28 eylul 2009

  • 268
  • 0
  • 0
  • 0
  • 5 ay önce

didem madak

efendim bendeniz oğuz atay hayranıyım.
öyle ki çoğu kitabını defalarca hatmetmiş, doymamış hıfza kadar götürmüşüm işi.
teşbihte hata olmaz derler ya, bizimki de o hesap; yere düşse kitaplarından biri, alır üç kere öper başıma koyar yüksek bir yere kaldırırım.
elimde ikiye katlayıp tutmaz, sallaya sallaya gezmekten hicabederim.
göbek deliğimden yukarıda taşırım.
toplu taşıma araçlarında, banklarda, bahçelerde okuyan gördüğümde mutlu olurum, gözlerim kısılır (evet mutlu olunca gözlerim kısılır) şefkatle bakarım okuyanlara.

fakat kulağında kulaklık ayağıyla ritm tutan aynı zamanda kafa sallayan, bir yandan da benim okuduğumda gerim gerim gerildiğim kitabı okuyan tikicanların elinde gördüğümde ise sinirlenirim, ter basar; bu sefer gözlerim kısılmaz, belerir..! ağzını burnunu kırasım gelir ama en fazla taciz ederim.
hatta bi keresinde böyle birinin elinde görmüştüm de; karakterlerin can çekişmesini, iniltilerini hissedip adeta duyup, daha fazla dayanamayıp alıp kaçmıştım elinden.
çünkü yanlış ellerde olmamalıydı..!

işte benim için oğuz atay böyle bir yazardır. ve yerine de kimseyi koyamam.
fakat her ne hikmetse yaklaşık iki yıldır herkes bu hanımefendiyi öneriyordu bana; başına da ekliyorlardı: "sen oğuz atay seversin, bunu da seveceksindir, mutlaka oku; aynı dilin dişisi"
bak bak retoriğe gel aynı dilin dişisiymiş..!

artık inadımdan mıdır, sadakatimden midir bilinmez; okumadım..!
okumak şöyle dursun nerde görsem yüz çevirdim.
oysa karıştırmasalar atay'ı belki seve seve okuyacaktım.

dün itibariyle işsiz kaldım ben. geçtiğimiz dört ayın da felaket geçtiğini hesaba katarsak bu sene benim için çok çileli bi sene olacak gibi görünüyor.
neyse dün akşam saatleri boşluklardan boşluk beğenemeyip, o koltuktan bu kanepeye deli gibi dönüp dururken delinin biri daha önerdi bu; ismine şarkılar yapılması gereken, zerre yeteneği olmayan nice platoniklerin şair olma sebebi, elf prenseslerini andıran güzelliğe sahip hanımefendiyi.
ve ben de artık inadı bırakıp başlamak gerek diye düşündüm.

gerçi inat değildi biliyosunuz...

neyse, öncelikle (bkz: grapon kağıtları) ile başladım.
daha doğrusu ben başlarım sanıyordum...

o başladı..!

bir başladı anlatmaya, çocukluğumda ucunu ısırdığım arı maya'lı silginin kokusu geldi burnuma.
ısırdığım silgiyi kafalarına attığım kızların saçları..!

kitabı bitirdiğimde ise eski sevgililerimle dertleşiyor, hesaplaşıyorduk kafamın içinde.

üzdüklerim, sevdiklerim, az sevdiklerim, çok üzdüklerim..!

lahmacunun içine profiterol koyup yiyormuşum gibi hissediyordum. (hayır hiç denemedim tabi ama öyle tarifi zor bir histi işte)

dedim böyle olmaz. yani ağzımızın tadı bozulmasın. bir diğerine geçeyim.
aslında garip bir şekilde mutlu da ediyordu bilinç akışı tekniği; kelimelerden şeytan uçurtmaları yapıp iç dünyamızın maviliklerine bırakması...
(bkz: mutsuza kim bakacak?)

neyse hızımı alamadım ikincisine başladım.
(bkz: pulbiber mahallesi)

yine mazide kalan bir dolu acı tatlı hatıra gün yüzüne çıktı.
az biraz tozunu alıp kaldıracak oldum zihnimin derme çatma raflarına, ama heyhaat..!
ben birini kaldırırken öteki zıplayıp yere atıyordu kendini. işin yoksa beş dk ara şimdi deyip arkamı dönmeye gelmiyor diğerleri de atıyor kendini bir bir aşağıya.

bitirdiğimde ise geçmişte yaşadığım her şeyle, herkesle ucu bucağı olmayan koca bir masada sessiz sinema oynuyorduk.
(bkz: karşılıksız hayat)

velhasılı boş yere inat etmişim.
yer yer oğuz atay tadı verse de ikisi çok başka kulvarlardaymış.
didem madak şarap, oğuz atay rakıymış.
sıcak soğuk milleti zapturapt altına almaya gerek yokmuş.
doya doya, kana kana içmek gerekiyormuş.

bana afiyet oldu. umarım size de olur.

edit: yukarıda bahsi geçen, en boşlukta hissettiğim anımda böylesine güzel bir hanımefendiyle tanışmama vesile olan delinin birine prinkipodelisine teşekkürü bir borç biliyorum.

devamını okuyayım »