1 90 lik hobbit

  • 240
  • 1
  • 1
  • 0
  • dün

250 yıllık devletin dünyanın en güçlüsü olması

anlatılacak çok güzel bir hikaye çıktı. ben de bir kaç yıl önce bu soruyu merak edip araştırmıştım. bir yazar arkadaşın da belirttiği üzere hakkını vererek anlatmak ciltler tutar. bu sebeple çok genel noktalara değinerek anlatmaya çalışayım.

diğer yazar arkadaşlar, konuyu bilime verilen önem, coğrafi konum, ham madde zenginliği, hukuk düzeni transferi vb. bir çok ve doğru nedenler vererek anlatmış. bunların hepsi doğrudur! ancak bütün bunların gerçekleşmesini sağlayacak esas husus ise paradır. finansman sağlamadan bilim yapmak mesela mümkün değildir.

amerika birleşik devletleri'nin kuruluş felsefesi ve hikayesini anlayabilmemiz için bu devletin kaynağı olan avrupa'yı bilmemiz gerekir. haliyle, batı'nın yükselişindeki her hikaye gibi bu hikaye de rönesansla başlar. (anam iyiki adem'in elmasından başlamadı diyorsunuz içinizden biliyorum ama bu hikaye başka türlü anlatılmaz; anlatılsa da anlaşılmaz)

artık hepimizin bildiği gibi rönesans hareketi, klisenin etkilerinin azatılması, bilim ve sanatın önünün açılması sonuçlarını doğurdu. tabi bunlar hep söylenegelir de, reel hayata nasıl katkı yaptıkları çok söylenmez.

bir kere, teknolojik gelişme ilk aşamada kendini tarım alanında gösterdi. bu gelişme tarım sahasındaki iş gücü gereksinimini haliyle azalttı. kırsal tarım alanlarında artık iş bulamayan kalabalık topluluklar ise kente göç etmek zorunda kaldılar. ekonomik anlamda bu gelişmenin emeğin değerini azalttlğını, işsiz insan yığınlarında da memnuniyetsizlikler yarattığını belirtmek gerekir.

aynı dönemde avrupa'da despot monarşilerin dönemi olduğunu da belirtmek gerekir. bu yönetim şeklinin de halkın talep ve ya ihtiyaçlarına karşı pek duyarlı olmadığını da biliyoruz. dönemin anlayışı gereği krallar tanrısal haklara ve bununla beraber mutlak bir egemenliğe sahiptiler. suç oranlarının artması, suç işleyenlerin genelikle çok katı şekilde cezalandırılması söz konusuydu diyebiliriz. öte yandan, bu ortam düşünürlerin bu konuya kafa yormasını da beraberinde getirdi. işte böyle bir ortamda düşünürler yavaş yavaş kişi hak ve özgürlüklerine kafa yormaya başladılar. jean jacques rousseau ve john locke'un başını çektiği düşünürler doğal hukuk anlayışını geliştirdiler. bu anlayışa göre insan sadece insan olarak bir takım haklara sahiptir ve bu haklara da hiç bir zaman dokunulamazdı. işte bu fikirler avrupa'da pek çok değişimlere neden oldu. bu değişimlerin en çarpıcı olanlarından biri 1789 fransız ihtilalidir.

öte yandan konumuz gereği, bu gelişmelere etki eden en önemli kesimlerden birinden özellikle bahsetmeliyiz. dönemin yönetici sınıfının kral ve soylulardan oluştuğundan bahsetmiştik. işte bu dönemde bunların iktidarını zorlayacak, dünya tarihinde daha önce hiç bulunmayan bir topluluk ortaya çıktı: sanayiciler

