bahiskolik

  • 238
  • 2
  • 1
  • 0
  • geçen hafta

lsd

hakkında bir arkadaşımın yazdığı yazıyı sözlük ahalisiyle paylaşmak istediğim, kesinlikle kullanılmaması gereken yasadışı uyuşturucu.

''yıllarca okudum lsd hakkında. iyi tripler, kötü tripler, kafayı yiyen insanlar, etkisinden kurtulamayanlar, sayesinde sanatçı olanlar yada delirenler. uyuşturucuya ilk merak saldığım zamalardan beri merak ettim hep nasıl bir deneyim olduğunu. videolardan anlamaya çalıştım. ‘’bulunca kesin yapıştırıcam oğlum’’ dedim neyi yapıştıracağımı bile doğru düzgün bilmeden. kağıt olduğunu duymuştum sadece kulaktan dolma. bazı yerlerde jelibona damlatılarak kullanıldığını bi de. 'ora'ya gittiğim günden beri niyetim vardı kullanmaya, pek düşünmemiştim gerçekleşeceğini. tüm şartlar olgundu aslında, doğayla baş başa, teknolojiden mümkün olduğunca uzak ve çoğunluğu arayıp da bulamadığım türden olan insanlar. daha ne isteyebilirdim?

olaylar yaşandı, paralar verildi ve sonunda asitler geldi. arkadaşım geldiğinde, yaşadığım stresten ötürü ister istemez alamamış olmasını dilerken bi yandan da çılgınca istiyordum cebinden o büyülü kağıtları çıkarmasını. ‘’aldım’’ dediği an midemdeki kasılmaların seviyesi arttı. sonuçta samimi olduğum insanlar arasında uyuşturucu ile en büyük geçmişi olan (övünmüyorum bu noktada) bendim ve ben sakin kalamazsam eğer diğerlerinin kontrolü kaybedeceği düşüncesine sahiptim. üzerimde aptal bir sorumluluk hissediyordum yani. yıllar gibi gelen (bu cümleyi bu kadar basit bi biçimde kullandığım için gecenin ilerleyen vakitlerinde kendime gülecektim) 45-60 dakika sonrasında oturuldu ateşin başında, kağıtlar dil altına konuldu ve emilmeye başlandı. ne geleceğini kestiremiyordum, bahsettiğim sebeplerden ötürü soramıyordum da.

bekledim.

bi şeyler olmaya başlamıştı, adını koyamadığım, tanımlayamadığım bi şeyler. hiçbir şeye benzemeyen, korkunç mu heyecanlı mı keyifli mi kestiremediğim şeyler. kafamı kaldırdığımda kelimeler dökülmesi belki münkün olan ancak benim kalemimin yetmeyeceği bambaşka bi dünyanın içindeydim. ateşin başında otururken, aşağıdan akerdeon sesiyle beraber gelmekte olan 3 gölge gördüm. arkadaşlarıma onların da görüp görmediklerini sordum gerçek olduklarından emin olmak için, gerçektiler ve çok güzeldiler. sakin kalmaya çalışıyordum çünkü duyguğum-bildiğim kadarıyla lsd kafasındayken panik yapmak doğrudan bad trip sebebiydi ve zaman zaman bad tripten keyif alsam da etkilerini kestiremediğim bir uyuşturucuda çevremde onca insan varken ve bi kısmı beni izlerken (yada ben öyle düşünürken) bunu yaşamak oldukça kötü bir seçenekti.

dünyanın en tatlı insanlarından birini * buldum ve yanımda olmasını istedim ondan. severek olacağını söyedi. farkettim ki kağıdı almamın üzerinden epey zaman geçmişti, en az 2-3 saat geçtiğini ve hatırlayamadığımı düşündüm, çekinerek 'o'na sordum ne kadar zaman geçtiğini. ''yarım saat'' cevabını duyduğum anda ensemden soğuk bi şeylerin boşaldığını hissettim. çaktırmamaya çalışsam da, bana onlarca dakika gibi gelen ama muhtemelen rakamlarla ifade edilebilecek saniyelerin geçtiği sürecin sonunda kendimi toparladım ve korku azalarak yerini merağa bırakmaya başladı.

çevreme bakıyordum, çok yoğundu her şey. tam anlamıyla yoğundu. ateşin başındaki insanları hissedebiliyordum. onlarca metre ötede fısıldaşan insanları duyabiliyor ve çimenlerin üzerinden akan enerjiyi görebiliyordum. kafayı kontrol altına almaya başladığımı hissetmiştim. bu satırları yazarken farkına varıyorum ki, o seferkinin bu güne kadar yaşadığım en temiz asit tribi olmasının sebebi, ortamda saat olmamasıydı çünkü sonraki kötü tecrübelerimin birçoğunun sebebi saate kafayı takıp çıldırmaya yaklaşmaktı.

içimde inanılmaz biçimde yükselen merak duygusu beni bir kadın ve bir erkek dostumun yanına itti. ateşin başında birbirimize sokularak konuşmaya başladık, kadın dostumun sözcükleri sihirliydi adeta ve rahatlamamda inanılmaz yardımcı oldu. harika diyaloglardan sonra, oradan alacağımı aldığımı fark ettim ve ayağa kalkarak dolaşmaya başladım. tekrar başladığım noktaya dönüp insanları izlemeye koyuldum. herkes farklı kafalardaydı ve hallerinden memnun gözüküyorlardı, ufaktan bi gerginlik durumu olsa da hepimiz şahane tripler yaşıyorduk. yalnız kalmaya ihtiyacım olduğunu hissettim.

