şükela:  tümü | bugün
  • 0- benim diyen sözlük okuru, filmi izlemeden aşağıdakileri okumaz. yani s-p-o-l-i-e-r dibine kadar.

    1- benim diyen sinema yönetmeni, muhtarın evindeki yemek sahnesini çekemez.

    2- benim diyen çevirmen bu filmin %40'ını başarı ile çeviremez. (fransızca alt yazılıi paris'te bir sinema salonunda izlemişliğim vardır. kendimi o kadar şanslı hissettim ki)

    3- benim diyen yönetmen, otopsi sırasındaki durumu böyle betimleyemez. (konuşurken şıpır şıpır kan damlama sesleri filan)

    4- benim diyen oyuncu, savcıya artistik çekip gömü yerinin mevkii sorulduğunda saçmalayacak kadar iyi jandarma rolü yapamaz.

    5- benim diyen oyuncu, hem clark gable gibi olmayı arzulayan bıyığını devamlı düzelten saçını öyle tarayan bir savcıyı oynayamaz.

    6- benim diyen makyöz savcının yanaklarına siyah noktalar koyup onu kasaba savcısı haline getiremez. (savcıyı oynayan aktör oldukça yakışıklı uzun boylu bir adamdır * hayranıyız *)

    7- benim diyen oyuncu, eniştesi olduğu halde gitmek istemediği köy için yalan uyduran "arap" * kadar iyi rol yapamaz.

    8- benim diyen yönetmen elmayı suya düşüremez, onu suda ilerletip bir yere kadar gitmesini sağlayamaz. elmalar çürür diyemez. yuh.

    9- benim diyen senarist ceset torbası ve ambulans yokluğunu betimleyemez.

    10- benim diyen senarist köyün muhtarının para yediğini bu kadar iyi ima edemez.

    11- benim diyen oyuncu köy muhtarının * konuya girdiği gibi konuya giremez, durumu idare edemez.

    12- benim diyen yönetmen filmde iki kez "morg yaptırma" konusu geçirdiği halde seyircinin ikisinin ilişkisini kuramamasını ayaralayamaz. sanki ikisi farklı konu.

    13- benim diyen yönetmen, çay dağıtma sahnesini kurgulayamaz.

    14- benim diyen yönetmen, çay alan adamın katil ile aynı odada ölmeye yakın hareketlerle izleyicinin beynini karman çorman etmeyi ve sonra unutturmayı başaramaz

    15- benim diyen oyuncu cimayet suçlamasını üzerine alıp, bu kadar haklı gibi bakamaz ve bu kadar öfkeyle bakamaz, bu kadar çirkin olduğu halde delinin ağlamasına laf edemez ve o kadar dayak yediği halde linç esnasında çocuğundan yediği taşla yıkılamaz.

    16- benim diyen oyuncu popüler işler yapıp, bazen sinirlerimize tepemize çıkardığı halde bu filmde kadar iyi polis oyunculuğu yapamaz. *

    17- benim diyen fotoğrafçı sahnelerdeki kareleri tek kare ile bile çekemez.

    18- benim diyen senarist aslında en çaresiz ve bir yere kıpırdayamayan orada sıkışıp kalanın doktor olduğunu bu kadar güzel anlatamaz.

    19- benim diyen senarist savcıya aslında kendi karısının intihar etmesiyle ceza verildiğini bu kadar iyi anlatamaz.

    20- benim diyen yönetmen bu filmin önceki filmlerinden çok çok farklı olduğunu bir çırpıda anlatamaz.

    21- benim diyen kurgu otopside maktülün kanını doktora sıçratamaz ve doktorun yanağındayken filmi bitiremez.

    22- benim diyen senarist doktorun, katilin yarı yarıya ceza almasını sağlamasını akıl edemez. (otopsi raporunu manipule ederken cesetten sıçarayan kanın doktora bulaşması. hem de yüzüne. artık kan ona da bulaştı)

    23- benim diyen oyuncu otopsici şakir kadar yavşak ve alıngan olacak şekilde rol yapamaz. manyak lan herif. morga özeniyor. dağda bayırda "şarzlı" testere ile kesersin diyor. tesis olsa dexter olacak vesselam.

