ben butun cbnce dizilerini izliyorum

  • 1535
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen ay

hoşlanılan erkeğe açılmak

sapıklık boyutunda göz hapsine aldığım bir çocuk vardı. yakışıklı mıydı bari? yüz kıza sorsan doksanı ''aaay dünyadaki son adam o kalsa..'' ile başlayan cümleler kurar, dokuzu da ''erkeğin tipsizi yakışıklısı olmaz. iti olur, efendisi olur'' derdi (?). kalan biri de bismillah çekerdi. ki o da ben oluyorum haliyle.

onun benden haberi yoktu tabi. kampüsteki cafede sürekli çocuğu görebileceğim açıdaki masaları kapmalar, o kalkıp gidene kadar zinhar orayı terk edememeler, hatta sırf ders aralarında gelir de görürüm ve madem görme ihtimalim var öyleyse bu fırsatı değerlendirmeliyim, mantığıyla tüm gün cafede oturmalar derken haftalar geçti. benim devamsızlıklar sınıra dayandı. mecburiyetten gidip giriyorum ama aklı derse vermek ne mümkün? hayır, adını bile bilmiyorum ki liseli gibi çaktırmadan adını yazayım bir kağıda, süsleyeyim falan zaman geçsin. gerçi böyle bir şeyi hiç yapmadım ama gayet revaçta olduğu bir dönemde lise okudum.

feleğin çemberi oluşurken bizzat orda olan, geleni geçeni izlemiş bir kız arkadaşım, ''sen kime bakıyorsun öyle?'' deyip de baktığım çocuğu görünce, sorusunu ''inanmıyorum... sen neye bakıyorsun öyle?'' olarak değiştirmişti. öğrendikten sonra ''o kenafir gözlü olmaz yavruumm o çocukla olmaz guzuuumm'' diyerekten çok vazgeçirmeye çalıştı lakin faydasız. seviyorum istetcem...
birer ikişer benim bütün arkadaşlarım bu çocuğa abayı yaktığımı öğrendi. herkes beni vazgeçirmek için uğraşıyor. allahsızın evladı da dönüp bir kere olsun bakmıyor, farkıma varmıyor ki fırsat bilip ''o da beni seviyor işte, çıkın aramızdan'' özgüvenim gelsin.

bazen benim oturduğum masanın yanından geçmesi gerekirdi, arkadaşlarının yanına gitmek için. onun için küçük, benim için çok büyük adımlarla... zira nerden baksan aramızda yarım metre vardı. karşılıklı ayakta konuşmamız gerekse benim boynum, onun beli ağrırdı. yapacak bir şey yok. tamamen genetikle alakalı bir mevzu... o yanımdan geçerken, masaya maymun gibi yapıştığımı biliyorum. yok yahu. rüzgarından savrulmamak için değil. o kadar da değil. insanın hem dizlerinin hem dilinin bağı çözülüyor öyle anlarda. ki ben langadanak ağzımdan çıkanlar yüzünden az bela atlatmadım. bu yüzden masaya yapışmak, benim için yapılabilecek çok mantıklı bir hareket oluyordu.

hep erkeklerle oturup, hararetli hararetli bir şeyler konuşuyordu. bi bitmedi mevzuları onca zaman. neydi dertleri bu kadar? hep bir ağır abi, hep bir çevreye korku salan bakışlar... aman canım kızlarla oturmuyordu ya, önemli olan buydu. sürekli aynı kızla otursaydı mesela? yok yok, erkeklerle oturması muazzamdı. bunda kafa yorulacak bir şey yoktu.

kafama koydum. gidip tanışıcam. günlerce cesaretimi toplamaya çalıştım. tam ''an bu andır'' diyorum, yanıma birileri geliyor. tam ''ya allah'' diye masadan kalkıyorum, bunun yanına bir ordu adam geliyor. ''ya sabır''la avunuyorum... bu süreçte, birkaç kez ona baktığımı görmüştü, adım gibi emindim. hatta bir keresinde, utanır gibi gülümseyerekten başını yanındaki arkadaşına çevirmiş, hemen sonra da gözümün içine bakmıştı. dönüp tekrar bakarsa senindir, derler... harekete geçmek lazımdı ama zamanı tutturamıyordum bir türlü.

