bira icelim

  • şekerpare (675)
  • 802
  • 9
  • 6
  • 1
  • bugün

pavyon

ankaralı bir insan olarak büyük yeminler etmeme rağmen maalesef bu bataklığa düştüm. böylece kişisel tarihimde bir eşiği daha aşmış oldum. keyfimden gitmedim, gerçekten isteyerek değildi, bildiğiniz zorla götürüldüm. sizlere pavyon denilen yer nedir, nasıldır, insanda ne gibi hisler uyandırır, asla anlayamayacağımız hayatlar ne şekilde kurtlarını döker; bunlardan söz edeceğim. uzun bir metin olacak bu. kahvenizi, biranızı alın gelin; pavyonlar diyarına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz!

her insanın çevresinde, kaba ama müşfik, hoyrat ama iyi, her işini bağırarak, azarlayarak yaptıran ama öyle kabul edildiği için kıyılamayan bir kişi vardır. genelde erkek olan bu tipler, size harçlık falan verdiklerinde ve siz de o harçlığı reddetme cür'eti gösterdiğinizde, hemen üzerinize yürürler ve şöyle küfür ederler: al lan şu parayı, sikmeyim belanı şimdi!

işte, sabahları pink floyd, tindersticks gibi gruplar ile, akşamları ise blues ile yıkanmayı huy edinmiş benliğimin pavyona sürüklenmesi de size sözünü ettiğim bu tiplere iyi bir örnek teşkil eden nedim abi vasıtasıyla oldu. nedim abi aksi bir insan, nedim abi huysuz, nedim abi gergin ve fakat nedim abi dünyanın en müşfik ve sevecen de insanı. biliyorsunuz böyle adamların herhangi bir talebine hayır denemez. sıklıkla bir aile üyemizle alemlere akan nedim abi, üç gün önce gece iki civarında beni aradı. nasılsın, uyuyor musun gibi şeyleri sormaya tenezzül etmeden direkt söze girdi:

"on beş dakika sonra binanın önünde olacağız, sana rakı ısmarlayacağım, hemen hazırlanıp, aşağıya iniyorsun."

elbette şaşırdım ve bütün cesaretimi toplayıp şu talihsiz soruyu fısıldadım: "bu saatte mi abi, şimdi mi yani?"

aldığım cevab tam da beklediğim gibiydi: "in dedim lan sana aşağıya, rakı içeceğzz!"

yani bu da bir hüzünç aslında. böyle adamlar var ve neden böyle olmuşlar bilinmez. öyleler. sike sike hazırlanıp aşağıya indim. başıma ne geleceğini biliyordum fakat madem bu yarrağı yemek zorundayım, öyleyse tribe girmek yerine meseleye farklı bir deneyim şeklinde bakmalıyım kararına vararak, bizimkilerin arabasını beklemeye başladım. biraz sonra binanın önüne geldiler ve gidip büyük bir saygı ile nedim abinin elini sıktım. gecen güzel olsun koçum, rakı ısmarlayacağım sana, ha benim koçuma gibi oldukça gönül okşayıcı lafların ardından yola koyulduk. o kadar çok koçum dendi ki bana, hamurumda olmamasına rağmen kendimi en kralından bir pilot alemdar gibi hissettim.

çok geçmeden küçük esed taraflarında şaşalı bir mekanın önünde indik. nedim bey, burada sözünü etmek istemediğim nedenlerden dolayı mekanlarda özgürce takılan ve para ödemek gibi bir mecburiyeti olmayan bir adam. bu nedenle belli gecelerde mekan mekan gezer. her neyse, mekanın girişinde bir ön güvenlik var. o sizi şöyle bir süzüyor. sonra metal eşya (silah) dedektörü olduğunu düşündüğüm bir şeyin içinden geçiyorsunuz, orada da bir güvenlik var ve insan falan değil, canavar. o adama baktığınız anda, bu mekanda sorun çıkartacağıma kafama sıkarım daha iyi şeklinde bir düşünce zihninizde hemen yer ediyor. yani mekanda yaşadığınız herhangi bir ihlale sinirlenip, "bu ülkede hak var, adalet var, hukuk var kardeşim" gibi bir cümle kurmaya kalksanız, bu cümlenin adamın bünyesinde eridiğini ve güçlü bir mizaha döndüğünü net şekilde gözlemleyebilirsiniz. öyle bir güvenlik.

