şükela:  tümü | bugün
  • ''bu hayat, kendi filmim ise eğer,
    onda bile figüran vazifesi görüyorum.
    bütün aksiyonları, aşkları,
    heyecanları, sevinçleri,
    hüzünleri, acıları...
    hep başkaları yaşıyor.
    bense yadigar ejder gibi,
    dayak yiyorum sürekli.
    senaryo sürekli değişiyor
    ama benim vazifem belli.
    kahvehanedeki çay içen adam kadar kıymetim yok.
    alışkanlık yapıyor bir süre sonra.
    bağırmaya başlıyorum.
    bana mazlum'u getirin!
    mazlum'u getirin bana!''
  • gerçek bildiğin yalanlara kapa gözlerini. pencereyi aç, uç gökyüzüne, bulutlara koyver kendini.
    rüyalarında yüzü ver. sahte mutluluklar yerine sahici senaryoları yaşa, doldur tabağına.
    sevdiğin kimse olmayabilir yanında yada başkaları kimse dediğin. diğeri yok bu dünyada.
    istediğine atarlan, dilediğince sinirlen. eşini, yaşını, başını, işini sevme yada sıkıl sıkılabildiğin kadar arkadaşlarından yaşadıklarından. istersen yenilerini dile dilediğince. istemezsen harca dilediğini gönlünce. dost dediğin ne ki bunun için var. masallar anlat onlara sonra kendine. bir daha yalanlar at ve yine anlat. o kadar uzun şeyler anlatki masalın başını hatırlayamasınlar aptallar. başı sonu aynı olsun. onları da içine kat, öyle bir abartki gerçek sanılsın tüm mavallar.

    sonra birden uyan. niçin uyanıverdiğine kız, şaşır ve de hatta küfret. durmadan söv bağır çağır. derken yine uyuya kal farkına varmadan. upuzun bir rüyaya dal gerçekler aleminde. tüm gerçekler yüzünde bir yastık izi gibi kalsın. uyan sonra yine ansızın. kus içindekileri ağırlığına dayanamayıp yatağa, çarşafa yastığa önce lavaboya yetişemeden. sonra bir deftere yazarak dök içini, bir vücuda dövme yaparak, bir tuvale dökerek renkleri. sonra istersen yine uyu, istemezsen saatin tik taklarıyla debelen dur.

    zamana uy, saygı duy. uyuduysan eğer bir kez daha ama bu sefer son kez uyan ve doğru anda istediğin anda olduğunu varsay, san, anımsa, düşün, hayal et ve kabul et. uykuyu unut. vaktin olmadığını anımsa, zaten hiç bir zaman da yeterli vakti bulamayacağını anla. mutlu olduğunu bilmeden yaşa. kendisiyle barışık insan modeli çiz. tart sonra kendini, ruhunu, bedenini. ne kadar şanssızım, mukadderat, kısmet ve kadermiş hepsi de. yazgının kendisi sensin mürekkebi ellerinde otur yaz. tüm bunları unut. kendi kısmetini kendin yaratma. yaradanı çiz sadece kafanda. ona ulaşabilme hayalleri kur, düşünceleri ile yoğrul.
    yalvar ona kalbini temizlemesi ve temiz kalması için. bırak aklın kirli kalsın olduğu gibi.

    şükret, memnun ol, dua et. kork sonra ondan ve de kendinden, yapabileceklerinden. sonunda unut herşeyi. varolduğunu da yokluğunu da. tüm bu saçmalıkları da..
  • vakit geçmiyor. nasıl geçmiyor biliyorum. şimdi nasıl bir insan olduğumu da biliyorum. örneğin kolumda bir saatim var. bu beni nasıl bir insan yapar? zamana saplantılı mı, hiçbir yere geç kalmayan, her şey için acele eden.
    eskiden de zaman aynı akıyordu biliyorum. dünya henüz bu denli kirlenmemişti o zamanlar. ve ben onu tanımamıştım bile. gerçi hiçbir zaman onu yeterince tanıyamadım ya mesele bu işte. insan insanı yeterince tanıyamazmış zaten ne kadar istese de.

    evet benim kolumda bir saat var, bu beni biraz duygusuz mu yapar?

    ben onu hiç özlemiyorum ki zaten. her şey ilgisizken durduk yere aklıma gelmesi özlem mi ki hem?
    vakitsizce onla ilgili düşüncelere dalmam peki? şimdi her zamankinden fazla zamanımız var. durağan bir yalnızlığa sahibiz. acılarımız daimi ve kanatıcı az değil..

    bazen çok üzülmek istiyorum, benim yüzümden üzülmesini istemiyorum. bunlar belki onun beni düşünür kılmasını sağlar. ama hiç düşündün mü acaba bizi nasıl insanlar yapar?