derken, bir gün yanımda kimse yoktu. onun da yanında kimse yoktu. hatta cafede doğru düzgün kimse yoktu. rezil olursam, herkes duyacak ama şahit az olacaktı en azından. ben bunları düşünürken, yine o beyaz atkılılardan biri gelip oturdu bunun masasına. kahretsin... geç kalmıştım. kendime sinirli bir halde kahve almak için kalktım. masama geri dönerken, onun oturduğu masanın yanından geçerken ve birden ''merhaba'' derken buldum kendimi. o kadar yaklaşmamam gerekiyordu işte. tutunacak dalım olmadan yakalanmıştım. daha doğrusu kendimi ele vermiştim.

beyaz atkılı olan ''hayırdır bacım?'' der gibi, benim oğlan ''tam da önemli bir mevzu vardı...'' der gibi baktı. ben de ''bir şey söyle yoksa elimdeki bardağı kafanda kırarım'' der gibi baktım. ''bacım sakin ol'' der gibi bakan arkadaşını desteklercesine, ''tabi ki bir şey söyleyeceğim'' der gibi bakan benim oğlan, tam ''başlarım böyle işe, ben gidiyorum'' der gibi baktığım bir anda, ''merhaba'' dedi. bunların hepsi üç saniyede oldu.
sonra ben ''oturabilir miyim?'' dedim. arkadaşı tam ''ne demek bacım'' diye bakacaktı ki, ''yetsin artık bu kadar'' der gibi bakarak onu durdurdum. bizim oğlan da ''tabi tabi, gel'' dedi.

ya bu çok salak bir durum. kabul ediyorum. rezil de bir durum. zaten sigaram da yalnız oturduğum masada kalmış. kahvenin sigarasızlıktan, benim ne konuşacağımı bilmemekten boynum bükük, duruyoruz öyle. herkesin birbirine inatla, bir şeyler der gibi bakmayı sürdürdüğü o anlarda aklıma dahiyane bir fikir geldi ve adımı söyledim. böylece onun da adını öğrenebilecetim. of allahım beni yaratırken neden bu kadar yağdırdın? bendeki zekayla on kişi ortalama bir hayat sürerdi halbuki. neyse şimdi isyanın yeri değil. memnun oldum faslı kapanmak üzereyken, bu kez ondan bir atak geldi. hangi bölümde okuduğumu sordu. durur muyum tabi yapıştırdım cevabı. üstüne bir de aynı soruyu sorunca, artık onun hakkında iki şey biliyordum. adı ve ne okuduğu. o arada ''defolup gitsen artık'' der gibi bakışımdan bir şey anlamayan arkadaşına, masanın altından ''pardon yanlışlıkla oldu'' denilebilecek bir hızla tekme attım. çok şükür anladı ve ''benim işim var biraz, memnun oldum'' diyerek gitti.

''ben de bir kahve alayım'' diyerek de benim oğlan kalktı. ''ben ne yaptım?'' dememe fırsat bırakmadan da geri döndü ve karşıma oturdu. nerelisin, kaç yaşındasın, hava, su, benim de bir arkadaşım sizin bölümde muhabbetlerinin de tıkandığı noktada, girdim meseleye. kıvırmadan, direkt hoşlandığımı söyledim. zaten gidip tanışarak, kıvırma şansımı çöpe atmış bulunuyordum. o da beni tanımak istediğini söyledi. öğle aralarında, onların hararetli meseleleri yoksa birlikte oturuyorduk. adı koyulmamış, tuhaf bir şeydi yaşadığımız. ben yalnız oturuyorsam o geliyor, o yalnız oturuyorsa ben gidiyordum. benim arkadaşlarım ondan, onunkiler benden hoşlanmıyordu. biz de kimseyle tanışıp, kaynaşmak için can atmıyorduk zaten. hele benim hiç umrumda değildi. bir iki hafta böyle geçti.