    24- benim diyen senarist hayatın devam ettiğini, doktor çocukla annesinin öylesine uzaklaşırken çocuğun okuldan gelen topu geri verişiyle betimleyemez.

    veeeeeee

    25- benim diyen senarist "bir arkadaşın derdi" gibi anlatılan tüm olguyu savcının başında geçtiğini bu kadar iyi anlatamaz.

    helal olsun be. uzun zamandır izlediğim en iyi filmdi. hem de türkçe olması, hem de türk olması.

    ohh beeeee sonunda böyle mutlu olmak da varmış.

    edit: imla
  • film bitince filmin birinci saniyesinden itibarenki her şey çorap söküğü gibi çözülüyor.

    --- spoiler ---

    filmin başında sofrada rakı içen iki kişi ve kola içen bir genç görüyoruz. filmin sonu itibariyle anlıyoruz ki arkası dönük olan (büyük abi) zamparalık maceralarını anlatmaktadır. onun karşısındaki (dayanamayacağım kara bilal diyeceğim) ise onun anlattıklarını "vay demek öyle de yapılıyormuş" dercesine dinlemektedir. küçük eleman ise anlatılanları "hayat ne garip ya?" şaşkınlığında dinlemektedir. anlatılanlar duymuyoruz ama rakı sofrasındaki yüz ifadeleri ve beden dili ortada zamparalık geyiği döndüğünü teyit ediyordu hatırladığım kadarıyla.

    daha sonra büyük abi (ki rakıları süratle devirmektedir) hızını alamayıp onun bunun karısına kızına neler ettiğini anlatmaya başlar. öyle tahmin ediyorum çünkü kasabada büyük abiden kimse iyilikle bahsetmez. bir insan hovarda ise buna sevimli yaramazlık gözüyle bakılır. büyük abininki hovardalığın ötesine geçip akranı erkekleri rahatsız edici bir hal almış olmalı. derken, onun gazına gelen ve alkolün etkisiyle mantık kontrolünü de yitiren küçük abi ise muhtemelen "sen öyle böyle yaptın ama senin karını da..." diye ağzından lafı kaçırır. o sırada en küçükleri olan eleman uyuyakalmıştır ya da uyuyakalmak üzeredir. bu iki 'zampara' birbirine girince rakıyı daha yavaş tüketen küçük abi mücadeleden galip ayrılır ama büyük abiyi kendi eliyle öldüremez. (bunu da iki yerde anlıyoruz. birincisi otopsi sahnesinde nefes borusunun toprak dolu olması ikincisi ise gördüğü halüsinasyon. yeri gelince anlatacağım) öldüremediği için de domuz bağı yapıp toprağa gömer. arabaya sığması için domuz bağı yapmanın yalan olduğunu da cesedin tekrar bağlamaya gerek kalmadan tüplü araba bagajına sığmasından anlıyoruz.

    savcı ile doktorun muhabbetinde savcının anlattığı karısı kendi karısı. "müthiş güzeldi" diye bahsediyor. kendisinin de üniversitede "clark gable" ile özdeşleştirildiğini anlıyoruz. yani birbirine denk bir çift söz konusu.

    diğer ipucu şu: savcı doktora "çocuk olmaması iyi olmuş" diyor. öyle diyor çünkü karısı ile boşanma ihtimali olduğunda karısının hamileliği buna engel olmuş. savcının (ki yakışıklı olmasaydı bile bir savcı genelde kasabanın en karizmatık adamlarından biridir) iltifata karşı koyamayışı ile kaçamaktan kendini alıkoyamayışı arasında da ipucu amaçlı bir bağ olabilir. olmayabilir de.

    savcının doktorun bahsettiği kalp ilacını rengine kadar bilmesi de bir diğer ipucu. arkadaşının karısının kullandığı ilacı nereden bilecek? "ben kullanıyorum" falan da demedi. (not: "kayınpederim kullanıyordu" demiş** ki bu da "karım kullanıyordu" diyecekken bunu gizlemenin ilk akla gelen yolu). ve tabi asıl ipucu (ki zaten diğerleri gereksiz kalıyor, onları spor olsun diye buldum) ağzından "karım... kadınlar çok acımasız oluyor" sözünün çıkması. savcının bahsettiği müthiş güzel kadın kendi ölen karısıdır.

