agzindan nutella damliyo

  • prezentabl (585)
  • 705
  • 2
  • 0
  • 0
  • geçen hafta

oğuz atay

bugüne dek sevdiğim ve değer verdiğim şeyleri, her ne olursa olsun metalaştırmamak, onları popülizme kurban etmemek için büyük bir çaba sarf ettim. uzun bir zaman dilimi boyunca hep uzaktan, bir okuyucu edasıyla bu başlığı okudum, yeri geldi bu başlıktaki entry'lerin yazarlarına ulaşıp birebir sohbet etme imkanı buldum, onlardan bilmediğim birçok şey öğrendim atay'la ilgili. son zamanlarda atay, gerek televizyon dizisi, gerek dergi kapakları, gerek kitaplarının ismine ve şekline önem verilerek içeriği bana kalırsa herkese uygun olmadığı halde okunup(?) bir best-seller rafı demirbaşı olduysa, "ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" diyen atay'a istinaden benim de söyleyeceklerim var.

ben, oğuz atay ile 2011 yılının aralık ayında tanıştım. arkadaşlarımla okul çıkışı kitapçıya gidip kitap karıştırdığımız günlerden biriydi; göz hizamdaki raftan o koyu mavi ciltli tehlikeli oyunlar'ın kapağında bulunan, objektife baktığı o fotoğraf, bizim göz göze geldiğimiz ilk andı. içimde tuhaf bir karıncalanma hissetmiştim. kapaktan gözlerini dikmiş bana derin derin bakan bir adam. anlatacakları olan bir adamın bakışları benim için o yaşta öylesine yeni, öylesine alışılmadıktı ki. o sıralar george orwell'in kitaplarını okuyordum, ben 1984'ü satın alırken, en yakın arkadaşım da tehlikeli oyunlar'ı satın almıştı, okuduktan sonra değiştirecektik kitaplarımızı.

kitap şubat ayı gibi elime geçti. küçük odamda geçirdiğim soğuk kış akşamlarından birini yaşıyorduk; ayaklarımı kalorifere yapıştırıp, oturduğum sandalyede aşağıya doğru kaymış, kitabın ön sözünü okuduğum anları -sonunu açık açık beyan ettiği için biraz kırgın olduğum bir önsözdür bu arada. cevat çapan'a sevgiler- ve ilk sayfadaki tiyatral metni okurken biraz sıkıldığımı anımsıyorum belli belirsiz. sonra bir düğün seramonisi başladı, ardından 31. sayfanın sonunda "bu senin hayatındı oğlum hikmet. böyle bir oyun üzmedi mi seni?" cümlesini okuduktan sonra kitaba iki elimle sarılıp, bu etkileyici cümlenin devamında neler olacağını merak ederek kitabı yanımdan ayırmadım. bir insan için kutsal kitap nasıl yanından ayıramayacağı şekilde değerliyse benim için de öyleydi; defalarca yaşadığım yeri değiştirdim, oradan oraya sürüklendim ama sırt çantamda bir demirbaş gibi sahip olduğum en değerli kitaplardan biri olan gönülçelen'le birlikte hep yanıbaşımda olmasına gayret ettim.

