aychovsky

  • azimli
  • şamda kayısı (706)
  • 1584
  • 0
  • 0
  • 0
  • 9 ay önce

yurt dışında yaşanan dumur olaylar

başıma gelmiş olandır, uzuncadır, başı sıkıcıdır, ortasından itibaren fena değildir.

tunus'un sousse şehrine iş için gitmiştim. sousse da tunus'un başkenti olan tunus'a 2 saatlik bir şehir. dönüşte öğlen 3'te sousse'daki otelden tunus'a servis kalkıyor, gece tunus'ta bir otelde kalacağım, ertesi öğlen gibi de uçakla istanbul. dolayısıyla tunus’ta gezebileceğim bir akşamım var.

sabah 9’da sousse’daki otelde kahvaltı yapıp, o güne kadar doğru düzgün yapamadığım şehir keşfine çıktım ki çok güzel bir şehirdi. dolayısıyla dolaşmaktan öğle yemeğini kaçırdım ve “neyse, onu da tunus’ta yerim” diyerek servise bindim. otele varıp yerleşmem akşam 6’yı buldu ve iyice de acıkmıştım. oteldekilere tek başıma olduğumu söyledim; gezebileceğim, yemek yiyebileceğim, güvenli, turistik, pahalı olmayan bir yer sordum. görevli bana “karşıdan taksiyi çevir, branborguez de. 5 dakikada götürür” dedi.

burada hesaba katılmayan nokta ise tunus trafiğinin istanbul trafiğinden farksızlığı, üstüne de benzin bize göre delicesine ucuz olduğu için iş çıkışı saati herkes taksi ile eve gidiyor. ben ise yolun karşısında sürekli “branborguez, branborguez,…” diyerek mega hafıza çalışmaları yapıyorum. açlıktan kağıt kalemin varlığını unutmuşum, ancak adını tekrarlıyorum. yarım saat sonunda önümden geçen taksi sayısı 3 ve boş taksi oranı %0 olduğundan, yolda ingilizce bilebileceklerini düşündüğüm iki kızı çevirdim. “branborguez’e yürüsem güvenli midir, nasıl giderim” diye sordum. onlar da “kolay kolay, şuradan sola dön, dümdüz git. 20 dakikaya büyük meydana çıkarsın” dediler. solu tuttum.

tuttuğum o solda 45 dakika kadar gittim, 10-15 dakikada bir branborguez’i sordum. farklı farklı yönlerde daireler çizdim. saat 7:30 civarı, ben hala kahvaltı ile duruyorum. geldiğim yerin büyük meydan olması gerekirken sokaklar küçüldükçe küçülüyor. en son aksaray benzeri bir yerde çevreme bakındım. tunuslular fransızca konuştuğundan, “hangisi ingilizce konuşacakmış gibi bakıyor” elemesi yapmaya çalıştım. bulunduğum sokakta en ingilizce konuşmaya yaktın tipler kavga eden bir çiftti.

çiftin erkek olanını dürttüm, tam “kayboldum, branborguez nerede” diyecekken, branborguez’i unuttum. ağzımdan çıkabilen "ben burgerburgaz'a gitmek istiyorum" oldu. anlamadılar, “şehir merkezi, büyük meydan” dedim, “burada her yer şehir merkezi” dediler. bana ne taraftan geldiğimi, otelin konumunu falan sordular. aralarında konuştular, elleriyle kollarıyla “orası mı olsa, buradan mı gitse” dediler. en son bir yöne karar verdiler, “biz de o tarafa gidiyoruz, gidelim” dediler. suratlarına baktım, böbrek.avi tipi yoktu ya da ben açlıktan düşünemeyecek haldeydim, kafamı sallayıp türkçe olarak “gidelim anasını satayım” dedim.

tek sorun onlarda ingilizce üç kur 5 yıl önce, benim de fransızca o kadar. yine de yolda tanıştık, hamdi ile fatma imişler. hamdi tekstilciymiş, işi için sürekli istanbul’a gelip gidiyormuş. “nereleri gezdin istanbul’da” dedim, “ooo, birçok yer. merter, bayrampaşa, yenibosna” dedi. “ sultanahmet?” dedim, “yok yok, sultan süleyman, magnificent, dizisini izliyoruz” dedi. durdu durdu “hotel sönmez” dedi, "o ne" dedim, “orada kalıyorum ben gelince” dedi. anlamadığımı görünce bağıra bağıra “hotel sönmez” demeye başladı, sussun diye kafa salladım, "evet, hotel sönmez" dedim. tunuslular hiçbir yeri bilmese otelleri biliyorlar, otel önünde resim çektiriyorlar. otel kavramı onlar için önemli. bir de sadece iş için geldiğinden zavallı, istanbul’u merter, bayrampaşa’dan oluşan bir il sanıyormuş. hamdi fatma için “to be wife” dedi, ben de “düğün ne zaman” diye sordum. fatma utandı, hamdi uzaklara baktı.

yolda yürürken, “gelsene bara gidelim, cafe de var” dediler ki “allah, yemek geliyor” dedim. saat 8 olmuş, en son yemek yiyeli 11 saat olmuş, böbrek.avi olsa kim takar? gittik bara, karaoke bar çıktı. bar dediğime bakmayın zaten alkol yokmuş, olsaydı da aç karna içemezdim. yemek yokmuş barda, 11 saattir yemek yememiş mideye kahveyi içirdim, midem içeri doğru iyice göçmeye başladı.

