cam irmagi tas gemi

  • 1824
  • 1
  • 0
  • 0
  • geçen hafta

komser şekspir

bu filmle ilgili kafamda çok acayip düşünceler mevcut. sinan çetin'in propaganda'dan sonraki en iyi filmi bence. çiçek abbas'ı saymıyorum, o "early sinan çetin" kuşağına giriyor biraz. filmi iyi yapan şey, sinema dili ve tekniği falan değil. yönetmenin yarattığı dünyanın tutarlı olması daha çok. bir de eleştirelliği açısından baya sağlam bulduğumu belirtmek isterim. hatta mutlu sonla bitmediği için ve müzikleri için baya baya yukarı taşırım filmi.

anlatayım. (burası izlemeyenler için spoiler)

öncelikle komser şekspir'de kemalist (sinan çetin'in kemalizm ve devlet/polis eleştirilerini düşünelim) bir evrende, varolmaya çalışan türk insanları var. hep sert ve amansız olmuş bir komser yardımcısı (kadir inanır), kızının öleceğini öğrendiğinde ne yapacağını şaşırarak bu paradigmadan çıkmaya çalışıyor. fakat etrafına baktığımızda, başta babası (gazanfer özcan) olmak üzere, amiri, mesai arkadaşları... hepsi aynı evrenin parçaları. sert, soğuk, duygudan yoksun ve bir karakol ortamında "insan" bulabilmenin sıkıntıları arasında.

diğer taraftan, şehrin içinde bu evrenin kıyısında köşesinde kalmış, resmi ideolojinin hiçbir zaman "insan" yerine koymayacağı tipler var. tatü hayati (ki bence filmin en sağlam karakteri, eski türk filmlerine selam çakıyor), müjde ar'ın oynadığı fahişe, tinerci eleman (mesut ceylan) memur avcı, mafya babası (özkan uğur) ve selahattin duman'ın oynadığı garip tipleme. bütün bunlar, devletin bir karakolundan başlayarak hayatı değiştirebilme çabasına giriyorlar. ne için? cemil'in kızının (pelin batu) gönlü olsun diye. bu önemli çünkü, ölüm kalım meselesi olmadan değişmek zor.

resmi ideolojinin kemalizm olduğuna dair gönderme çok yerde var. mesela komser cemil'in "çok yalnızım be atam" dediği ve o sırada atatürk büstünün üzerine yansıyan polis otosu ışıklarının olduğu sahnede. mesela tatü hayati'nin çocuklara eroin sattıktan sonra paranın arkasına bakıp "hey güzel atatürk, memleketi emanet ettiğin gençliğe bir bak" dediği yerde. yarışmaya ekip halinde katılacakken, savcılığın ve emniyet güçlerinin ufacık bir meseleyi kocaman bir ordu ile çözüme kavuşturma gayretinde. bütün bunlar, sinan çetin'in türkiye'de resmi ideoloji okuması.

bu karakterler, bu ideolojiden anti-kemalist olarak çıkmıyorlar aslına bakarsanız. finalde kadir inanır'ın "ankara'ya söyle... o kağıtları..." dediği sahneyi saymazsak. tiyatroya sığınıyorlar nihayet. hepsi hayatlarına yeni bir sayfa açma derdinde. ama hiçbiri ideolojik olarak değişiyor denilemez, çünkü zaten hiçbir zaman o ideolojiye hapsolmamışlar. burası önemli. resmi ideoloji bireyleri dönüştürmeye muktedir olamıyor. belki bir tek cemil'i yumuşatıyor. onun hikayesinde çünkü ölen kızı var.

sinan çetin'in filme müdahil olduğu sahne, bir devrim sahnesi gibi okunabilir aslında. fakat karl popper'vari bir devrim sahnesi. yahut soros'un turuncu devrimleri gibi. önce ekranda beliriyor, emniyet güçlerine medyanın bağımsızlığını anlatıyor ve sahnede ölüme izin veriyor. bu sırada ekranları başındaki insanlar alkışlamaya başlıyor. şehrin her yanında alkışlar kopuyor. ve yönetmen, mülkiyet hakkı ve basın özgürlüğü üzerinden ideolojiden çıkışı işaret ediyor.

filmde sular seller gibi duygu yüklenmesi olduğunu biliyorum ki, filmin zayıf tarafı bence. fakat çok komik espriler de mevcut, güçlendiriyor. oyunculuklar genel olarak baya iyi. film sürreal bir çizgide ilerliyor fakat oldukça reel bir atmosferi var. mantık silsilesi yönetmenin yakasını bırakmıyor bir türlü.

neticede, sinan çetin, beğenirsiniz yahut beğenmezsiniz derdi olan bir yönetmen. propaganda'da yaptığı gibi burada da sistem eleştirisi sunuyor ama tamamen kendi bakışıyla. öte yandan, aykırı da bir yönetmen. popüler kültürün tam ortasında durup, böyle oyuncular kullanıp, aykırı işler yapabilmek, sansasyonel olmak önemli bir şeydir. teknik anlamda sinemasında bir yenilik var diyemem. fakat senaryoları iş yapar. tutarlı evrenler kurabilmesi bile tek başına önemli.

devamını okuyayım »