ben ülkemizin iki buçuk yanı denizlerle çevrili bir kara parçası olduğunu, "gerçek" kavramının başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçü olduğunu, ülkemizde en çok köylü yetiştiğini, ülkemizde çocuğa yer olmadığını, bilge, seni anlıyorum dediğinde hikmet, seni seviyorum diyebilseydi oyunların bambaşka olabileceğini, bazı insanların oldukları gibi kalarak istediklerini elde ettiklerini, bizimse kanımızı damla damla süzerek tükendiğimizi, bizim gibilerin hayatında güzelliklerin kısa süren aydınlıklar olduğunu, bizim gibilerin başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girdiklerini, uşak rolünde sahneye çıktıklarını, bunun kötü bir yaşantı ama iyi bir oyun olduğunu, bir sonuca varmadan dağılan binlerce konuşmanın nasıl içe çöktüğünü, fakat allah kahretsin ki insanın anlatmak için budalaca bir özleme kapıldığını, gecekondusunda oturup anlaşılmayı bekleyen hikmet'i adresini bilmeden kimsenin bulamayacağını, tehlikeli oyunlar oynayıp bir yandan kılına zarar gelmesini istemeyen hikmet'in göz ucuyla ölümünü seyretmek istemesini, küçük oyunlarla yetinmek istemediğini, kelimelerin bazı anlamlara gelmediğini, çok güzel kızlar olduğunu ve kant'ı su gibi okuduklarını, kafa cam kırıklarıyla dolu olunca beynin her hareketinde düşüncelerin acıdığını, karamsar beyinlerden kahkaha çıkmayacağı için sinirlerin güldüğünü, ülkemizin büyük bir oyun yeri olduğunu, her sabah uyanınca, biraz isteksiz de olsak o sahnede bir yerlerde yerimizi aldığımızı, dünyada her insanın başkalarından çıkar sağlamak için sabahtan akşama kadar asık suratla dolaştığını, kolaylıkların insanı çıldırttığını, korktuğun her olaydan, başına gelmesinden ürktüğün her kötü rastlantıdan kaçınmak için onu detaylarıyla düşünmek gerektiğini, sevmesini bilmeyenlerin kaderlerine razı olması gerektiğini, günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde insanın kendini kaybettiğini, en büyük hazinenin aklımız olduğunu, bütün kötülüklerin dalgınlıktan çıktığını, ölümün yaşayabileceğini hayal ettiğin olayların bitmesi olduğunu, oyunların gerçeklerin en güzel yorumları olduğunu, sevgi'yle sevgisiz olunduğunu, bilge'yle bilgisiz olunduğunu, aslında hepimizin bütün hayatını sonunda oynayacağı oyun için biriktirdiğini hikmet benol sayesinde, onun rehberliğinde öğrendim.

oğuz atay'ın, yarattığı karakterler üzerinden, batılılaşma uğruna olmadık hallere giren, göstermelik hareketlere ve bu hareketlerin insanlarına yaptığı nükteli eleştirilerde buldum kendimi, onun tepkisinin kendisinden önce gelen tanzimat kuşağında olduğu gibi salt batıya değil, batıya öykünenlere olmasını sevdim. karakterlerinin batı kültürü ile doğu duyarlığını birleştirmeyi deneyerek küçük birer aydın olarak kendi yaşam alanlarında tutunmaya çalışmalarını, bu uğurda bocalamalarını keyifle, yer yer içlenerek okudum. onun "yaşantıda" bıraktığı izlerin takipçisi oldum, ilk renkli vesikalığının yayınlandığını bildiğim (entry sonunda link mevcut) tarih dergisini aradım durdum fuarlarda, yıldız ecevit'in ben buradayım isimli araştırma-biyografi kitabını karıştırdım bir dönem, geleceği elinden alınan adam kitabına hüzünlü gözlerle bakakaldım.

hikmet, bu noktada benim için ölümsüzlüğün imgesi oldu:

"hikmet'in olaylarla ilgili bir özelliği: kendini bir süre için kaptırdığı yaşantıların, hiçbir zaman sonunu getiremiyor. neden? üstelik, olayların tam bütün düğümleri çözülmek üzereyken, davayı terkediyor; üzerine bir bezginlik çöküyor; sanki bir an daha yaşayamayacakmış o şekilde gibi geliyor ona. neden? yarıda bırakıyor her şeyi. herkes, yarı yolda bıraktığı herkes, o yolda bir yere varıyor. hikmet, herkes namına, hepsinin yaşantısını öldüresiye sıkıcı buluyor. `onların yaşamadığı sıkıntıyı, sanki onlar adına hikmet duyuyor.` bu nedenle bitiremiyor belki yaşantılarını; sonuna kadar yaşayamıyor. belki de değil. belki bir yaşantıyı sonuna kadar sürekli izlemenin, bitirmenin, bir çeşit ölmek olduğunu hissediyor. yarım yaşantılar sürdürürek, bütün ölümlerden kaçıyor."

oğuz atay bu kitabının sonunda benim için yepyeni ve kendine has birtakım özellikleri olan bir evren yarattı. bana bu garip dünyada yalnız olmadığımı, benim gibi hissedip, benim gibi düşünen bir abinin, bir amcanın varlığını babacan bir tavırla seneler evvelden uzanan elini omzuma atarak, beni kendisine çekerek hissettirdi. onun verdiği güçle ayakta kaldım. onun yazılarını dönüp dönüp okudum, kitaplarını baştan okuyup her seferinde değişen benliğimle farklı bir noktasını yakaladım: tehlikeli oyunlar'ı beş kez, tutunamayanlar'ı azmedip iki kez, korkuyu beklerken'i iki kez okudum. beyaz mantolu bir adam gördüğümde gözlerim doldu, babaya mektup'u içlenerek okudum, oyunlarla yaşamak isteyen insanlara imrenerek baktım, mustafa inan'a hayran oldum, demiryolu hikayecileri ne zaman bir tren yolculuğu yapsam buruk bir şekilde gülümsememe neden oldu. günlük ise hep varlığını ve eli çenesinde, durgun bakışlarıyla "canım insanlar! sonunda, bana, bunu da yaptınız." ifadesiyle kapaktan bana bakan halini bildiğim halde, okumaktan imtina ettiğim bir kitap olarak kaldı. sanki onu da okuyunca bana söyleyeceği şeyler bitecek gibi hissettim, onu tüketmekten öylesine korktum ki. bu korkumu da iletişim yayınları'nda kitap karıştırdığım bir gün günlük'le baş başa kalıp karıştırırken (on gün kadar önce) kırdım sonunda.