    muhtarın evindeki halüsinasyona gelelim. küçük abi büyük abiyi kendi eliyle boğarak öldürememiştir. diri diri gömmüştür. içinde bulunduğu sıkıntı ve uykusuzluk bir araya gelince zihni ona bir oyun oynar ve abisini sağ görür ama nefessiz kalmış olarak can çekişmektedir. abisini öyle görür çünkü abisini kendi gözleriyle hiç ölü görmemiştir. en son olarak nefessiz kalıp can çekiştiğini görmüştür. bilinç devreden çıkınca bilinçaltı kendi elindeki kayıtları oynatarak bilinci yatıştırmaya çalışmaktadır ama ne yazık ki yanılmaktadır. bu analiz de freud için gelmiş olsun.

    oradaki bir kamera oyununa da değinmek istiyorum. jandarma eri cam kenarına oturmuş çiçeklere bakıyordu. kamera döndü dolaştı ve en sonunda aynı noktaya döndü ama ondan bir önceki durak katilin zihni olduğu için başlangıç noktası olan jandarma erini katilin halüsinasyonu olarak başkası şeklinde gördük.

    katil, çocuğun gerçekten babasıdır. bunu da gördüğü onca baskıya, yediği onca dayağa, bir insanı öldürmenin ve sonra onun cesedine görmenin dehşetine rağmen gözünden yaş bile gelmeyen katilin çocuktan bir taş yiyince tüm yol boyunca ağlamasından anlıyoruz. ancak kadın için çocuğun babası kocasıdır ve o bunu değiştirmeyi düşünmemektedir. bunu da çocuğuna taş attırmasından ve o anki bakışlarından anlıyoruz.

    doktor da onların gidişini uzun uzun izledikten sonra bu vakanın kayıtlara alkolün etkisiyle o anda işlenmiş adi bir cinayet olarak geçmesi için nefes borusuna giren toprak kısmına görmezden gelir. hiç olmazsa katil cezaevinden çıkarsa belki çocuğuna ve çocuğun annesine bir faydası olacaktır. mesele daha da eşilir de canlı gömülme ortaya çıkarsa hem meselenin derinleşmesi, kadın hakkındaki şayiaların yayılması hem de katilin cezasının daha da ağırlaşması ihtimali vardır. katilin çocuğa sahip çıkmaya meyilli olduğunu da polis müdürünün "ben onu dövüyorum o bana çocuğunu emanet ediyor" demiş olmasından anlıyoruz.

    --- spoiler ---

    filmin sadece olay kurgusu bile hayran olmaya yetiyor. bir de performans, görüntü. ben böyle türk filmi görmedim.
  • değil türkiye, dünya sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisi.

    edit: ironi mironi değil, düz hakikat.
  • başyapıt.
    nuri bilge ceylan filmleri içinde, en iyisi.
    türk sinemasının zirve noktası.
    bu film, kesinlikle çok iyi bir sinema salonunda izlenmeli. büyük perde, yüksek ses kalitesi şart. film 157 dakika, ve her dakikasında, bir fotoğraf önünde dinlenen insan hikayeleri. gerçekliğinden bir saniye bile şüphe duymadığınız bu hikayelerin ipuçları bile, kahramanların bozkır ayazında derinleşmiş yüz kırışıklıklarını anlatır gibi. nbc filmlerinden alışık olunmadığı kadar hareket ve konuşma içeren film, 3/4'ü dolu olan salonda, bazı anlarda sesli kahkahalara, zaman zaman da, çıt çıkmayan sessizliğe neden oldu. bir sahnede, yanımdaki beyfendinin elleriyle yüzünü kapattığını gördüm. oyunculuklar, şimdiye kadar gördüklerimin en benzersiz olanı.

    buradan sonrası çok ağır spoiler içeriyor.

