apedron

  • 336
  • 5
  • 3
  • 0
  • 4 gün önce

türk ateisti

geçen senenin yaz aylarında yaşadığım bir olayı anlatayım. kadıköy’de arkadaşlarla oturmaktayız. hemen belirteyim, o gruptaki herkes ateistti. en yaşlıları da bendim galiba, o esnada yaş 32, düşünün artık yaş ortalamasını. konu dönüp dolaşıp edebiyata geldi, oradan da yazdığım bir öyküye. birkaçına okuyup eleştirsinler diye öykümü yollamıştım, sağ olsunlar pek beğenmişler. öykü dediğim de dindar bir adamın küflü kelimelerle naklettiği bir mesel ve uhrevi bir atmosferi var. ama gruptaki bir arkadaş kendini tutamayıp “abi sen emin misin ateist olduğuna?” diye sordu. “niye” dedim.

arkadaşım benim gibi bir ateistin böyle bir şey yazmasını garip bulmuş, daha garip bulduğu ise tanrı inancını tenkit etmeden, yerden yere vurmadan meseli bitirmem. “abi bilmiyorum ama bence sen agnostiksin” dedi. üslubu da bilgiç, kibirli. ortamdaki kızlara pazarlıyor kendisini belli.

“elbette ateistim ama aynı zamanda tanrıyı inkâr edemem” dedim. masadakilerin gözleri bana döndü. kafaları basmadı.

onlara şunları anlattım sırasıyla. elbette bir ateistim, neden ateistsin, niçin tanrıya inanmıyorsun sorusuna hemen her ateistin vereceği cevapları veririm. hatta masanın çevresinde oturanlara kıyasla en katı ateist de benimdir muhtemelen. bunda bir sorun yok. ancak tanrıyı reddedemem çünkü o sadece bir hurafe değil, aynı zamanda insanın yarattığı medeniyetin hem bir sıçrama tahtası hem maşeri şuurun, kurumların, kültürün karakter ve tarihinin metaforu, hem de insana dair hemen her şeye sızmış bir efsun. onu beni yöneten devletin egemenlik hakkının en derin dehlizlerinde buluyorum, geleneğin içinde barınıyor o, beni doğuran annemin zihninde, düşüncelerinde fink atıyor, kullandığım dilin içinde yaşıyor, ellerine güç geçse beni öldürecek yok edecek grupların ellerinde bir silah olarak tecessüm ediyor, içinde debelendiğim sanat onun muhayyel dünyasından peydahlanıyor, bazı şeyleri kolay idrak etmemi sağlayan beynimdeki kategorik, memetik arketip havuzu da mitoslara borçluyum.

evet tanrı yok ama bir mefhum olarak var, her yere sızmış, izini bırakmış. bir dindar ile tartışırken, yokluğunu iddia ederken bile bir tartışma objesi olarak orada duruyor. akademisyenleri bir kenara koyuyorum, bilhassa sanatçının tanrıdan kaçma gibi bir lüksü yok. sanat binlerce yıl boyunca tanrılar panteonuyla “ölümlü kullar” arasındaki bir iletişim lisanıydı. bir dağın yamaçlarında kurulmuş manastırda münzevi yaşama çekilen keşişin tanrıya adanmışlığı ile eserini bitirmek için hayatından, zevklerinden ödün veren, gündeliğini aksatan sanatçının ilhamla cebelleşmesi arasında çok yakın bir ilişki vardır. hatta biri, öbürünün tezahürüdür. bilhassa profan sanattan sonra şunu söyleyebiliriz ki, sanat, tanrısını kaybetmiş bir itikat. inanç devam ediyor ama sunağın arkasındaki tanrı heykelleri artık yok. bilhassa akıl dışının hudutlarında dolanıp duran şiirde bunu kolaylıkla tecrübe edersiniz, büyük şairleri okuyun, biyografilerini hatmedin, sonra gözlerinizi kapatıp şairi tasavvur edin, aşığının yerine tanrıyı, üstündeki paçavralar yerine bir cübbe koyun, hiçbir fark olmadığını görürsünüz.