her neyse, içeriye girdik. size ortamı şöyle tasvir edeceğim. 16 yaşında bir erkeksiniz, 31den 31e koşuyorsunuz ve fantezilerinizi süsleyen o mekanda bir dehşetengiz kadından diğerine atlıyorsunuz. işte yıllardır hayalini kurduğunuz o mekanda olduğunuzu düşünün. arka arkaya dizilmiş yedi sekiz tane masada hayatta görüp görebileceğiniz en mini etekleri giymiş, en nefis göğüs, sırt, göbek dekoltelerini bezenmiş, genç ve çok hoş kadınlar oturuyor. öyle çok kadınlık ki, östrojen hormonunu tıpkı erkek bir kedi köpek gibi algılayabiliyorsunuz. diğer masalara baktığınızda ise insanda gerçekliği değil, bir şakayı yaşadığı hissi uyandıran yiğidolarla göz göze geliyorsunuz, geriye kalan birkaç masada ise hem genç ve nefis kadınlar hem de yiğidolar birlikte oturuyorlar. mekanda erkek popülasyonuna baktığımda dedim ki, brad pitt geldi amına koyim, açılın. öyle bir özgüvenle doldum. 29 yaşına kadar barışamadığım tipimle üç gün önce pavyonda barıştım. peygamber gibi insanım lan ben, mis gibi adamım, açılın orospu çocukları diyerek, hiçbir kadına bakmamaya ant içmiş bir tavırla, nedim abinin peşinden oturacağımız yere doğru yürüdüm.

mekanda çalışan bütün erkekler öyle ince elenip sık dokunarak seçilmiş ki, müesseseyi işleten babanız bile olsa tedirginlik kaçınılmaz. garsonlar bile tehditkar tavırlarına çeşni eylemişler müşteriye gösterdikleri hürmeti. yani orada gördüğünüz ihtimam bir çeşniden fazlası değil, daha baskın olarak üzerinizde bir tehdit hissediyorsunuz. garsonun elleri her daim masanızda, ikinci dublemi bitirip üçüncüye geçerken bir test bile yaptım. ışık hızıyla rakıya uzanıp, kendi rakımı kendim koymaya çalıştım ama hayır. adam derhal müdahale etti ve rakı şişesini kaptı, kendi koydu. işte bu tavır, insana aslında şunu söylüyor: burada patron benim, sesini çıkardığın anda seni sikerim, sikerim ve arkama bakmam bile! nedim abiye hürmetlerini sunmaya gelen daha kıdemli çalışanlarda da var bu tavır. adam "abim şeref verdin" derken bile tehditkar. yarım ağız söylüyor. sanki gelmesi kesinleşen ve kaçamayacağınız bir felaket öncesi son mutlu anlarınızı yaşıyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz.

sahnede ise bir orkestra var. darbuka, korg, bağlama ve zilden oluşan bir orkestra bu. duyup duyabileceğiniz en çirkin ankara havalarını söylüyorlar. aslında ankara oyun havaları eskiden biraz daha insaniydi. erotik vurgular vardı ama öyle insanı kusturacak kadar çirkin değildi. sonra biliyorsunuz ankaralı namık ile başlayan bir ölüm sürecine girdik. çatı katında kiloduna attırırım, bahçede memelerini dağlarım, genç kızları şuraya doğru domaltırım gibi şeylerin bir tık altındaki sözlerle aldı bir rezillik yürüdü. işte orkestra bu tip şarkılar çalıyordu. hemen orkestranın önünde üç tane kadın ve üç tane erkek, küçükken maç öncesi yaptığımız "aldım verdim" olayına benzer biçimde birbirlerine doğru adım adım gidip geliyorlar ve sonra yer değiştiriyorlardı. ses sistemi devasa olduğundan mekan işte bu şarkılarla bildiğiniz inliyordu. sözler ve müzikler o kadar berbat, o kadar kusturucu ve o kadar kötüydü ki bu şarkıları hemen o an sevmezsem, intihar atağının geleceğini ve kendimi bir anda kesmeye başlayacağımı hissediyordum. kendime bir zarar vermekten korkuyordum. sırf bu yüzden ilk dubleyi sanıyorum yirmi beş saniyede gömmüştüm. özetle, rezalet bir müzik vardı ortamda ve sadece kulaklarınızda değil, yer altına gizlendiğini düşündüğüm hoparlörler nedeniyle ayaklarınızın altında da çalıyordu.