    --- spoiler ---
    anadolu'nun orta göbeğinde, tek düze sarı bozkırda, ışık, ses ve gölge oyunlarının akıl oyunlarına karıştığı, oya gibi işlenmiş, polisiye içinde polisiye öykü.
    dirinin değil, ölünün değerli olduğu bir kültüre vurgu yapılmış. muhtarın on yirmi haneli köyü için arzuyla talep ettiği, ölülerin kokmaması için bir morg, ve bir de yıkılan mezar duvarının tamiri. morg çalışanı da, saymanın, modern otopsi aletleri için ödenek vermemesinden yakınıyor. üç araba görevli, sabaha kadar, ölü olduklarını bildikleri birinin yerini arıyor. yaşayan biri kaybolsa bu seferberlik ilan edilir miydi bilinmez.
    komiserin, katilin domuz bağıyla bağlandığını görünce verdiği aşırı tepki, ve söylediği, " dininiz, imanınız, allahınız yok mu sizin" sözleri, aşırı dinci hizbullah örgütünün, canice işledikleri cinayetlere gönderme gibiydi.
    her karakterin bir zayıflığı ya da sırrı var. arap, her durumda midesini düşünüyor, elma, peşinde, ölünün yanına bagaja konan kavunda, ekmek evinden aldığı bazlamada. adliye yazıcısı, kocası yeni ölmüş kadına anlamsız fazla ilgi gösteriyor. savcı, karısını aldatmış ve ölümüne neden olmuş. komiser, özürlü ya da sakat çocuğunu görmemek için eve gitmiyor. başına gelenler için, en büyük günahlardan, allaha isyan etme durumuna kadar gelmiş. bir tek doktor bu arazları görüyor, ve bu adamlar arasında temiz kalmış. tek hikayesi eşinden boşanmış olması. masasında tus hazırlık kitabı, duvarında, eski eşiyle tatil fotoğrafları, elinde de, kendisinin deniz kenarında çekilmiş çocukluk fotoğrafları. sıkıştığı anadolu kırsalında gündelik hayatın bayalığından kaçmaya çalışıyor. ama kural değişmiyor, ve doktor da bu ortamın kirinden uzak kalamıyor. otopside, ölenin diri diri gömüldüğünü yazmayarak, katilin çok daha az cezaya çarptırılmasının yolunu açıyor. belki de, katilin yetim kalan çocuğa dönüp, babalık yapacağının hesabında. iyilik peşinde yalana dolanıyor. ama kan ona da sıçrıyor ve yüzündeki kan damlası ile kirlenmiş bir şekilde araziye uyuyor. temiz kalamıyor.

    muhtarın kızı ve getirdiği kola, yalnız ve güzel ülkeye dair, umudu simgeliyor.

    --- spoiler ---
  • guardian şöyle bir eleştiri getirmiş;

    --- spoiler ---

    "film( bir zamanlar anadolu'da ) boyunca polislerin ne tür yoğurt sevdiğini,kasaba doktorunun rus şiirinden hoşlandığını falan öğreniyoruz ama kimin, kime,neyi,neden yaptığını öğrenemiyoruz."

    --- spoiler ---

    yorumumu bu eleştiri üzerine yapıyorum

    --- spoiler ---

    tekrar izledim filmi daha önce kendimi vererek izleyememiştim. eleştiriyi de tekrar okudum ve çok salakça buldum. gerek filmin akışı, gerek yönetmenin tarzı sonuçlarla ilgilenmiyor. izlerken cinayetin sebebini hiç merak etmedim. az buçuk zaten veriyor sebebini ama ben o sırada cinayeti düşünmekten öte kazma, kürekçilerin hayatına, morg görevlisinin hayatına, babası ölen çocuğun tüm çocukluğuyla hastaneden çıktıktan sonra okuldan atılan topa vuruşuna, öncesinde bizler böylesi bir durumda açlık nedir bilmezken onun saf insaniyetle kahvaltı etmesine, doktorun eski kent hayatı ile geride kimsesi kalmaması sonucu kaçıp sıkıştığı bu taşra kasabasındaki çaresizliğine, savcının pişmanlığına, polisin engelli çocuğuna ve karısıyla problemlerine, jandarma erlerinin kaç şafağı kaldığına, muhtarın anadolu kokan kurnazlığına ve güzel kızının bu taraftan bakınca karanlık görünen hayatına, erkekler için güzel bir kadının ne kadar önemli bir detay olduğuna, sigaranın ciddi bir sosyalleşme ve teskin edici özelliğine, anadolu bozkırının bitmek bilmeyen, boğucu sakinliğine, rüzgarın ve karanlığın koyuluğuna, katilin aldığı alkolün miktarına, ölünün karısının suçluluğuna, savcı katibinin iş azmine, doktorun patavatsızlık sınırına çok yakın safça realistliğine, diğer şüphelinin kola istemesinde ve muhtarının kızının çay yerine ona kola vermesindeki naifliğe o kadar daldımki sebepleri değil de bir sosyoloji belgeseli izledim. bakıldığında gıpta edilen bazı meslek gruplarının aslında ne kadar da göründüğünden uzak, kendi hayatımın ne kadar da şanslı, tahsilin ve makamın mutluluğun anahtarı olmayışı ve allah'ın unuttuğu köydeki muhtarın aslında tüm hikayenin en mutlu adamı olmasına o kadar kapıldımki cinayeti unuttum. anadolu o kadar açık seçik anlatılmışki ürperten, irite eden, boğan, sıkan, güldüren ve acıyla o kadar harman ve alışık olan yüzüne tutuldum. başka bir coğrafyada bir cesedin yarattığı travmanın ne kadar da sıradanlaşabildiğini, savcı, doktor, morg görevlisi, polis gibilerin başkalarının acısına o kadar alıştıkları için kendi acılarını göremez hale geldiklerini gördüm. güneşini değil anadolunun en karanlık gecesini gördüm. guardian editörü kusura bakmasın ama mümkünse yaşadım demesin bunca acıyla hemhal olan bir coğrafyanın kadimliğini çok güzel yansıtmış film.