az önce kente göç dalgasından bahsetmiştik. tabi kentlerde oluşan ve iş arayan bu kalabalık, ucuz iş gücü kentlerdeki üretimin artmasına da sebep oldu. bir diğer yandan da yeni coğrafi keşiflerin beraberinde getirdiği sömürgecilik avrupa ülkelerini zenginleştirmekteydi. başta amerika kıtasının ve diğer bölgelerin yağmalanması, altın ve gümüş bolluğu getiriyordu. (buraya bir anektod: amerika kıtasından en çok altın ve gümüş yağmalayan ispanyolar olmuştur. bunlar gemilerle bu ganimetleri ülkeerine taşırken, pek çok kere ingiliz gemileri tarafından yolda soyulmuşlardı. alın size korsanlık tarihi)

burada çok konuyu dağıtmadan amerika kıtasına dönelim. colombus amerika kıtasını keşfettikten bu yana yağmalanmıştı. öte yandan kıtanın altın ve gümüş madenleri bakımından zengin olması, bu devletlerdeki bazı girişimcileri buraya yerleşerek koloniler kurmaya itmişti. zamanla ispanya, fransa, portekiz, hollanda gibi ülkeler kıtanın çeşitli yerlerinde koloniler kurmuşlardı. kıtanın önemi hala daha çok büyük değildi.

burada avrupaya döndüğümüzde, artık her şeyi değiştirecek, dünyanın yazgısını baştan yazacak bir olay gerçekleşti: sanayi devrimi

1705 yılında iskoçya'da bir kömür madeninde mühendis olarak çalışmakta olan thomas newcomen, maden ocağının sürekli su basması sorunuyla mücadele ediyordu. içeriye dolan suyu tahliye etmek için eşeklerin çektiği bir mekanizmaya bağlı kovaları kullanıyorlardı. ancak sistemin yetersiz ve oldukça yavaş olması mühendisi başka çareler aramaya itti. sonuç olarak ortaya çıkan şey buharlı makine idi. önceleri çok da verimli olmadığından itibar görmeyen makine, yaklaşık 20 yıl sonra james watt'ın ellerinde yeniden doğdu. daha sonra bu yeni ve muazzam iş gücü tüm haşmetiyle sanayide kullanılmaya başlandı.

yağmalardan elde edilen paralarla finanse edilen, kentlerde oluşmuş ucuz iş gücünden ve buharlı makinelerden faydalanan girişimciler bir süre sonra muazzam servetlerin sahibi oldular. öyle ki bir zaman sonra krallar bunlardan borç alır hale geldi. ancak ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, kral ve soylulara olan etkileri yani ülke yönetimine katılımları söz konusu olmadı. bir yandan da zengin olmalarına rağmen güvenlikleri yoktu. tanrısal güce sahip bir kral bir iş adamının her şeyine hiç bir yaptırıma maruz kalmaksızın el koyabiliyordu.

işte daha önce bahsettiğimiz toplumsal değişmelerin, kişi hak ve özgürlüklerinin gelişmesinin sağlayıcılarından ve hatta finansörlerinden biri de bu yeni oluşan sanayiciler sınıfıdır.

bu arada tekrar amerika kıtasına dönelim. kolonileşme sonucu amerikadaki göçmen nüfusu iyice artmıştı. bu göçmenler artık tarım ve ticaret yapmaya başlamışlardı. (buraya bir küçük anektod ekleyelim: amerikalıların halen kutladıkları şükran günü etkinliği, göçmenlerin avrupadan yanlarında getirdikleri ancak yetişeceklerinden emin olmadıkları tohumlardan aldıkları ilk hasadın kutlanmasıyla başlamış bir gelenektir) öte yandan kıtanın yerlilerinin nufüsü ise iyice azalmıştı. (öyle ya göçmenler yanlarında yanlızca tohumlarını değil virüslerini de getirmişlerdi. o güne kadar zavallı yerlilerin hiç karşılaşmadıkları ve bağışıklık kazanamadıkları veba gibi hastalık salgınları pek çoğunu telef etmiştir) geriye kalan yerliler ise köleleştirilerek çalıştırılmaktaydı. koloniler her yönüyle bağlı oldukları devletlerin örgütlenmelerini de bu yeni topraklara taşıdılar. toplumsal düzen sosyal, ekonomik, hukuksal vb. alanlarda olduğu gibi buraya taşındı.