orada çalışan kızlarla ilgili tek bir şeye üzüldüm. vay buralara düşmüşler gibi bir üzüntü değil asla. sonuçta tanrının ya da doğanın onlara bahşettiği güzelliği bu şekilde kullanmayı tercih etmişler ve bana söz düşmez. üzücü olan tek şey, o kızların bu müziklerle oynamak zorunda olmalarıydı. yabancı uyruklu olduğu her halinden belli bir kadın vardı örneğin, gelmiş buraya bu müziklerle oynamaya mecbur olmuş. şarkıların sözleri, gerçekten de bir insanın ama en çok kadınların onurunu ayaklar altına alan sözlerdi. en büyük darbeyi ise sarışın bir kadının orkestra sustuktan sonra avazı çıktığı kadar o korkunç sözleri tamamlaması nedeniyle yediğimi anımsıyorum. sabaha kadar pompala gibi bir şeyi bağırmak, böyle bir bebek, yani ne denebilir bilmiyorum. üzücü olan tek şey buydu işte. diğer yandan bu pavyon kültürü oradaki kızları şımarmaya mecbur bırakıyordu. örneğin garsondan bir şey isteyecekleri zaman, bir insanla değil, bir tuvalet kağıdıyla konuşuyormuş gibi istiyorlardı. lan, hey, hop gibi ünlemlerin ardından istedikleri her ne ise onu emrederek, korkunç bir üslupla talep ediyorlardı. özellikle erkeklerin masasına oturan kadınlarda göze çarpan bu kabalığın da ötesinde hayvanilik tüyler ürpertecek kadar berbattı gerçekten. mesela ortamdaki sesi bölen çok tiz ve çıldırtıcı bir çığlık yükseliyordu ara sıra: bana viski getiöğarğh! bu sesin çıktığı kadına baktığınızda ise gözlerinize inanamıyordunuz. bu kadınla başka bir yerde olsanız ve o kahrolası çenesi sonsuza dek kapanmış olsa, onun için dünyadaki bütün viskilerin amına koyabilirdiniz. gelgelelim böylesine çirkin bir tavır karşısında hiçbir güzelliğin ayakta kalamayacağının sızısını kalbinizde hissediyordunuz. allah kahretsin aliminyum. gidip ne oldu sana diye sorasım gelmişti içimden. bir zamanlar küçük bir kız çocuğuydun, çizgi film izlerken sütünü içiyordun, ne oldu da bu hale geldin, nasıl bir törpü törpüledi seni, ne yaşadın aq. arkadaşlar abartmıyorum, gerçekten çok çok hoş kadınlar bunlar. fizik konusuna zaten girmeme bile gerek yok, tanrı ya da doğa diğer kadınları hiçe sayarak bunlara vermiş her şeyi. üzerine bir de yüzleri güzel. inanılmaz bir olay yani. pavyon denilen yer, pavyon kültürü yahut, bir çelişkiler otağı, deryası. insanın kafasını karıştıracak kadar tezat unsur içeriyor bünyesinde. şimdi biraz erkekleri inceleyelim.

