bobby mcferrin

  • azimli
  • mangal yürekli rişar (505)
  • 1333
  • 2
  • 0
  • 0
  • geçen hafta

otostop anıları

on gün önce falan.

termessos'a gitmeye karar verdik. doğma büyüme antalya'da yaşayıp da orada bulunmamış bir öküz olamazdım artık. iki arkadaşım, bir teyzemin evladıyla gidecek ekip hazırdı. gidiş için babamı kandırabildik, 25 km öteye bıraktırabildik kendimizi.

gezdik, bitirdik. sıra geldi dönüş yoluna. antik kentin girişinde duran bekçiden yaklaşık 500-600 metre aşağı inmiştik. geçen arabalara dursunlar diye işaret ediyoruz ama, genelde dört kişiyi alacak araba pek geçmiyor. yukarıdan bize doğru gelen dacia sandero'yu gelince, umut ışıklarımız yine parladı. parmaklar havada, dursun diye dua ediyoruz. akşam oluyor, artık güneş de batacak. sandero yanımızdan geçip gidiyor, küfürlerimiz eşliğinde.*

50 metre sonra durduklarını görüyoruz. hemen koşuyoruz yanlarına. arka koltukları doluymuş meğersem, biz koşarken hepsini topladılar on saniyede. bindik arabaya. ingiliz bi' çift, mark ve gill.

çok şanslıyız, aynı zamanda da cenabet. kendi memleketimizde vasıta bulamıyoruz, otostopa mecbur kalıyoruz ve bizi alan aracın sürücüsü ingiliz çıkıyor. arabaya biner binmez, ingiliz aksanına olan aşkımdan ötürü gözlerim whatsapp'taki gözleri kırmızı kalp olan smiley gibi fıldır fıldır açılıveriyor.

ilkin sohbet başlıyor. leicester'dan geldiklerini, göynük'te bir pansiyonda kaldıklarını öğreniyoruz. gill bize çocuklarının fotoğraflarını gösteriyor, ne zaman evleneceklerini, ne iş yaptıklarını, her şeyi öğreniyoruz. yolu yarılamışken, yolun üstünde kalmasından da ötürü, bizim eve çaya davet ediyorum bu dünyalar tatlısı insanları. bu sıcaklığa hayran kaldık diyorlar. türk insanının doğasıdır bu, dilimiz döndükçe onu da anlatmadan geçmiyoruz.

eve varıyoruz. çaylar geliyor. yemek için zorluyorum, lütfen beraber yiyelim diye. mark sessiz, belli ki aç. gill de aç ama zahmet etmeyin diyor sürekli, yemeği kabul etmiyorlar. gill'e soruyorum, mark yesin en azından, diye. "o zaten her zaman açtır, kendi bilir." diyor. yaşasın! ingiliz de olsa hayvan hayvanmış, kendim gibi birini bulduğuma seviniyorum.

madem yemek yemiyorlar, memleketten yeni gelen eski kars kaşarını anlatıyorum onlara. tadına bari bakın diyorum. fırından da sıcak ekmeklerimizi alıyoruz bir koşu. ilkin ufak bir tabakta yemeye başlıyorlar. çatal kullanılmayacağını, ekmeği dürüm gibi yaparak kaşarı içine koyup koca bir lokmanın ardından bir yudum da çay alınacağını afiyetle görüyorlar bizden. sonra başlıyorlar yemeye. mark zaten koyveriyor kendini. gill de tok olduğunu söylemişti nezaketen, ama parmaklarını yiyor.*

sonuç olarak yaklaşık yarım kilo kaşar şirin çiftimiz tarafından gömülüyor güzelce. kaldıkları pansiyonda yemekleri kendileri hazırlıyorlarmış ama ekmek almayı unutmuşlar. fırından iki ekmek kapıp geliyoruz. taş fırın, daha yeni çıkmış. bayılıyorlar, sıcağını yemişlerdi ne de olsa.

gill hiç türkçe bilmeden, annem de hiç ingilizce bilmeden diyaloğa giriyorlar, ufak yardımlarımızla. anneme sütlü çay yapmayı öğretiyor. bu sırada mark bana gezi olaylarını, atatürk'ün nasıl başarılı olduğunu, hayat hikayesini soruyor. yaklaşık yarım saat kadar pür dikkat anlattıklarımı dinliyor. ben de abartıyorum işi, meşrutiyet, cumhuriyet, menderes, 60, 70, 80, bizim jenerasyon derken sıralıyorum tarihi.

iki buçuk saatin sonunda vedalaşıyoruz. gidecekleri yere ulaşacakları yola kadar arabayla eşlik ediyorum.

şimdi neredeyse her gün mail atıyoruz birbirimize. seneye hayata geçecek interrail planımın bir haftasını ingiltere'ye ayırmamı istiyor mark. misafirperverliğine içtenlikle cevap vermek istiyorum, diyerek.

türk şoförlerden de şikayetçi çok. kırmızı ışıkta dururken en sağdaki adamın sola dönüşüne tanık oluyor araçta. ben eşlik ederken sinyal verince, dörtlüleri yakınca, kısacası kurallara uyunca hayran kalıyor iyice.

sonuç olarak dünyanın bir ucunda küçük bir ailemiz oluyor. üç saate sığan müthiş tatlı anılar ve minnet duygusu eşliğinde.

devamını okuyayım »
27.09.2013 22:42