cilaniyetinebira

  • 51
  • 2
  • 1
  • 0
  • geçen hafta

orhan veli

garip ama güzel adamdır. kendisine ait bazı anılar. buyrun;

üç dostun bir arada olduğu meşhur bir fotoğraf vardır: hatta melih cevdet o fotoğrafın şiirini de yazmıştır:

"dört kişi parkta çektirmişiz
ben, orhan, oktay, bir de şinasi."

diğerlerini biliriz de "bir de şinasi’yi bilmeyiz. meğer şinasi de ankara’da okurken, okul arkadaşları imiş. okul zamanı çıkarttıkları sesimiz dergisinde yazar ve orhan veli gibi gazi oymağında izcilik yaparmış.

şinasi'nin cebeci'de oturan bir sevgilisi varmış. bizim kafadarlar şinasi'yi ona götürecekler ama ceplerinde dolmuş parası yok. hacı bayram camii'ne giderlermiş. oradan, bir ölü yakınıymış gibi cenaze arabasına doluşup doğru mezarlığa. mezarlık cebeci'de ya. kızı görür dönerlermiş.

(turan tanyer tarafından aktarılmıştır)

--

orhan veli, 1941-1944 yılları arasında gelibolu ortaköy’de emir subayı idi. yaşam biçimi dağınık ve özentisizdi. sevilirdi aranırdı ve disiplin kusurları bir dereceye kadar hoş görülürdü. görev yaptığı ortaköy, dağ başında mahrumiyet bölgesi. yarım adanın bir tarafı marmara denizi, diğer tarafı saroz körfezi, ikinci dünya savaşında almanlara karşı savunma hattının başladığı yer. her taraf korugan, her taraf asker. yunanistan almanlar tarafından işgal edilmiş, ordu teyakkuz halinde. herkes tedirgin, tetikte, gözler ufukta. işte bu koşullarda akşam olup güneş battığında, eri, subayı, herkesi bir efkâr basardı. ama orhan veli bir başka duygulanırdı. çilingir sofrasını kurar, rakı şişesini açar, efkâr ve özlemini şiire dökerdi.

dağ başındasın,
derdin günün hasretlik.
akşam olmuş,
güneş batmış,
içmeyip de ne halt edersin?

diyerek mısraları mırıldanıp rakısını yudumlar; hep istanbul’u konuşurdu. komutanı onun bu tutku ve özlemini bildiği için, sık sık görevle istanbul’a gönderirdi. bazen firar bile ettiği olurdu.o tarihlerde istanbul’a gitmenin iki yolu vardı. ya gelibolu'dan vapurla, ya da posta kamyonu ile keşan-uzunköprü karayolundan sonra oradan da trenle istanbul... başka da ulaşım şekli yoktu. kara yolculuğunda ilk durak keşandı orhan veli burada konakladığında cumhuriyet hanında kalırdı keşan'ın meyhanelerinden de çok söz ederdi. handaki bir gecesini şöyle anlatır;

keşan (21.08.1942)
cumhuriyet han'nda
ne güzel bir geceydi!
sabaha karşı yağmur yağdı.
güneş doğdu, ufuk kana bulandı,
çorbam geldi sıcak sıcak
kamyon geldi kapımıza dayandı.
karnım tok,
sırtım pek;
ver elini edirne şehri

posta kamyonu ile uzunköprü'ye gelindiğinde, kasaba ile istasyon arasında biriçka denilen at arabaları dolmuş yapardı. üstü kapalı bu arabalarda karşılıklı oturulurdu.işte böyle bir yolculukta orhan veli'nin karşısına hafif meşrep bir taze düşer, dizi dizine değer, hemen etkilenir. duygular anında şiir olur.

yolculuk;
ne var ki yolculukta,
her sefer ağlatır beni,
ben ki yalnızım bu dünyada
bir sabah kızıllığında
yola çıkarım uzunköprü'den,
yaylımın atları şıngır mıngır
arabacım on dört yaşında
dizi dizime değer bir tazenin
çarşaflı ama hafif meşrep
gönlüm şen olmalı değil mi?
nerde!
söyleyin ne var yolculukta.

orhan veli, bir süre koru dağı eteklerinde adilhan köyünde de kalmıştır. buradaki şiirlerinde de tabii ki, rakı var, hasret var, istanbul var.

akşam oldu yine bastı kareler
oturdum sırtın üstüne
geçmiş günleri düşündüm
askerdim, adilhan köyündeydim.

böyle bir akşam yine,
içimde yine istanbul hasreti
dalmış düşünmüştüm.

bu dağlar koru dağları değil
bu köy adilhan köyü değil,
ne şu değirmen ferhat ağanın
ne açım ne susuz.
hele bir güneş çekilsin;
gideceğim bir aşçı dükkânına
bu akşam da orada içeceğim.