biliyorsunuz çok aşırı nüfuzlu olmadığınız sürece herhangi bir pavyondan herhangi bir kadını çıkartamazsınız. yani iyi gidiyoruz, bunun üzerine gel pompa da yapalım gibi bir lüksünüz yok. o kadınlara çok fazla dokunamaz, onlarla öpüşemez, pompa yapamaz, dışarıya taşınan bir ilişkiye yüzde doksan beş ihtimalle girişemezsiniz. oradaki kadınların tek olayı gelip sizin masanıza oturmaları ve sizinle konuşmalarıdır, bir de dilerseniz ankara oyun havası oynayabilirsiniz karşılıklı. o kadar. ve bu bilinir. bu bilinmesine rağmen o kızları masaya davet eder erkekler. çünkü amına koyduğumun yerinde o adamla hiçbir güzel kadın muhatap olmamıştır ve olmayacaktır. kadın konuştuğu zaman, ağzı kendi kendine açılan birkaç erkek gördüm. adam toparlayamıyor, anlatabiliyor muyum? ağzı açık kaldı dedikleri şeyi görebiliyorsunuz. bu elemanlar böyle bir ortamda masalarına bir kız çağırınca kendilerini erkek gibi hissediyorlar. bir tek orada hissediyorlar ama, bir tek o anla sınırlı yani. öyle bir eziklik. öyle bir görmemişlik. öyle bir cinsel, duygusal, yaşamsal yoksunluk. genç elemanları görmelisiniz özellikle. yani çocuk mekana giriyor ama sanırsın ki fetih 1453 harekatının komutanı, bir kumandan, düşman ordularına gövde gösterisi yapıyor. işte yine aynı şey, amına koyim bir zamanlar küçük çocuklardınız, çizgi film izliyor, taso oynuyordunuz, ne oldu da bu hale geldiniz. yani bir kadının sizin masanıza yalnızca ve yalnızca sizi sömürmek için geldiğini biliyor ve buna rağmen kadını çağırıyorsunuz. onurunuz nerede, gururunuz hani?

çok geçmeden bunun bir intikam olduğunu anladım. bu adamlar bile isteye sikilerek, sanki onları umursayan bir tanrı ya da dünya varmış, bu hale onları bu dünya ve tanrı getirmiş gibi intikamlarını böyle bir konuma düşerek alıyorlardı. hepsi mutsuzdu. hepsi kahır içerisindeydi. bu bir tükenme eylemiydi. istediği yaşama sahip olamamanın acısını çıkartıyorlardı. bir tek burada adam yerine koyuluyorlar, bunu da ücret karşılığında satın alabiliyorlar, her şeyin nasıl döndüğünü biliyorlar ve akıllarınca kaderlerini utandırıyorlardı. en özdeki duygu buydu. dışarıya ise krallar gibi yaşıyorum şeklinde bir imaj sergilediklerini düşünüyorlardı. onlar için hayat buydu ve eğlence dedikleri şey özgürce ayılaşmaktı. inanılmaz bir şey gerçekten. tipleri yüz metre öteden görseniz yolunuzu değiştirmek zorunda kalacağınız ne kadar adam varsa hepsi oradaydı. şöyle konuşurlar bunlar: "hayırdır la, ne ayaksın la, biz şuyuz, biz buyuz," allah kahretsin. bu kültür bitmez, bitemez. gidip görünce insan emin oluyor bundan.

en çok güldüğüm detay ise şu: orkestra ara verince dünyanın en korkunç şarkılarından birisi olan, thug life videolarında kullanılan, yamulmuyorsam ismi smoke weed everyday olan o şarkıyı açtılar. bir anda sahneye, lobları belli edecek kadar mini kot şort giymiş, fileli çorapları olan, beş yüz yıllık bir kuyu kadar derin göğüs dekolteli iki kız fırladı. manzara şuydu: fonda smoke weed everyday şarkısı, sahnede bu şarkıyla dans eden iki tane rihanna, masalarda ise cengizhan çeliktepe lisesine kayıtlı ülkü ocakları üyeleri. bir an için masalara bakıp, sonra sahneye döndüğünüzde kafanızın karışmamasının imkanı yok. bu bir gerçeklik mi yoksa bir karikatür mü sorusunun cevabını bulmakta zorlanıyorsunuz. çünkü daha az önce evde beş kere pompalarım, arabada on kere pompalarım, hele goçuma şarkısıyla oynuyordu bu adamlar.