    çok sevdiğim şarkıları artık hiç dinleyemiyorum. radyoyu açamıyorum, her şey eskilerde kaldı. yeni şarkılar arıyorum ama bulamıyorum, şiirlere takılıp kaldım. şiir yazınca kendi kendime güzel durmuyor, ona yazsam olmuyor. o okusa nolur ki derdim bu değil. derdim ona kendim okumakta..

    güzel mi olurdu, yoksa güzel olan her şey onda mı ki?

    onun yalnızlığı bende, benimle. bilirim, alışmıştır bir ömür yalnızlığa. ama benimle bana bıraktığı onun yalnızlığı şimdi. alışılmışın çok dışında ve alışmanın da bi hayli ötesinde. güzel dese değil, onla ilgili de olsa.

    şimdi ben onu özlesem o kendini umursar mı? onu hala unutamadığımı falan mı sanır yoksa?
    ya ben onu hala unutmadıysam peki! bu beni nasıl bir insan yapar acaba?
  • rutin hayattaki tek gerçek mutluluk cumartesi günleri iş çıkışında yaşanan mutluluktur hafta tatili pazar olan çalışanlar için.onun da suyu çıkarılırsa zehir olur, uykusuz bir pazartesiye başlatır insanı.

    cumartesi özgürlüğünün bokunu çıkardığımı pazar akşamı beşe doğru uyandığımda anladım. pazarın gün kısmı evde, gecesi de düşünsel olarak iki ayrı şehirde geçti.

    engelleyemediğim, sosyal bir platformdan mesaj atmış: ''senin de ahın kalır birilerinde, anlarsın.''
    engelleyenimin adını arattım bunun üzerine. engellendiğimden beri adetimdir bu, yemek yemek, çay içmek, uyumak gibi... engellendiğimden çıkmadı adı, kardeşimin şifresini bildiğim hesabıyla arattım adını. mutlu mesut halini görünce bi' daha yıkıldım.
    bu mutluluk, söz konusu benim mutsuzluğumsa nasıl da kolay bulabiliyor birilerini... engelleyenimin gülen yüzü her seferinde nasıl ilk kez görmüşüm gibi üzebiliyor beni? ve her yeni kontrolde nasıl bu sefer kesin ayrıldılar umuduyla kilitlenebiliyorum ekrana? ayrılsalar ne olacak sorusunu sormak neden hiç gelmiyor aklıma? ve neden, sen ne zamandan beri başkalarının mutsuzluğunu dileyebilecek kadar kötü adam oldun diye sormuyor içimdeki çocuk? inan ki bilmiyorum.

    en tuhafı da nasıl, uyanmaktan başka elle tutulur hiçbir şey yapmadığım pazar gününü, kötü bir gün geçirdimle geçiştiremeyeceğim kadar kötü bir gün haline getirebiliyorum?

    engelleyemediğim, beni ne zaman anlayacaksın diye soruyor. buna net bir tarih veremem. engelleyenimin hesabını takip etmeyi bıraktığım gün olabilir mesela. ya da sevgilisinden ayrılmasının benim için bir anlam ifade etmediği başka bir gün de olabilir. bugün anlamayacağım ortada. işin kötüsü; anladığımı düşündüğüm ve anlamaya yakın hissettiğim zamanlarda hayattan soğuyorum hep.

    zaten ömrümde gerçek anlamda iki kez aşık oldum ben. birincisinde hayattan, ikincisinde kendimden soğudum. ikisi de aynı kapıya çıkıyormuş meğer.
    bunu da çoook sonraları, elimde bir bardak soğumuş çayla,babamın zırt pırt taş çaldığı bir okey oyunun bitmesini beklediğim bir gece fark ettim.
    olaylar arasında illiyet bağı kurmayı bırakmam da aynı geceye rastlar.
  • limon ağacından yeşermiş bir ısırgan çiçeğine dokunuyorum artık her gün, ruh evimden çıkarken. her seferinde de aynı yerde düşülmez ki.. düşüyorum. biraz alçak bir kapı kemerine başımı çarpmam gibi bir şey bu. hiçbir zaman, hiç kimsenin aklına kemeri biraz yükseltmek gelmiyor; her geçen gün boyum kısalıyor, aksine. "alışmak acıklı bir süreçtir .." derdim oysa ve devam etmek gelmezdi içimden.