bir gün cafenin önünde kavga çıktı. onları izlerken, lavaboya giden çocuk geri geldi. bi kaç laf ettim kavga edenlerle ilgili. kaşlarını çattı. önce kötü kötü bana baktı, sonra dışarıya, kavga edenler kimmiş diye baktı. ne olduğunu soracaktım ki, fırlayıp o da katıldı aralarına. ben şok olmuş bir vaziyette olanları izlerken, dayak yiyen grup tehditler savurarak gitti. bu da geri geldi yanıma ve ''bak kızım beni iyi tanı tamam mı'' tandanslı bir karakter atma töreni sundu. aman tanrım... bir ülkücü sevmiştim. ve onların ''dava''sıyla ilgili on dakika önce söylediklerimden hiç hoşlanmamıştı. fırsat bu fırsat ''bize ters'' diyerekten erkek arkadaşlarımla oturmama da dikkat çekti. zaten gelip onunla tanışanın ben olduğuma da parmağını basarak, bu ''ters'' hareketleri yapmakta ısrarcı olursam, tanışmamdan çıkarılması gereken bir şey olduğunu ima ederek sonlandırdı konuşmasını. kalkıp gittim tabi napıcam. sonra barıştık. sonra yine küstük. sonra yine barıştık. böyle hep dalgalı, hiç durulamayan, adı artık arkadaşlık olan fakat her küsüşte attığım o ilk adıma iğneleme yapılan uzunca bir süreçten geçildi. sonra ben ayıptır söylemesi başkasına aşık oldum, bu çocukla da denk geldikçe selamlaştık, fırsat oldukça konuştuk, işte çok samimi olmayan iki arkadaş nasılsa öyle olduk. bu ve sonradan arkadaş olduğumuz arkadaşları, orda burda kavga edip hastanelik oldular, hastanelik ettiler derken birer ikişer mezun olup gittiler.

gelelim sadede. diyebilirsin ki bu münferit bir olaydır. ben de sana başka gördüklerimden yola çıkarak, öyle olmadığını söyleyebilirim. hoşlanılan erkeğe açılmamak lazım. erkeğin hoşlanıp, hoşlanmaması değil mesele. bu açılmaya bakışı. tamam sen öyle bakmıyorsun tamam. sen düzgünsün de işte diğer erkekler öyle değil... bilirsin işte. hoşlandığı kız, daha önce davranıp hoşlandığını söyledi diye bile soğuyan erkeklerin ülkesi burası. nerde büyüdüğü dahi çok fark etmeden, kendisine açılan bir kıza, bel altı bakan erkeklerin. dedim ya sen öyle değilsin. yoo bu çok normal bir şey, dediğini duyar gibiyim. bence de normal bir şey. ne demiş adam? ''her zaman doğruyu söyle ama her zaman her doğruyu değil'' zorlarsak uyuyor. neyse işte bu yüzden, sen hariç diğer erkeklere açılmamak lazım. bana ''saçmalama o çocuk hakkında kim bilir ne düşünecek sen böyle yaptığında'' diyenlerden oluyorum bazen. derken bile gülüyorum esasında içimden. böyle küçük olayları ve alakasız diğer hiçbir şeyi engellemenin bir yolu yok. sonuçta, rakının yanındaki balığa anlatacak şeyler biriktirmek için yaşıyor insan. mantıklı tek sebep buyken, sözlerimi geri alıp bu bahsi kapatmayı uygun buluyorum. gidin, açılın.

ek: ben yine olsa yine aynı şeyleri yaparım, yapmayıp pişman olmaktansa, yapıp pişman olmayı tercih ettiğim için. gülerek anlatabildiğim bir anım daha olmuş hayatta, fena mı? aşırı kırılgan olmayan herkesin de denemesi lazım. yadırganmayı kaldıramayacak olanlar için sıkıntılıdır ama. onun notunu düşeyim dedim, yoksa başka işim gücüm mü yok allasen? çok ciddiye alıp kızanlar oluyor. son kısmı tekrar okuyup, ne anladıklarını bana da anlatırlarsa sevinirim :) biraz sakin yahu, ne bu gerginlik?

devamını okuyayım »
04.04.2012 01:17