bu noktada üstten bakan, burjuvazi üyesi, çocukken çedar peyniri ile tanışmayı başarmış ve bunu kültür bellemiş bir adam gibi olduğumun farkındayım. fakat çocuklar ben varoşlarda büyümüş bir insanım. yani bu tayfaya üstten bakacak en son kişiyim çünkü küçükken bunlarla maç yaptım ben, misket ve taso oynadım. çocukluk arkadaşlarım bunlar benim. dolayısıyla bir küçümseme, aşağılama çabası yok. daha çok bir keder, bir şaka, trajedi ve birçok yoğun duygusal gerilim var yazdıklarımda. aynı batakhaneden geldiğim insanların şu an bulundukları noktanın tasvirini yapıyorum yani, ezme, küçümseme, aşağılama, üstten bakma değil.

işte böyle. bir teşhis daha paylaşıp bitireceğim. la haine filminde bir sahne var. üç tane genco gidip sergide olay çıkartıyorlar. "varoş/getto tutukluğu" adını verdiğim hadiseyi daha iyi anlatan başka bir sahne yoktur bu dünyada. sözünü ettiğim tutukluk, yoğun getto/varoş hayatına maruz kalan insanlarda filizlenen, medeniyet adına ne varsa, kendisini hepsinin dışında hisseden ve bu yüzden hırçınlaşan insanların yaşadığı tutukluk oluyor. bu adamlarla düzgün diksiyonla konuştuğunuzda, sizin onlara hakaret ettiğinizi düşünürler. onlara yabancı bir şarkı açtığınızda sizden nefret ederler. en basit medeniyet kırıntısını dayatmaya kalktığınızda sizinle kavga ederler. onları mutlu edeceğiniz ve onlarla kaynaşabileceğiniz tek ortam: birlikte ayılaştığınız, her şeyi hiçe sayarak ortalığın amına koyduğunuz ortamdır. şu kadın tanrıları utandıracak kadar güzel gibi bir cümleyi kurarsanız sizden nefret ederler. şunu diyeceksiniz: karı ateş, karı yanıyor, karı beton! bu tutukluk nedeniyle, getto insanları doğdukları cehennemden çıkamayacaklarını içselleştiren, bu yüzden o cehennemle barışmak zorunda kalan, geçen zamanla o cehennemi yer, yurt ve kültür belleyen insanlardır. la haine filminde, sergide olay çıkartma sahnesi, tam da bunun bir resmidir. ellerinde şaraplarla sanat eserleri üzerine konuşan tayfa, bizim serserilere yaşadıkları cehennemden başka bir hayatın olduğunu anımsatmıştı çünkü. belli bir yaşa kadar içinde bulundukları pisliği hazmetmeye çalışmışlar, büyük bir acıyla bunu kabullenmişlerdi ve şimdi birileri başka bir seçeneği anımsatıyordu onlara. amına koyduğumun yerinde, doğduğum yerlerde ayakta kalmak için siktim ruhumu, şimdi sen kalkıp boşu boşuna mı acı çektiğimi söylüyorsun? işte o sergiye o elemanların saldırması tamamen bundan kaynaklanıyordu. pavyon kültürünün bitmeyecek olması da bundan kaynaklanıyor. doğdukları pislikte boğulmamak, ayakta kalmak için büyük ve acı verici bir çaba sarf ederek ayılaştılar. sonunda nihayet o ortama uyum sağladılar. bir anda kalkıp medeniyet kibarlık falan derseniz bu adamlardan dayak yersiniz. diğer yandan bu adamlarla yaşayamazsınız da. işte, alın size en babasından antagonizma *. kayıp nesli uzakta aramaya gerek yok yani.

edit: la haine yerine le haine yazmışım. utanç time.

devamını okuyayım »
17.08.2017 13:52