    --- spoiler ---

    gerçi nuri bilge ceylan da cevap vermiş

    --- spoiler ---

    "filmin öfkelendirici olabileceğini biliyorum.hollywood'un problemi seyircinin cevapları bir hap gibi almayı beklemesi. sadece kimin ne yaptığını değil, nasıl ve neden yaptığını da bilmek istiyorlar.gerçek hayat böyle değil. en yakın arkadaşımızın bile ne düşündüğünü bilemeyiz.filmlerde gerçek hayattan fazla her şeyin açık olmasını istiyoruz.ama bu sinemanın yalan olduğu anlamına gelir.ben bu şekilde sinema yapamam."

    --- spoiler ---

    ayrıca (bkz: neşet ertaş)
  • hıncal uluç'un yerdiği film. bu da demek oluyor ki bu filmde iş var hacı.
  • yazdıklarım spoiler olabilir de olmayabilir de baştan söyleyeyim.

    --- spoiler ---

    devlette çalışmayanların o ince göndermeleri asla tam anlamıyla anlayamayacağı film.

    nuri bilge ceylan bu filmde devletin polisindeki, adliyesindeki, jandarmasındaki hatta doktorundaki kokuşmuşluğu ve umursamazlığı anlatıyor. (hatta muhtarındaki)

    devlet memurları böyledir işte, bir şekilde o görevlere atanırlar ve ondan sonra tek dertleri mücavir alan mı değil mi o olur. gerisi kremalı bisküvidir. dünya batsa umursamazlar.

    savcı karakteri ile nuri bilge ceylan bu gözlemin bir aşama derinine inmiş, bir nevi inception gibi. diğer tüm memurların kendi özel yaşamları var, manda yoğurtları, ayrıldıkları karıları var. ama savcı kendi özel yaşamında bile devlet'ti. karısının onun yüzünden intihar ettiğini biliyordu ama bilmiyormuş gibi yapıyordu. devlet gibi düşünüyordu. pişkindi. yüzündeki lekeler de bu devletin lekelerini temsil ediyordu.

    nuri bilge ceylan'ın bu gözlemleri nasıl yaptığını bilmiyorum. saygı duyulası bir film.

    --- spoiler ---

    edit: sözlük yazari ruhum desen şöyle bir açıklama gönderdi, bence de öyle:

    "memurlardaki kokuşmuşluğu asıl gözlemini yapan kişi: ercan kesal. filmin senaristi aynı zamanda. hikaye gerçekte bir zamanlar anadolu'nun bir yerinde onun başından geçmiş..ve oradaki doktor da kendisi. diyen olmuştur belki önce ama olmama ihtimaline karşılık bir de ben yazayım dedim."