arkadaşlarım dinlediler ve… hiçbir şey anlamadılar. anladıklarını söylediler ama anlamadılar, bakışları ele veriyordu onları. her biri de tahsil yönünden fevkalade insanlar ama yok yani basmadı kafaları. nasıl ki dindar bana tanrıyı dayatıyorsa, onlar da bana tanrısızlığı dayatıyordu. ve ben bunu hiç sevmiyorum. sonlu bir varlık olarak, en iyi ihtimalle kırk yıl daha yaşayıp sonra külleşeceğim bu dünyada, birtakım fikirlerin örgütlenip bana emir ve adap dayatmasından hem nefret ediyorum hem de bunu çok gülünç buluyorum

öykü ve romancılıkta bir ateist olarak neyi konu alıp neyi almayacağım hususunda arkadaşlarımın bu yadırgayıcı, dışlayıcı tavrına öğrenilmiş ateizm diyorum. ne kadar ironik bir tablo yarattıklarının farkında dahi değiller.

richard dawkins iyi adam hoş adam ama ateistlerin sırtına dindarları aydınlatma misyonu yükleyerek büyük bir gaflete düşüyor. şu asla unutulmamalı, düşünce örgütlendikçe hiyerarşikleşir; gelenek, bürokrasi ve kurallar manzumesi içinde boğulur. hantallaşır. muhafazakârlaşır. yıkmak için örgütlenip şekillendiği öteki düşüncenin akıbetini paylaşacağı sınırsız bir döngünün parçası haline gelmek dışında bir vasfı olmayacaktır örgütlenmenin son tahlilde. vaktiyle rasyonaliteyi felsefe ve diğer mecralarda önere önere aklı bir tahakkümün tanrısı haline getiren aydınlanmacılar, 19.yy’da fritz efendi apollon yerine dionysos’u tercih ettiğinde ve tilmizleri de aynı eleştirileri getirdiğinde artık öncü değil muhafazakâr, bağnaz olarak telakki ediliyorlardı.

bir ateist olarak bana hiçbir zararı olmayan hristiyanı, müslümanı, yahudiyi, budisti aydınlatma gibi bir misyonum yok. umurumda değil kimin neye inandığı, yeter ki özgürlüklerime karışılmasın, bana bir şey dayatılmasın, düşüncelerimi paylaştığımda bir dinin inançları tehdit nesnesi olup üzerimde egemenlik kurmaya, hürriyetimi elimden almaya kalkmasın. yeter ki cana, mala, namusa, kişiliğe kast edilmesin.

maalesef ülkemizin ateisti bunu idrak etmekte zorlanıyor ama sadece buraya özgü bir mesele değil bu. birçok ülkede yaşanıyor ironik tablolar. özellikle 20’li yaşların başındaki insanlar, daha zeki, daha sofistike görünmek adına, her şeyin en iyisini en doğrusunu onlar bilirmişçesine gelene geçene saydırıyor, ayar veriyor ukalalık yapıyor, küçümsüyor. mesela ahmet hamdi tanpınar ve cemil meriç’i okumamayı ilericilik sayıyor, mitoloji bilmemeyi eksiklik olarak görmüyor, vallahi billahi dediğinde ayıplıyor, kilise ve cami mimarilerindeki sanat - zanaat ustalığına burun kıvırıyor ama evinde dies irae veya stabat mater’i huşuyla dinliyor (anlayan anladı ironiyi). ne kadar tanıdık değil mi, bağnaz dindarın hal ve hareketlerinin başka bir yorumu bu.

salt ateizm değil, feminizm, sosyalizm gibi alanlar, bu -izmleri rol model üzerinden yaşatıp sosyal profili için apolet olarak kullanan insanlarla dolup taşıyor. ancak unutulmamalı ki, ateizm ile sosyalizm – feminizm gibi akımlar arasında dağlar kadar fark var, -izm takısına kanmamalı. ateizmin yazılmış yasası, tarihsel önderleri, uyulması mecbur davranış / söylem kalıpları namevcut. böyle bir yapı inşa edilmeye çalışılırsa, hayli trajik bir muammaya yol açacaktır.

daha söyleyecek çok sözüm ve eleştirim var ama bence yeterli. zaten bir kulaktan girip öbüründen firar ediyor.

yine de türk dindarı sucks, türk ateisti rulezzz diyorum, rengim belli olsun:p

devamını okuyayım »