zamanla kıtadaki ticaret hacmi arttı. doğal olarak emek gücüne ihtiyaçta arttı. bunun çözümünü de köle ticaretiyle buldular. bu dönemde avrupa amerika arası ticareti şöyle özetlemek mümkün: örneğin okyanus ötesi taşımacılık yapan bir ingiliz gemisi, ingiltere limanından yüklediği dokunmuş kumaşları afrika'daki sömürge kolonilerinde satıyor; buradan ele geçirilmiş siyahi köleleri yükleniyordu. bu köleleri amerika'daki kolonilere satıp, oradan yüklediği pamukla tekrar ingiltere'ye dönüyordu.bu ticaret rotası tekrarlanıp duruyordu.

amerika'daki bu ticaret ortamı, ham maddelerin bolluğu, ucuz -hatta bedava- işgücü pek çok sanayiciyi de kıtaya göç etmeye ikna etti. böylece özellikle kuzey kolonilerinde ciddi bir sanayileşme ve sermaye birikimi oluştu.

bu arada avrupa'da güç dengeleri değişmekte ve ülkelerin sömürge mücadeleleri artmaktaydı. ingitere, fransa, rusya, almanya vs. büyük avrupa devletleri birbirinin elinden sömürge kapmaya uğraşıyordu. 1756'da başlayan ve yedi yıl savaşları olarak anılan bu mücadele konumuzla alakalı en önemli olaylardan birisidir. öncelikle yedi yıl savaşlarının bitiminden yaklaşık 30 içinde fransız devriminin yaşandığını belirtelim. ispanya'nın yağmalarla doldurduğu kasasının da boşaldığını ekleyelim. savaşan devletlerin tamamının büyük zararlar gördüğü bu savaşların konumuz için asıl önemine gelelim:

bu savaş sonucunda çok ciddi ekonomik zarar gören ingiltere'de ağababalar, bu zararları gidermek için bir takım önlemler almaya karar verdiler. bu önlemlerden bir tanesi de amerika'da bulunan kolonilerin (13 tane) vergilerinin yükseltilmesiydi. haber şok ve öfke yarattı. bir kere artık çoğunluğu çok uzun zamandır burada yaşayan ve hatta bir kaç nesildir burada doğan bir halk kitlesi vardı ve bu kadar uzakta olmak ingiltere'ye olan bağlılıklarını azaltmıştı. onlar için doğdukları ve bildikleri vatan orasıydı bir kere. avrupa'da kralların kendi aralarındaki savaşların ağır yükünü niye onlar omuzlasındı ki?

bir yandan da buraya yerleşen ve artık iyice zenginleşen sanayiciler de durumdan rahatsızdı. yapılan savaşlar onlara zaten zarar veriyordu. ürettiklerini satacakları pazarlar savaş nedeniyle ekonomik sıkıntıya düşünce bundan onlarda etkileniyordu. üstelik zaten uzunca bir süredir bir daha zengin olmalarına rağmen bir krala boyun eğmek zorunda olmaları rahatsızlık veriyordu. onların asıl ihtiyacı, kuralların kesin olduğu, kimsenin keyfiyetiyle zarar veremeyeceği bir ticaret düzeniydi. bunun için artık bağımsız, kralsız bir devletti. işlerini yaparken, kilisenin baskısından uzak yani laik, mallarına el koyulma ve ya durduk yere hapse düşme, sürgün yeme, idam edilme korkusunun olmadığı bir düzen gerekiyordu. işte size yeni dünya düzeni

yani ta yazımızın başında belirttiğimiz düşünce akımları, ve savundukları kişisel hak ve özgürlükler ile ilgili fikirleri, ilk kez filizlenecek bir ortam bulmuştu. ingiltere'nin amerika kıtasında bulunan kolonileri isyan bayrağını çekti. 1795 tarihi itibarı ile meşhur amerikan devrimi de başlamış oldu. bir yandan savaş devam ederken, bu 13 koloni temsilcileri pladelphia'da bir kongre düzenlediler. kongre ise kolonilere birer anayasa yaparak devlet halinde örgütlenmelerini önerdi. buna başta virginia olmak üzere diğer koloniler riayet ettiler.