    --- spoiler ---
  • senin benim gibi adamlar sevmez bu filmi.

    sabahları pencere gagalayan kuş, kafasını siker senin benim gibi adamların. "o mükemmel kuş, bana bir hediye vermişti, bana tanrıyı hatırlatmıştı, sabahın en güzel saatinde ne büyük onur! ne büyük gururdu beni uyandırman..." diye methiye dizer başkası belki. ama senin benim gibi adamlar methiye dizmez o kuşa. düşünmez böyle şeyleri. "kuş uyandırdı sabahın köründe amını siktiğimin yerinde" der, kızar. senin benim gibi adamlar gördüklerini yorumlarlar, görmediklerini, görmeye çalıştıklarını değil.

    senin benim gibi adamları etkilemez bu film. çünkü senin benim gibi adamlar zaten bu filmdeki hayatın bir şekilde içindedir, aynı diyalogları filmde tekrar görmek istemez. senin benim adamın köyünün muhtarı da aynen bu filmdeki gibi konuşur, babası da çocuklarını bu benim 2 numara 3 numara diye tanıtır arkadaşlarına. senin benim gibi adama pek uzak değildir böyle şeyler. böyle şeylerden burnunun dibinde olduğu için etkilenmesi için hiçbir sebep yoktur.

    senin benim gibi adamlar tanıdığı yeni bir araba alınca camından kafayı sokup, "kaç basıyo lan ehe" bu diyen adamlardır. araba kullanırken sokakta arkadaşını görünce arabayı üzerine doğru süren adamlardır. onun için senin benim gibi adamlardan elmanın ağaçtan düşüşüne fantastik yorumlar getirmesini bekleme. senin benim gibi adam biri yanında bundaki mucizevi olayı anlatsa, elini havaya kaldırır "la oğlum hay amına koyayım düştü işte elma ne var lan bunda, ne abarttın" der. belki de senin benim gibi adamlar zaman zaman o kadar düşünmüştür ki bazı şeyleri, elmanın dipdiri olmasına rağmen ağaçta tutunamayıp çürüklerin yanına düşmesini, "hayat ne kadar ani, ölüm ne kadar gerçek" diye yorumlayacak pek hali kalmamıştır.

    elbette bu demek değildir ki senin benim gibi adamlar sinemadan sanattan anlamaz. koy önüne cüneyt arkın filmi bak nasil gözünü kırpmadan izliyor, nasıl şaha kalkıyor bazı sahnelerde nasıl da parlıyor gözleri. senin benim gibi adamlar aslında yorgun adamlar olur. yorgun adamlar bazı şeyleri düşünmek istemez. düşünemediğinden değil lan. düşünmek bir tek sana mı mahsus amına koyayım? tamamen düşünmek istemediğinden. gereksiz bulduğundan. saçma bulduğundan, zaten bokun tam ortasında yaşıyorken, başkasının sik gibi hayatının umrunda olmadığından. bu yüzden sanma ki senin benim adamlar bu filmi oyle sik gibi 2 saat izler bir bok da anlamaz. senin benim gibi adamlar da görür doktorun o içinden çıkılamaz yalnızlığını ama düşünmez işte bunu, senin benim gibi adamlar da görür savcının bahsi geçen kadının kendi karısının olduğunu doktor anlamasın diye bakıp mal mal sırıtımasını. o da onlar gerzek sırıtışta yatan "aman çaktırmayayım eheh eheh" ifadesini. o hilekar, utangaç, sevimsiz duyguyu senin benim gibi adam bilmez mi saniyorsun? hafife alma senin benim gibi adamları. senin benim gibi adam içki içtiği anlaşılmasın diye tuvalete gitmeden hemen babasinin yanına oturan adamdır. babası kokuyu alıp, "lan acabaa??" ikilemine düşmesin “yok canım içki içse dibime kadar sokulmaz herhalde” desin diye. film kültürü olmayan, sanattan, sahneden, duygusallıktan hiç anlamayan hödükler olarak görme senin benim gibi adamları. çünkü senin benim gibi adamlar da filmin başındaki yoğurt muhabbetindeki o samimiyeti hisseder. sadece ifade etmez. çünkü zaten samimiyetsiz ortami zaten sevmez, o samimiyete bir ozlemi yoktur senin benim gibi adamin. tabii ki filmin sonunda çocuğun futbol topuna vurduğu an içinden şeyler kopar, ama bunu görmeye gitmemiştir işte oraya. bundan sayfalarca anlatılacak şeyler çıkarmaz. bunu doğal bulur, bu doğallığın sinemaya yansımasını, harikulade, etkileyici! muazzam! müthiş falan bulmaz. senin benim gibi adamların arkadaşlarıyla gün aşırı mutlaka gittiği fiks bi mekanı vardır ve o mekana böyle kamera sokulmasından haz etmez. hele oradaki tüm o sikten götten muhabbetlerden sanki çok bir bokmuş gibi, keyfi yerinde adamların anlam çıkarıp, methiye dizmesine hiç katlanamaz. insanlar görmedikleri, bilmedikleri, hayal ettikleri, farklı dünyaları görmek isterler sinemada, televizyonda. herkesin en sevdiği film aslinda bir yerde en buyuk özlemidir. ya da yüzleşemediği en buyuk korkusudur. onun için senin benim gibi adamlar, bir filmi beğenmiş olmak adına gördükleri şeylere ekstradan, uyduruk anlam yuklemeye çalışma çabasından hoşlanmazlar.

