şükela:  tümü | bugün
  • her yemegin icine konan madde ve miktari. ama o tutam, kimin elinde olculur, orasi muammadir.
  • politiki kouzina filminin türkçeye çevrilmiş adı.
  • yunanli yönetmen tassos boulmetis'in ikinci filminin türkce adidir. ingilizce adi "a touch of spice" olan filmin basrolünde georges corraface vardir. ayrica türk oyuncular tamer karadagli ve basak köklükaya'da bu filmde rol almislardir. ülkemizde gösterime girmemis olsa da altin portakal'da gösterilmistir. yunanca adini (politiki kouzina) türkce'ye cevirdigimizde istanbul'un mutfagi anlamina gelen bu film izlemeye deger bir yapittir.(bkz: konstantinoupoli) 1959-60ta istanbul'dan göcmek zorunda kalan rumlarin yasadiklarini ve mutfaklarina verdikleri onemi tatli bir dille anlatan keyifli bir filmdir. 2003 selanik film festivali'nde bircok ödül almistir.
  • manuş baba'nın bavul dergisindeki yazısı. aynı zamanda okumuştur.

    https://www.youtube.com/watch?v=aezsutmosl8

    --- spoiler ---

    valla nereden bulaştık bu işe bilmiyorum. böyle aşk dediğin şey yanmaksa, ben kül olmuşum yani. böyle bütün rüzgarları sırtıma almışım o güzel yüzlerinize, gülüşlerinize, ellerinize, böyle kadehlerinize dökülüyorum tek tek yani. bazen, ben başından bellidir filmin sonu da lakin görmek, anlamak istemez işte insanoğlu. böyle sonunu bildiğin halde, üstüne üstüne bilerek halde yani ha, her şeyi yaşamak istersin sonuna kadar, dibine kadar yani. o an geldiğinde farkına vardığın şey ya gerçekten aşktır ya da kendini gerçekten kandırdığın, sana iyi geldiğini hissettiğin sahte bir oyundur sadece aşk. böyle yanmadan yani yıkılmadan, parçalanmadan da aşk dediğimiz mevzunun da bir anlamı hükmü de yoktur açıkçası. böyle başına ne gelecekse onu yaşamaksa aşk işte oyunun sonu geldiğinde de yanan evi söndüren taraf olmadığında da geldiği gibi gider sonu arar böyle, kül olur. ne bileyim bana gelince işte bense ne kadar yanarsak o kadar güzelleşiriz sanıyordum velhasıl mevzuyu da zaten biraz geç anlamışım rüzgara kapılmış ateşin hangi yöne savrulacağının da artık bir önemi yoktu yani güç, ateşte değildi artık. böyle başkasını değilde en çok kendini kandırırmış insan, böyle inandığın bildiğin o bütün yalanlar seni büyütür, böyle bir çocuk olmaktan çıkartır, ezer, parçalar, çamurlaştırır ve bir süre sonra o inandığın yalanlar artık senin böyle gerçek doğruların olmaya başladığında kendini, bilincini, sadakatini böyle katil olmaya hazırsındır. saf, gelişmemiş, bilinçsiz her türlü pisliğe yani malzeme olan böyle tek kullanımlık, malzeme olan böyle tek kullanımlık bir ürünsündür artık. ne yaparsa yapsın işte insan böyle durup dururken hatırlıyor yani. onu, son görüşüm üstünden böyle hayli zaman geçmişti. ben de onu ilk kez böyle mahalleden çocuklar ile yazları yüzmeye gittiğimiz şehir kanalında görmüştüm. böyle gazete kağıtlarından yaptığım gemileri kanalın sularında yüzdürürken arkamdan gelen sese irkildim böyle bir an “beni birazcık sever misiniz?” dedi. yüzüne baktım “severim.” dedim. “size sarılabilir miyim?” dedi. “evet.” dedim. böyle iki kolunu boynuma doladı. ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkardım o an, kanalın soğuk sularına ayaklarımı soktum. böyle sırtıma ılık nefesi değdi onun. böyle uzun, sıcak ve bir o kadar derindi yani. böyle nefesi tenimi titretirken, iki göğsünün böyle sertleşmiş uçlarınıda göğsüme bastırıyordu. göğüslerinden akan o ılık sütü içtikçe, erkekliğime uzanan o derin ve de o uzun yol yeni açmış bir bahar dalı gibi duruyordu karşımda. ayaklarımın altındaki suların fokurdadığını hissediyordum o an. kağıttan gemilerin böyle birer birer kanalın sularına gömülüyordu. o an böyle sırtından akan terine bulanırken güneşin önüne geçen bulutlardan yağmurlar dökülüyordu üstümüze. böyle büyüyor, yeşeriyor, yeni açmış bir erik dalına dönüşüveriyordum o an. böyle nasıl olduysa bir anda “seni seviyorum” dedim. “yanarsın” dedi bana. “yanayım” dedim. “seni ilk kez görüyorum buralarda” dedim. o da “evet.” dedi. “beni sen yarattın” dedi “beni sen büyüttün.” o an adını sordum “biricik” dedi. böyle işte, geçen zaman günahları bölüştürüp herkesi kendi yolunda bir başına bırakırken, her şeye yeniden başlamak da işte bir an, bir an ister sadece. işte bende nasıl olduysa o an ayağa kalktım yürüyüp bütün inanç ve cesaretimle yeniden mahalleye döndüm böyle şehir merkezine kurulan pazar sebebiyle pazar günleri bilal abi’nin kahvesinin önünde