bu arada hamdi’nin ana bir-baba ayrı kardeşi muhammed, onun kız arkadaşı zahra, onun kuzeni, bunun yengesi, onun bacısı derken bizim grup 20 tunuslu, bir de ben oldu. kızlar bana bakıp bakıp “muhaanaad” diyor, muhaanaad kıvanç tatlıtuğ’un oradaki adı. gümüş dizisindeki adını öyle çevirmişler. bunların kıvanç tatlıtuğ’a dili dönmeyince adamın adı orada muhanaad olmuş. muhabbet tamamen şu şekilde: "neredensin", "türkiye", "aaaa, muhaanaad", "bizde her yer muhaanaad"

şarkılar çalıyor, elimde kahve, karaoke jennifer lopez, gangnam style eşliğinde dans ediyoruz. bunlar bana bir sürpriz hazırladıklarını söylediler, hepsi bir ağızdan sürpriz diye bağırmaya başladı. birkaç şarkı boyunca dans eşliğinde sürprizi bekledim ki çalmaya başladı. sürpriz tarkanşımarık’ın karaokesiymiş, ve kendimi 20 küsur tunuslu ile sahnede buldum. jest yapmışlar ama şarkı sözlerini bilen yok, benim sese kaldı hepsi. artık ne yapayım, tek başıma başladım “takmış koluna elin adamını” diye. onlar da sağolsun şarkının öpücük kısmında yardım ettiler. o arada telefonlar, facebook’lar alındı-verildi.

gece 11’e doğru iyicene midem kendini sindirmeye başlayınca hamdi’ye "ben çıkmak istiyorum" dedim. bu arada hala tunus’a dair gördüğüm bir şey yok ortada. fatma da “hadi, sana şehri gezdirelim” dedi, ben de yol boyunca çıkabilecek dönerci falan görürüm diye sevindim, çıktık yola. dolandık dolandık, en son dar bir caddede durduk. "eee" dedim, “şu gördüğün ev ana bir-baba ayrı kardeşim muhammed’in. babası öldü buna kaldı” dedi. iyi, peki, yol üstü muhammed’in evini gördük. bir 20 dakika kadar daha yürüdük, yine bir sokakta durduk, “bu da muhammed’in jipi” dediler. muhammed’i bana mı yapıyor bunlar nedir, kız arkadaşını da gördük oysa. sonra 7-8 sokak daha geçtik, muhammed’in iş hanı ile ikinci evini de gördük. şehir turu muhammed’in mal varlığı turuna döndü bir şekil. muhammed’in taşınırlarını-taşınmazlarını gördüm; büyük meydan'ı, branborguez’i göremedim.

artık tunus şehrinden, turizmden geçtim; açlıktan başım dönmeye başlamıştı ve tek merak ettiğim muhammed'in buzdolabı olmuştu ki bu da hayat dürtülerimin ortaya çıktığı an oldu. beynimin bir köşesinde kalmış ve en önemli fransızca kalıp aklıma geldi: “j’ai faim”, yani açım. yürürken “j’ai faim” dedim, fatma ile hamdi kahkaha atmaya başladılar. dumurlardan dumur beğenip, n’oluyor diye düşünürken, birkaç kere daha “j’ai faim” dedim. bunlar gülmekten kırıldı. sesli “ne oluyor” dedim. fatma “çok süper hamdi taklidi yapıyorsun” dedi, “ne hamdisi” dedim, “hamdi rejimde, gözü döndüğünde aynı bu tonda söylüyor” dedi. "mais j'ai faim" dedim yine “aynı hamdi”, “aynı ben” diye kahkaha atmaya başladılar. “yav, hamdi değil, ben açım” dedim, utanmasalar gülmekten yere düşecekler.

ben “j’ai faim” diye dolanırken, saat de geceyarısını bir şeyler geçerken, bir baktım ki otelin önüne gelmişiz. hamdi ile fatma güvenlikle konuşmaya başladılar, anlattıklarını kelimelerden anlamasam da gayet açıktı: “bu yavru kediyi yolda bulduk, sizinmiş, kaybolmuş, sahibine teslim edelim.”

hamdi ile fatma ayrılmadan önce “yarın sabah buluşalım mı” dediler, o açlık ve muhammed turu üzerine “de gedin” diyemedim, o kadar buldular otele bıraktılar, birlikte karaokemiz var sonuçta. anlaşabilsek aslında misafirperverlik süper. “yarın sabah uçak erkenden gidecek” dedim. “istanbul’da görüşürüz” dedim, hamdi “hehe, merter, bayrampaşa” dedi. otele girdim, oda servisi söyledim, yokmuş. çıkıp yemek yiyeyim dedim, resepsiyondaki adam “bu saatte kız başınıza çıkmayın” dedi. minibar boş. açlıktan odadaki tek organik şey olan sabunla bakıştık, yememek için çok direndim. musluktan su içip karnımı biraz şişirdim. gece 4’e kadar açlıktan uyuyamadım, 4 gibi sızmışım. 9’da ayılıp kahvaltı yapabildim.

hamdi ile fatma geçen bahar nişanlandılar, hamdi istanbul’a geldi, taksim’i görünce dili tutuldu. sultanahmet’in ne olduğunu anladı, yine de en sevdiği yer cevahir alışveriş merkezi ile hotel sönmez. üzerine geçen hafta eski 1 milyonluk banknotları gerçek bir milyon diye kakıtmışlar buna. yarın yeniden geliyor. bense branborguez'i henüz haritada bile bulamadım, nasıl yazıldığını bile öğrenemedim ama hotel sönmez'i öğrendim.

devamını okuyayım »