    sen, ah, ne kadar az anlatıyorum sana; ne kadar çok ses çıkarıyorum ve ne kadar az şeye karşılık geliyor bunlar.. bıraktığın izleri gördüğüm ilk anda, seni sahil şeridinin ucundan izliyordum; gerdanında taşıdığın pembeyi o izlerden görebilen çok fazla kişi yoktur, eminim. çoğu gözlerine ihtiyaç duyar görebilmek için. gerdanındaki pembenin asılı durduğu o zarif asma köprünün her bir hareketini bir yandan yürüyerek, günceme öyle bir hızla not alıyordum ki, kaçırdığım şey yaşamaktı seni izlerken. bir güruh için icra ettiğin o eski çağlara ait, lanetli dans sırasında seni sahnenin en umulmadık köşesinden izleyen bu siyah, uzun ceketli ve silindir şapkalı adam elbette dikkatini çekmemiştir. güneş'i sevmiyorsa eğer, tek gerçeği karanlıksa, ortalarda görünmesi bile bir "şey" idi. senin kalabalığa savurduğun saçların, o güruhu kendinden geçirmeye yetiyordu da, benim yüzümü kamçılamasına rağmen senin olduğun tarafa geçemiyordum. dansın hızlandıkça, başta sıkı sıkı sarıldığım o kara şemsiyeyi pek iyi tutamamış olacağım; dansının en sessiz yerinde düşüverdi elimden. aldım oradan yaktım; sahnenin tam karşısı, bambaşka bir sahneydi o anda. senin, müziği-kendisinden-antik-dansını hangi mafsalından böldüğümü hatırlamıyorum. öyle bir gürültü ki, dansının müziksizliğini kabullenemeyen; mantık silsilelerinden soyutlanıp, ayaklarını yerden keserek düşünemeyen benim ortaya koyduğum bir tepki gibi. bir şemsiye insanın elinden düşemez mi? düşebilir elbette; ancak bir şemsiyenin düşüşü bile bir yağmur damlasının düşüşünden daha fazla sanat barındırıyorsa elden ne gelir? tarkovski "dünya mükemmel olmadığı için sanat var." diyordu. bu bana bir fikir vermişti: sanat da mükemmel değil; sanat mükemmel olmadığı için adın, renklerin ve müziksiz dansın var. mütemadiyen devam edecek bir kaygı hali boğazımın altında, kasıklarımda ve kol eklemlerimde bu yüzden. araya girişim; günah müziği partisyonuna dahil edişim senden çok beni rahatsız etmiş olmalı. "yanlışlıktır, olur." deyip geçilecek şey değil.?

    etrafında arzu naraları atarak seni pencereye çağırmayacaktım ki. o denli sarhoş değildim; onların kan damarlarında kanla karışık alkol dolaşıyordu, benimkinde oldum olası absent. absent insanın damarlarıyla anlaşınca, karşı gelinmesi zor bir ittifakı oluşturuyor. dolaşıyorsun, senin peşinden yürüdükçe yürüyorsun arada sırada yolumdan çevirmeye kalkışıyor flamingo sürüleri; ama absent yeşil. pembeler, bir sonraki adımlarımızın hesaplanmışlıklarının arasındaki fark kadar uzakta. senin adımların bir kraliçe arının, soy tohumunu bağışlayacağı işçi arı karşısındaki adımları kadar törensel, benimkiler uyuyakalmaktansa ölmeyi tercih edecek olan bir askerinkiler kadar hiyerarşik. evet, seni takip ediyorum hala. müziksiz dansına konuk oldum; o dans karşısında tüm vakarımı kaybettim; büründüğüm siyahları sırça vitrin eyledim. buna rağmen hala saklıyorum kendimi ve yanaklarına yayılan renkleri takip ediyorum. sorsalar gurur çamurunun içine düşmüş bir altın sikkeyim ben; değil. söylesem, canım yanmış, saklıyorum, "yürümeyi" unutmuşum; değil. sen, "yıldızlar biz bakmasak da oradalar mıdır?" diye sormuştun ya; bana değil, başka birine. hem sen bilir misin bu sorundan mahrum kalmanın, bu sorunla muhatap olamamanın ne demek olduğunu? sormuştun işte. cevabını bulamadı. belki de hiç aramadı. ben sana bakmasam da senin orada olacağına inanmayacak denli kaçığım; kaçmışım ama bitmemiş olacak ki, hala kaçıyorum. bu nasıl kaçmaksa; şehrinin kapılarından girerken, dün gece sen uyuduğun sırada başucuna koyduğum eros heykelciğini bulacağım. kaçtığım sen olsaydın, ateşinin içine atmıştım kendimi çoktan; kaçmak en az bu denli onursuz olurdu ve cezası da bu denli hafif.

