiydik ve yatağın tek starı bendim! bu müthiş birşeydi!

    böyle tuhaf bi sevişmeden sonra herkes istediğini elde etmişti. troy'a "gidebilirsin" deyip, onu evden gönderdim. umut'la uyudum o gece. diğeriyse bir oyuncaktı.

    ve oynanan bu oyunlarla geçen fantastik geceler, ilginç sohbetlerle kendimize kurduğumuz "tuhaf" dünyanın içinde yavaş yavaş hayatlarımız da şekilleniyordu. ve bu hayatın içinde ben her ne kadar istemesem de bir gün oyuncağımı kaybedeceğimi biliyordum...

    işte o gün gelmişti.

    uzun saçlı erkeklerden hoşlanmıyorum. yani cinsel anlamda bana hiç çekici gelmiyolar. çünkü bunu kadınsı bir öge olarak yerleştirmişim bilinçaltıma ve karşımdaki partnerimde kadınsı hiçbir şeye tahammülüm yok. ama biri vardı ki, bana bu tabumu yıktırdı! o bir samuraydı!

    onu ilk kez gördüğümde, çenesinde sivri bir sakalı ve kafasının üstünde topladığı muhteşem saçları vardı. çekik gözleri ve düz upuzun saçlarıyla tam bir samurayı andırıyordu. o gece yanımda yine troy vardı. troy yurtdışına gidecekti, çalışmak için başka seçeneği yoktu ve bana veda etmeye gelmişti. hem ona güzel bir veda olması hem de beğendiğim şu samurayla görüşme fırsatı olması açısından hemen bir plan yaptım.

    samurayı davet ettim, geldi.

    çok rahattı, evde yabancı bi erkek olmasından hiç rahatsız olmamıştı. saçları çok güzeldi. onunla yaşamak istediğim şey, onun dominant olmasıydı! troy salonda ayakta durup bize bakıyordu, bizse samurayımla bişeyler içiyoduk, derken dudaklarıma yapıştı ve beni öpmeye başladı, o beni öperken troy, uzanıp elimde kalan kadehi aldı, biz kanepede sevişmeye başlamıştık ki, troy da ona yönelteceğim emirleri bekler gibi köşede duruyordu.

    çocuk çok sert çıkmıştı, kanepenin yanındaki sehpada ne kadar bardak, şişe, çerez vs. varsa hepsini devirip beni yere yatırdı. hiç sorun değildi, nasıl olsa troy hepsini temizlerdi. beni öperken nefessiz bırakıyor, gözlerimin büyümesinden, bacaklarımın onu tekmelemesinden sadistçe bir haz alıyordu.

    evet, sanırım istediğimi bulmuştum, bana hükmedecek bir erkek!

    bir baktım beni kucaklıyor! samurayım, saçı başı dağılmış halde beni yatak odasına doğru taşırken, ben troy'a "dökülenleri topla" dedim. çok sarhoştum o gece. ondan ayrılacağım için çok üzgündüm.

    o, kıskançlık içinde salonu temizlerken, biz yatağa uzandık. daha doğrusu ben uzandım. çocuk da üstüme çıktı ve beni bileklerimden yatağa bağladı. tamamen aidiyet hissiyle hareket ediyordum. yüzüme hafif tokatlar atmaya başladı ve açık saçık konuşmalar. bir öpüyor, bir vuruyodu. bense sarhoşluğun da verdiği etkiyle gülümsüyordum sadece. çok tahrik edici bi adamdı bu! ne istediğimi çözmüştü, bana acı çektiriyor, istediğimi hemen vermiyodu! bundan nefret etsem de hoşuma da gitmişti.

    troy'u çağırdım, mistressini o şekilde görmekten hiç hoşlanmamıştı farkındaydım ama yapacağı hiçbir şey yoktu, sadece izlemesini istiyordum. bi süre sonra beni çözdü ve sevişmeye başladık. şimdi sıra bendeydi, saçlarını tuttuğum gibi yatağa bastırdım onu. o saçları yüzüne gözüne, başına dolandıkça inanılmaz sexy bir hal alıyordu. troy "sen de gel" dememi bekliyodu ama o gece istediğim 3lü yapmak değildi.

    sevişirken birilerinin izlemesinden hoşlandığımı fark ettim. o gece troy'u bu amaçla kullandım. ben samurayımla sevişirken, bizi izledi. mastürbasyon yapmasına bile izin vermedim. sadece emirlerimi yerine getirdi. "su getir, prezervatif getir, yastık ver, saati söyle vs. vs."

    samurayla işim bittiğinde sabah 5 civarı olmuştu. onun gitmesi gerekiyordu, benden çıkıp havaalanına gidecekti, iş için antalya'ya gideceğini söyledi. telefonla birileriyle konuştu, havaalanına beraber gideceği arkadaşlarıydı bunlar. onlarla buluşacaktı, giyinip çıktı evden.

    bir daha görmedim onu. o geceki oyuncağımızdı o bizim.

    ve yine troy'la yalnız kaldık. şimdi sıra ona gelmişti. ona güzel bir veda öpücüğü vermeliydim. tamamen soyunup yanıma uzanmasını söyledim.

    onunla son kez, bir hizmetkârım gibi değil, bir aşığımmış gibi seviştim. kulağına fısıldadım, "bütün bunlar gelip geçici, sen kalıcısın, biliyorsun değil mi?" dedim.

    "biliyorum kraliçem" dedi. bana hep "kraliçem" derdi.

    o sabah onunla son kez seviştik.
    ve ertesi gün o çok uzak bir ülkeye gitti.
    onunla birlikte bdsm maceralarım da...

    devam edecek...