    nuri bilge ceylan filmleri zaten bu tarz olur diyorlar, senin benim gibi adamlar hangi yönetmenin ne tarz film çektiğini bilmez. onun icin eğer senin benim gibi bir adamsan haybeye izleme bu filmi. sana farklı bir şey anlatmayacak çünkü. sıkılıp duracaksın, rol de kesemeyeceksin çıkışta şöyle filmdi böyle filmdi diye. onun için hiç gitme gel bi clint eastwood filmi takalım, atlarımızı sürelim batıya doğru, ödül avcısı olalım. senin benim gibi adamların içinde bir kovboy vardır.
  • --- spoiler ---

    filmden aklıma kazınanlar:

    -> doktorun, savcının, komiserin vs. mesleğiyle çağrıldığı bir yerde, ölüyü topraktan çıkarmaya çalışan iki adamın kazma ve kürek denilerek çağrılması.
    -> yuvarlanıp derede sürüklenen elmanın, anca diğer elmaların gidebildiği yere kadar gidebilmesi.
    -> savcının, karısıyla ilgili hikâyeyi her anlatışında yanağındaki dermatitin belirmesi.
    -> doktorun, "kadınlar öyle kolay affetmez" derken, karısının da onu bu sebepten terk ettiğini hissettirmesi.
    -> elektrikler kesildiğinde çayları getiren kızın, gece ile gündüzü ayıran muhtar evindeki (araf) nurlu bir meleği anımsatması.
    -> muhtarın kızının, savcıyı uyandırıp çay ikram ettiği sırada, savcının bir iki saniye süresince o kızı, karısı sanması.
    -> katilin, öldürdüğü adamı gördüğü sırada "sen ölmedin mi" derken, ölünün birden boğazını tutup nefes alamamasıyla, boğularak öldüğünü anlamamız.
    -> savcının da, komiserin de, doktorun da (filmin üç ana karakteri) bir kadın sorununun olması.
    -> komiserin eski amirinin ağzından söylediği "her olayda kadını ara" sözünün, filmin bütünü içinde bir mizanabim örneği oluşturması.
    -> ölen adamın gömüldüğü yerde köpeğinin nöbet beklemesi.
    -> savcının, ölüyü tanımlarken kullandığı "clark gable görünüşlü" lafını tutanaktan sildirmemesi.
    -> rüzgârda yuvarlanan boş bidonu da, boş torbayı da sadece doktorun izlemesi.
    -> doktor otopsi yaparken, ölünün üzerindeki kıyafeti "tulum benzeri iş pantolonu" ifadesiyle, tıpkı savcınınki gibi betimlemesi.
    -> savcının, muhtar oğullarını anlattıktan hemen sonra ona oğlu olup olmadığını soracak ya da kadınla ilgili hikâyeyi anlattıktan hemen sonra doktorun, kadınla ilgili ona sorduğu soruya "hangi kadın?" diyecek kadar unutkanlaşması.
    -> doktorun, savcının anlattığı kadın hikâyesindeki kadının ölüm nedenini öğrenmeye çalışırken, hep "ölüm sebebi neydi yani doktorlar ölüm sebebi olarak neyi gösterdiler" diyerek ikinci açıklamayı yapmaya zorunlu hissetmesi.
    -> doktorun, otopsi odasına gidişte hastaların arasında geçerken, onlarla muhatap olmamak için cep telefonuyla konuşuyormuş gibi yapması.
    -> katilin neden öldürdüğünü öğrenmememiz.

    --- spoiler ---
  • nuri bilge ceylan'dan recep ivedik otopsisi.