kalabalık doluydu yine. mahalleli haftasonları burada buluşur böyle kahvenin önünde pazarda satacaklarıyla traktörün sırtına yüklenip hep birlikte şehir pazarına gidilirdi. o günde mehmet’le böyle biraz paraya sıkışmışız terzi kamuran’ın don lastiklerini satacaktık pazarda kamuran hanım’dan malzemeleri aldık kahvenin önüne geldik o an. bilal abi de pazar günleri kahveyi kapatıp o da gelirdi bizimle pazara. bir yandan böyle malzemeleri traktöre yüklüyoruz o an böyle pazarda kendisine şalgam böyle simit tablası açardı. bilal abi de yardım ettikten sonra bir an böyle nasıl olduysa fark ettim onu, onu gördüm yani uzun böyle buğday sarısı saçları, sırtına kadar uzanıyordu. rüzgarın savurduğu patıskadan eteğini toplamaya çalışırken eteğin üstündeki çiçeklerini taa burnuma kadar geliyordu kokusu yani. böyle göz göze geldik o an nasıl olduysa kafamı çevirdim yani. böyle ürkeklikle korkaklık arası bir an tekrar baktım, bana bakıyordu, vallahi bakıyordu. neyse bir yandan böyle mehmet’in anasının gönderdiği 10 kavanoz turunç böyle çilek reçellerini de yükledikten sonra traktöre binip bütün mahalleli yola çıktık o gün. kasabadan uzaklaşırken mahallenin o güzel kadınları, o güzel adamları bir türkü tutturmuş uzun kavak ağaçlarının arasından geçip şehre doğru yol almaya başlamıştık. bizde mehmet ile arka kapağa yakın oturup bir yandan tütün sarıp cigara içiyorduk aklım da ondaydı yani. beni izlediğini de görebiliyordum yol üstündeki böyle bütün çiçeklerin, portakal bahçelerinin, zeytin ağaçlarının kokusu saçlarına değip böyle yüzüme yüzüme vuruyordu yani. nebiliyim yani sanki sadece bana kokuyormuş, onu sadece ben görebiliyormuşum gibiydi yani. böyle iki dudağımın arasını okuduğumu farkettim o an “ben, sana güzelim” diyordu yanlış gördüğümü düşündüm, tekrar aynı şekilde hareket edince dudakları, böyle şaşırdım bir an asiye de o an bütün munzurluğuyla “abi bu kızın gözü sende dikkat et ha” dedi. “yok canım olur mu öyle şey?” dedim. asiye yine tülbentiyle ağzını kapatıp böyle bir yandan kıkırdayarak omzuma vurdu “vallahi abi” dedi. “o kız sana çok fena bakıyor” dedi. “gözü sevmiştir kız” dedim. neyse o an cesaret bulup asiye’ye “nereden gelmişler ki acaba bunlar?” dedim. “muhacirlermiş abi” dedi. böyle şaşırdım o an “pazarda ne satacakmış acaba bunlar?” dedim. asiye “reçel” dedi. o an mehmet önce asiye’ye sonra anasının reçellerine daha sonra da bana döndü. öyle şaşkın birbirimize baktık. asiye mehmet’e dönüp “ben senin ananın reçellerini daha çok seviyorum mehmet” dedi de mehmet de diyemedi tabi o an. “anam seni hiç sevemedi asiye.” diye. neyse biz ufaktan böyle pazar alanına gelmişiz, traktör durdu o an böyle herkesin kurulacağı yer de belliydi zaten. ben, mehmet ile bilal abi tablalarımız bir yanaydı, muhacir kızıysa böyle anası ve küçük oğlan kardeşiyle yan yana asiye de onun yanına kurulmuştu yani. sabah erken saat bilal abi’den siftahı olsun diye simit aldık pazarın çaycısı mahmut abiden de 3 demli çay alıp mehmet’in anasının reçellerinden birini açıp kahvaltı yaptık. bir yandan da bizde pazar böyle ayak uydurmak için tablaları açtık. pazar böyle güneşin iyice belirmesiyle hareketlenmeye başlayınca pazar açanlarda, pazar açanlarda satışlara başladı. böyle sakin beklerken bizim patiskalı güzelin küçük kardeşi “bal gibi reçel bunlar bir yiyen bir daha yemek ister durup duru.” deyince böyle bizim aklımız gitti o an “durup duru” yani. öğlen olmuş daha ne bir don lastiği ne bir reçel satabilmişiz. böyle muhacirlerin anasının reçelleri birer birer satılırken mehmet ile bende öyle bakakalmıştık. “abi bu işte böyle olmaz çığırmamız lazım.” dedi. “neyi cığıracağız olum? dedim. mehmet de daha önce pazara gelmiş buraların dilini az çok biliyordu yani “suveriğin gülü emine teyzenin reçeli burada yiyin efendiler.” diye böyle çığırdı. mehmet o an o ara biz yine bir yüz yüze geldi bu iş nasıl olacak diye bakarken o ara biz yine mehmet’le yüz yüze gelip bu iş nasıl olacak diye bakarken gün batımına yakın 3 kavanoz reçel iki metrede don lastiği satabilmiştik sadece. o ara nasıl olduysa böyle hava bozmaya başladı. pazarı böyle bir ince rüzgar aldı ama o ince rüzgar böyle bir anda fırtınaya mı döndü artık böyle herkes bir telaş. neyse o an işte herkes erkenden toplanmaya çalışırken muhacirlerin kızı da eteğini böyle kopan lastik ile uğraşıyordu mehmet dedi “abi dedi tam zamanı.” dedi. “neyin zamanı olum” dedim kulağıma…
    --- spoiler ---