    resmedilen hep birlikte kaçışlardı aşıklar söz konusu olunca. hele bir tanesi vardı ki, rüyamda rastladığım, bir demet gülü göğüsleri hizasında gökyüzüne çıkardığını sandığım bir kadın ve aslında kollarında bir erkek. gökyüzünü seçiyorlar, çünkü gidecek hiçbir yer yok artık! düşünsene, savaşacak kimsemiz yok! ne dehşet dolu bir manzara.. öldürecek kimsemiz yok, yalanlar söyleyebileceğimiz, inandırabileceğimiz kimsemiz yok. bu yüzden yüzünü shakespeare'e dönüyor insanlar. işte, kendimle savaştığımın bile farkında değilken; kılıcı, kalkanı organlaştırmışken savaşın bitmesi ve bana yalan söylenebileceğinin, öldürülebileceğimin, inanabileceğimin ve günah işleyebileceğimin güvencesini verişin vardı sonraki sahnede, yumuşak bir mağlubiyetle. sana karşı hiç savaşmadığımı düşünürken taş kesilmiş derimin üzerinden akan absenti gördüm yeşilce. senin gözyaşın mıydı, benim kanım mıydı, bilemedim. iyi yolu görüp takdir etmek, ancak kötü yoldan gitmek yeni bir mefkure değil; buna mesnet de aramıyorum. ancak gittiğim yol, tarafından, hz. hızır'ın bir zamanlar kıblesini şaşırmış ayasofya'yı kıbleye çevirmesini andırırcasına değiştiriliyor. hayır, ben yine aynı yoldayım; elbette söz dinlemezim, baş belası bir çocuğum senin için. ancak yolun sonu değişiyor. hissediyorum..

    sevgili sen, kaçtığım bir şehirden yazıyorum sanki sana. burada fazla kalmayacağım. mektuplarına sinen kokuyu iyi muhafaza etmesi için, onları, bende kalan fularının içinde saklıyorum. bazı geceler sevişme sesleri duyuyorum fularından; cümleler firar ediyor gizli dindarlığımdan ötürü. onlar, yazdığın hiçbir yerde kalmayacaklar. tutmayacağım. yine de bir gün ya ellerim beni unutursa; ya bu yaba ellerim, cümlelerinle bir olup ikimize karşı sevişirse diye korkuyorum.

    köprücük kemiğine kurduğum salıncakta kal lütfen.
  • bazen bir sırrı çözdüğümüze inanırız.
    bitiremediğimiz bir yapbozu, başkalarının uzattığı parçalarla tamamlamak isteriz.
    bu bizi en kısa yoldan sonuca ulaştırır.
    tamamlandığı düşünülen yapboz rafa kaldırılır.
    başardığımızı söylerler.
    bu, tatmin edicidir.

    zaman geçer,
    bir filiz çınar olur...

    birgün, bize ait olan parçaları içimizde bulduğumuzda;
    uzatılan parçaların aslında yapbozu tamamlamadığını fark ederiz.
    değiştirmeyi deneriz.
    sonra anlarız;
    yapboz artık tozlanmıştır,
    uzattıkları parçaları çıkartmak olanaksızdır.
    kendi parçalarımızı bırakırız usulca "orada olmaması gerekenlerin" üzerine.
    resim değişir,
    somurtkan şirin gülümser,
    hatırlarız...

    ve biz ;

    bu yeni resmi gördüğümüzde,
    ne zaman ve nasıl kaybolduğumuzu,
    bir daha hiç unutmayız.