"selim gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım. sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. bu defteri bugün satın aldım. artık sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun."

bu kadar hüzünlü başlayan bi günlükte, son zamanlarda tutmayı başardığım, eyleme dökülmesine izin vermediğim bütün üzüntülerim birer birer dökülmeye başladı:

"gene sevin'den mektup beklemeye başladım. aynı psikoza düşmek istemiyorum oysa. yalnız çalışabildiğim zamanlar ayakta durabiliyorum. onun için güçlü olmak zorundayım. bunu da becermek çok zor. gerçekler henüz ağır geliyor. ilk günler hafif ve dayanılır gelen şeyler, şimdi biraz ağırlaştı. fakat hüküm vermemeliyim. o kadar sık değişiyorum ki."

sevin seydi, belki de onun hayata tutunmasına sebep olan en önemli şeylerden biri haline gelmişti o dönem:

"gerçekte yaşandığını bildiğim masallar -mesela sevin'in yaşaması gibi- artık beni rahatsız etsin istemiyorum. filimdeki ev de böyle bir masaldı. sevin de. artık ezilmek istemiyorum. bundan kurtulmalıyım - yani ezilme duygusundan. bir resim, bir kitap -mesela yazmayı düşündüğüm bir kitap- gibi kalmalı bu duygu. tatlı, tatlı acıtmadan..."

bunca şey olup biterken, hep bir acelecilik ve onun içinde yarattığı sıkıntı ile de cebelleşiyordu aslında:

"sonra hiçbir şey olmamış gibi kaldığım yerden yaşamaya devam ediyorum. başıma gelecek olayları, yani yapmayı tasarladığım basit işleri göz önünde tutarak endişeleri, kuruntuları önümdeki olayın sonuna kadar erteliyorum. bugünlerde umutsuzluk var: boyumdan büyük işlere giriştim galiba. şimdi geri dönmesi de zor. bu yüzden görünüşte bir şeyler olmak için çabalıyorum. ne olursa olsun bana saygı göstermelerini istiyorum. - saatlerce hiçbir şey yapmadan evde oturuyorum; sonra, tam çıkarken, evde kalsaydım bir şeyler yapabilirdim gibi hissediyorum. galiba hep acele ettim."

bir yandan da satır aralarında acelesinden hiç memnun değildi:

"...fincan elinden kaydı. çok yavaş tutmuşum demek. fincanın düşüşünü ve kırılışını seyretti. o sırada düşünmeseydin; iki işi aynı zamanda yapamadığını bilmem sana nasıl anlatmalı? zarar yok, denildi. var. aklıma çok zararı var. eskiden telaşa kapılırdım. şimdi yerin temizlenişini de fincanın düşüşünde olduğu gibi, aynı kayıtsız gözlerle seyrettiğime göre demek öldüm; duygularım öldü, duygularımla ilişkili aklım öldü. demek zarar var: aklıma zarar var. çünkü sevgi, sen de çok iyi bilirsin ki, en büyük hazinemiz aklımızdır."

düşündüğüm birbirinden bağımsız onca şey kaybolup gitmesin diye hızlı hızlı yazıp durdum. otuz dokuz yıl olmuş. ben ise bu rakamın yarısına ancak tekabül edebiliyorum.

ruhumu doyurdun, iyi ki var oldun oğuz atay.

(ilk defa yayınlanan renkli vesikalığının bulunduğu #tarih dergisinin 2012 aralık sayısındaki "hissiyatımızın tarihçisi: oğuz atay" başlıklı bölüme buradan pdf formatında ulaşabilirsiniz: https://www.dropbox.com/…6j4fav3/oguz_atay.pdf?dl=0)

devamını okuyayım »