işte abd'nin 250 yılda dünyanın en büyük devleti haline gelme sırrına geliyoruz dostlarım. kongre çağrısına ilk yanıt veren ve bağımsızlığını ilan eden virginia anayasasının başına bir haklar bildirgesi koymuştur. (daha sonra tüm koloniler neredeyse aynı bilgirgeyi kullandı)

virginia haklar bildirgesinin ilk maddesini okuyunuz: "bütün insanlar tabiat olarak eşit derecede hür ve bağımsız olup; topluluk haline geçtikleri zaman hiçbir sözleşmeyle gelecek nesiller adına vazgeçemeyecekleri ve onları yoksun bırakamayacakları, doğuştan bir takım haklara sahiptirler..."

işte bu madde ile dünya tarihi boyunca süregelen, tanrısal hak ve mutlak egemenliğe sahip krallar çağını yıkmış oldular.bildirgenin mesajı şuydu: insanlar doğuştan bir takım haklara sahiptirler, bu haklar devletlerden önce de vardı ve dolayısıyla devlet iktidarı bu hakları sınırlandıramayacaktır.

işte amerika'yı günümüzde dünyanın en güçlü devleti yapan anlayış kuruluş felsefesine yansıyan özgürlük anlayışıdır. tam da tüccar ve sanayici bir millete yakışır liberal bir anlayış. isteyen ticaretini ve üretimini keyfi baskılardan uzak bir şekilde istediği gibi yapsın.

tabi bu temel felsefe yeterli değildi. bunu sağlayacak mekanizmayı da kurmaları gerekiyordu. örneğin iyi bir adalet mekanizması olmadan kimseyi koruyamazsın, orada ticaret de gelişmez, sosyal yaşamda gelişmez, bilim de gelişmez. öyle ya adalet mülkün temelidir. bunu sağlayabilmen için de hukukun en üstün değer olduğu bir düzen kurmalısın. iktidarı kullananlar hukuk ile sınırlandırılmalı ki, güç kazandıklarında bu hak ve özgürlükleri dilediğince ihlal edemesin.

özetle, abd'nin kurucuları özgürlükler anlamında locke doktrininden ilham almışlardı.(bu adamı ve rousseau'yu muhakkak okuyup karşılaştırın, dünyayı daha iyi anlarsınız. önemli nokta locke çoğulcu bir demokrasi anlayışını temsil ederken, rousseau bugün bile yakamızı kurtaramadığımız çoğunukçu demokrasiyi temsil eder) bu özgürlükleri koruyacak sistemi kurarken ise montesquieu'nun kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsediler. yani iktidar erklerini birbirinden koparıp, birbirini denetler hale getirdiler.

işte ancak bu mekanızmanın kurulmasıyla birlikte amerika'nın, doğal kaynakları, coğrafi konumu, bilim ve teknolojiye -dolayısıyla eğitime- olan yatırımı, ve arkadaşlarımızın saydığı diğer avantajları etkilerini gösterebildiler.

bu nedenle açıkça diyebiliriz ki, abd hiç de sıfırdan kurulmuş bir ülke değildir. avrupa devlet kültürü ve tecrübesini, felsefesini, bilimselliğini, hukukunu temel alarak kurulmuştur. ve yine bu nedenle çok da başarılı olmuştur.

devamını okuyayım »