69. tümen mülhakı piyade yedek teğmeni orhan veli terhisten sonra eski istanbul hayatına tığ teber dönmüştü. kendi şiirinde olduğu gibi.

cep delik, cepken delik
yen delik, kaftan delik
don delik, mintan delik
kevgir misin be kardeşlik.

mehmet özgürel
emekli edebiyat öğretmeni
uzunköprü

--

bir süredir uzun salonda çalışan iki garsonda bir telaşlı olduğunu görüyorum. bir olay varsa daha fazla uzamaması için garsonun birisini çağırdım.

"ne oluyor," dedim, "bir şey mi var?"
"bir masa hesabını ödeyemiyor!.."
"öyleyse siz ödersiniz."

hesabını ödemeyecek kuşkusunu veren müşterilerden ısmarlananın tutarının önceden alınmasını kesin olarak emir vermiştim.

"ama müdür bey, bu insanlar öylesi değil, eskiden tanıdığım, bildiğim çok iyi kimseler..."
"orasını bilmem, ne dedimse o olur."

garson gitti ama biraz sonra gene geldi.

"sizi istiyorlar efendim." dedi.

kalktım, gittim.

"beni istemişsiniz!.." dedim.

beş kişiydiler.iki erkek üç bayan. iki de artist almışlardı masalarına!

hesap ödeyemeyen en genci ayağa kalktı ve:

"afedersiniz, bir yanlışlık oldu sanıyorum." dedi. "biz müdürü rica etmiştik."
"buranın müdürü benim orhan veli bey, nurullah ataç bey. bir isteğiniz mi var?" diye sordum.

beni 23-24 yaşlarında görünce pek müdürlüğe yakıştıramamış olacaklar.

orhan veli özür dileyerek açıklama yaptı kısaca. 48.60 lira hesapları tutmuş. oysa ceplerinde 16.80 lira çıkmış. borçlarını imzalayacakları ve yarın ödeyeceklerini söyledi.

ceplerinde bu kadar az para çıktığına göre hepsini alırsam ankara'ya nasıl döneceklerdi! yaya gidecek değillerdi. ulus'tan çağırdığımız taksi gidip gelme için 10 lira alıyordu.

"önemi yok. bu gece benim konuğum olun." dedim. arkamda duran şef garsona:
"masayı temizleyin, yeniden servis yapın." dedim. buyur ettiler ve ben de masalarına oturdum. anlatmaya başladılar.

akşam üzeri özen pasta salonu'nda oturuyorlarmış, orhan veli gelmiş: "baraj gazinosu'nda çok güzel kadınlar varmış, oraya gidelim." demiş.
nurullah ataç da düşünmüş: "bugün orhan'ı milli eğitim bakanlığı yayın müdürlüğü'nde gördüm. herhalde para almış ki 'gidelim' diyor.

olur." demiş.

bu kez orhan veli düşünmüş: "ataç bugün tercüme bürosundaydı. çeviri parasını almış olacak ki 'gidelim' diyor."

olağanüstü bir iyimserlik içinde birbirlerinin ceplerindeki paralara güvenerek buraya gelmişler. sonunda yelek ceplerine varıncaya dek karıştırmalarına karşın topu topu 16.80 lira çıkmış. ne rahatlık! güvenmenin bu kadarı olur diye gülüştük. nurullah ataç bu olaya çok kızmıştı. kızdıkça kekemeliği o denli artıyordu.
sabaha karşı üç buçukta kalktılar. ceplerindeki tüm paranın on lirasını şimdi taksiye verirlerse yazık olacaktı. şoförümü çağırttım. arkadaşlarımı evlerine bırakmasını söyledim. kapıya dek onları uğurladım, gittiler.

salim şengil

--

ölüm hep yakınında olmuş orhan veli’nin. 1939 yılında, arkadaşı melih cevdet anday’la birlikte araba kazası geçirdi. anday’ın kullandığı araba çubuk barajı’ndan aşağı yuvarlanmıştı. bu olayın sonucunda yirmi gün komada kaldı. ıı.dünya savaşı’nın neden olduğu gerginlik nedeniyle uzatılan askerlik görevini, 1942’den 1945 yılına kadar gelibolu’da yaptı. orada da önemli bir kaza geçirerek ölümden kıl payı kurtuldu. attan düştü ama birkaç günlük istirahatla düzeldi. 10 kasım 1950’de bir haftalığına gittiği ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düştü ve başından hafifçe yaralandı. iki gün sonra istanbul’a döndü. 14 kasım’da arkadaşı erol güney’in evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren şair hastaneye kaldırıldı. beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın sebebi doktor tarafından anlaşılamadı ve kanık’a (çok alkol kullandığı için) alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulandı, ancak beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşıldı. cerrahpaşa hastanesi’nde hayata veda etti. 36 yaşındaydı.

cenazesi beyazıt camii’nden kalktı. “istanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” dizelerinin şairinin tabutu, beyazıt’tan çemberlitaş’a, sultanahmet’e yaklaşınca bab-ı ali yokuşu’na sapıp sirkeci’ye eller üstünde taşındı… sonra arabayla da olsa haliç, karaköy, tophane, kabataş, beşiktaş, ortaköy, arnavutköy, bebek, rumeli hisarı.

devamını okuyayım »
13.02.2016 19:13