asit, insanı; diğer maddelerin birçoğunun aksine fazla sosyalleştirmiyor. özellikle etkisi olmayan kişilerle iletişim kurmak imkansıza yakın ve çoğu zaman çok korkunç. bazen varlıklarını hissetmek, hala dünyada olduğunu idrak edebilmek için arada sırada dokunmak istiyorsun o kadar.

yürümeye başladım. fethiye'nin 1900 rakımlı dağında esmekte olan muazzam soğukluktaki rüzgar bana ılık gelmeye başlamıştı. insanların üşümelerine anlam veremiyordum. kamp ateşi ile bizim kaldığımız kamp alanının bulunduğu bölgenin neredeyse tam ortasında çimenlerin üzerine oturdum. gördüğüm manzara aklımı kaçırmama sebep olcaktı. sol tarafta ateşin başında oturmakta olan insanlar ki konuştukları hemen her şeyi duyabiliyordum, hemen üstlerinde dolunay. sağ tarafımda sanki dokunsam tutacakmışım gibi görünen dağlar, gece çökmüş olmasına rağmen üstlerine yemyeşil. saykodelizm ile tanıştığım an o andı işte. her şey gerçek olamayacak kadar güzeldi yada o zamana kadar çeşitli yasal uyuşturucuların altında kalmış olan beynim ilk kez bu denli açılmıştı ve gerçekte dünyanın ne kadar harika, ne kadar renkli olduğunu görebiliyordum. o an düşünemiyordum bunları, büyülenmiş vaziyette bu mükemmelliği izleyebiliyordum sadece.

çimenlere dokunmaya başladım. hep öyleler miydi acaba? o kadar güzeller miydi, o kadar canlılar mıydı? hiçbir zaman bitkilerin canlı oldukları gerçeğini ciddiye almamıştım, o an inandım ki enerji barındıran her şey canlıydı. kelimelerle tarif edilemeyecek bi mutluluk düzeyindeydim. onlarca ekstazi kullanmıştım aylar boyu ve ekstazi, basitçe bilmeyenler için açıklamak gerekirse, vücuttaki seratonin ve dopamin salgılarını maksimize ederek mutluluk seviyesini tavan yaptırıyordu. eskiden ekstaziyi soran herkese, ‘’hayatında yaşadığın en mükemmel anı aklına gelebilece en büyük sayıyla çarp ve bunu 6 saate yay’’ diyordum trainspotting’den alınma repliği kullanarak, ama o an her şey o kadar gülünç ve basitti ki. inanamıyordum o kadar mutlu olabildiğime, aldığım her nefes bir lütufu ve diğer uyuşturucularda olduğu gibi bitmesinden de korkmuyordum. her şey tam anlamıyla mükemmeldi.

bunları düşünürken bi çocuk geldi yanıma, tütün poşedini gördüm ve bana bi sigara sarmasını rica ettim. konuşmaya başladık. bana, ''külodumu ağaçların orda unuttum, bulursan haber ver'' dediğini ve bunun bi seks teklifi olduğunu sandım, kırmamak için kibarca geçiştirmeye çalıştım * * *, ne kadar başarılı olduğunu bilmiyordum ama aslında asiti kastederek ‘’kağıdımı ağaçların orada düşürdüm’’ demeye çalışıyormuş.

tekrar yalnız kaldıktan sonra gökyüzüne baktım ve birbirleriyle oynamakta olan üç boyutlu yıldızları gördüm. gözlerimi kapattığım zaman ise ‘saykodelik’ kelimesini duyduğumda aklıma gelen şeyleri. inanılmazdı. burdan sonraki anılarım aslında olay gününden sonraki bikaç gün çok tazeydi ama üstünden geçen vakit ne yazık ki birçoğunu unutmama sebep oldu. kesik kesik şeyler var aklımda o anlarla ilgili ama yazmaya değmez. sabah olmaya başlamıştı ve topluca ateşin etrafındaydık. güçsüz düşmeye başlamıştık, asitin halisünojen etkisi yerini görsel optimizasyon etkisine bırakmaya başlamıştı. hava aydınlandıkça renklerin nasıl da sulu boya gibi olduğunu görmeye başlamıştım. güneş inceden doğuyor, ay yavaştan batıyordu. öyle bir noktadaydık ki ikisini de net bir biçimde görebiliyorduk.

günün ışımasıyla beraber, ateşin başında kalmış olan bir avuç insan hareketlenmeye başladı. olan biten her şeyi sanki tanrıymışçasına izliyordum (god mode deniyor buna). 'dünyanın en tatlı insanı' yavaş yavaş açtı gözlerini, ayağa kalkıp hayatımda gördüğüm en güzel danslardan birini yapmaya başladı. akordeon sesi eşlik etti ona, ardından ismini bilmediğim bilmum vurmalı ve üflemeli çalgı geldi. her şey gerçek olamayacak kadar kusursuzdu. derken ateşin başında sakince oturmakta olan orta yaşlı bir adam, gözünde güneş gözlüğü ve elinde bastonuyla çingene dansı yapmaya başladı. time of the gypsies filminin içindeydik adeta, tüylerim diken diken, izliyordum her şeyi. 10 küsür senedir tanıdığım dostum, hüngür hüngür ağlamaya başladı. o kadar iyi anlıyordum ki onu. güneş iyice doğup ay kaybolduktan sonra sırtımı yere koyup gökyüzünü izlemeye başladım. nefes almak, canlı olmak ne büyük mucizeydi..''

edit : işbu arkadaşım şu sıralar ciddi mental problemlerle boğuşmakta. siz siz olun uzak durun. bir kereden bi' şey olur.

devamını okuyayım »
04.09.2016 03:51