atlantisten gelen zekiye

  • 2227
  • 2
  • 0
  • 0
  • geçen hafta

kişiye bilgi katan kitap tavsiyeleri

sayın signifier'ın yazısı bana da bir şeyler hatırlattı.

öncelikle, bilgi katmak doğru bir tabir olmasa gerek.
bilgiye katılmak olabilir. bilginin katılmasında bilgi aktif, insan pasif. oysa tersi olmalı, insan aktif olacak ki, bilgi canlansın.

bilgi edinme süreci, ceviz yemeye benzetilebilir. cevizin en dışındaki yeşil kabuğu çıkarma aşaması, signifier'ın bahsettiği "bağlamsız okuma"ya örnektir. yeşil kabuk, insanın eline yüzüne bulaşır, sathı boyar. keza, insan bu kabuğun altında daha sert bir kabukla karşılaşınca, tüm eforunu da harcadığı için, daha yiyemeden cevizden cayar. kahir ekseriyet insanın okurken yaptığı şey budur: cevizin yeşil kabuğuyla uğraşmak. bu cevizin yeşil kabuğuyla uğraşma işi, dışarıdan da belli olduğu için özellikle tercih edilir: kişi ne kadar çok cevizle uğraşırsa o kadar çok boyanır; dışarıdan cevizle çok uğraşmış biri gibi görünür. gelgelelim, cevizin esasından bihaberdir.

"yüz galon şarap taşısan boş
içmeden olamazsın sarhoş" << bayezıd-i bestami

bu, günümüzün bilgi sahibi fakat mutsuz insanlarının hâlidir. oysa, bilgiye ulaşmış olanın mutsuz olması abestir. gerçek bilgi mutlu eder. insanoğlu, mutlu olmak için bilginin peşindedir. deli mi yahu, kendini mutsuz edecek şeyin peşine düşsün! o "cehalet mutluluktur" gibi ultra zırvalar klişe, kopya fikirlerdir. harbi bilgi, yaşayışı dönüştürdüğü için, harekete getirdiği için ve en önemlisi kişiye kendini tanıttığı için mutlu edicidir.

hülasa, cevizi lâyıkıyla yiyip sindirmedikten sonra istersek ayaklı ceviz kütüphane olalım, faydasız. ancak cevize varıp yiyen, içindeki türlü minerali, vitamini, ötesinde atomu, leptonu, quarkı, bozonu, fotonu ve allah bilir nelerini bilmiş olur. bizzat deneyimlediği için, dışarıdan değil içeriden bilmiş olur.

maalesef bizim güncel eğitim sistemimiz, bazı akademik ve şifahi ortamlar hariç, kişiyi hep cevizin yeşil kabuğuyla oyalatmaya yöneliktir. sistem, bir cevizin içine nüfuz etmek yerine, bir sürü cevizin yeşil kabuğunu soymaya ve soydurmaya memur edilmiştir. bir cevizin içine nüfuz etmek, yöntembilim/usuliyat/metodoloji gerektirir. batı medeniyetinin iyi becerdiği şey de budur. önce yasalar, sınırlar, hadler bilgisi, sonra alan/bağlam bilgisi.

yöntem, bağlamı doğurur. bağlam dediğimiz şey hazırlop ortaya çıkmaz. bir yolun, yöntemin bizi götürdüğü ova bağlamdır. ovaya varınca bereket buluruz. ova bize ağaç sunar, meyve sunar, sebze sunar, mera sunar, avlak sunar. işte bunlar kavramdır. bunları yediğimizde de hüküm ortaya çıkar, yani yaşarız ve yaşadıklarımızdan bilgiye varırız.

yöntem bağlama, bağlam kavrama, kavram da hükme götürür. olaylar bu şekil doğal sürecinde geliştiği zaman hakiki bilgi doğar. eğitim sistemimizin temel sorunu, bu işleyişten yoksun olmasıdır. yöntemimiz sıkıntılı olduğu için bağlamımız çorak, bağlam çorak olunca kavramlarımız çarpık çurpuk ve onları yediğimizde de yaşadığımız şey sadece sindirim bozukluğu... hüküm ve yargılarımızdaki yoğun gazın sebeb-i hikmeti bu.

yöntem, bağlam ve kavramdan oluşan sac ayağı anlaşılmaksızın, hükmün anlaşılması olası değildir. buna uyurgezer müslüman zihni iyi bir örnektir. bu zihin sadece hükmü görür. kur'an böyle diyor, der. kur'an neden öyle demiş, yöntemi, bağlamı, kavramı neymiş, muammadır. bu muamma, müslüman zihninde kur'an hükümlerini dogma hâline getirir. aynı şey, bilim böyle diyor, diyen uyurgezer pozitivist zihin için de geçerlidir. dogmatik zihin, olduğu yerde donup kalır. bilfiil yaşamadığı bir bilgiye saplanmış, takılmış zihnin dumura uğraması mukadderdir.

mutlak hükme, her mahlûk mahkûmdur. o mahkûmiyetin neden ve nasılını bilmek ise mutluluktur. neden buradayım? nereden geldim nereye gidiyorum? vazifem ne? "ben kimim?" bunlar sorulması elzem, doğru sorulardır. asıl bilgi de bu soruların cevabıdır.

denir ki, bilgiye ulaşmada insan sayısı kadar yol vardır. herkesin yolu kendine özgüdür. parmak izi gibi... hepsinin kaynağı aynıdır ama iz başka başkadır. bu da demektir ki, herkesin ulaşacağı mutluluk bilgisi, aradığı cevaplar kendine, meşrebine, yaradılışına göredir. kimse kimsenin cevabıyla kendi öz bilgisine ulaşamaz. "bir kişinin yaşayarak elde ettiği bilgi, diğerinin dogmasıdır." dogmanın eylem biçimi de taklittir.

19. asırda, metoda önerilen türkçe karşılık tarik imiş bu arada. hani tarikatın tariki. tarik dediğimiz metot, yol; tarikat da yol bilimi: metodoloji yani. bizim gariban zannedilen medeniyetimizin de bir metodolojisi, hatta birçok denenmiş, sınanmış, doğruluğu kanıtlanmış, müslümanların anlayacağı dille sahih, yöntembilimi varmış vesselam.

şeriat (yöntem) ve tarikat (bağlam) yöntembilimin; hakikat (kavram) ve marifet (hüküm) de yorumbilimin (hermenötik) alanı olarak anlaşılabilir. hermenötik, hermes, bizdeki adıyla idris peygamberden beri yazılmakta olan bilgi sistemi... metodumuz ne kadar doğruysa, yorumumuz o kadar sahih olur. usul esasa mukaddemdir. namaz, oruç vb. ibadetin temel olması bundandır, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.

hermenötik gibi terimler kafa karıştırmasın. isimler, bir durumu adlandırma ihtiyacından doğmuş. isme değil içeriğe, harekete dikkat... yaşama geçmiş bilginin adı artık yorum olur. yorum derken, dille bir şeyler anlatmak anlaşılmasın. hâl ve hareketlerde ortaya çıkan yorum: tefsir. fesr'den, yani "örtülü şeyi açığa çıkarmak"tan tefsir...

bizim nesiller için metot, harita-metot defterindeki metottan öteye niçin gidemiyor? işte buna cevap veren kitap, bilgiye katılmamıza yardımcı olabilir.

devamını okuyayım »